12 Aralık 2020 Cumartesi

Herkes İçin Biraz Mutluluk


Bu minnoş da benim mutluluk kaynaklarımdan biri❣️❣️

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; ‘Bomba gibiyim’ diye yanıt verirdi hep... ‘Bomba gibiyim.’ Jerry doğal bir motivasyoncuydu... Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum, dedim. Nasıl olur da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun... Nasıl başarıyorsun bunu? 

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry, bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü, derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: kurban olmak ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var... Şikayetlerini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet... Kolay, dedi Jerry...

Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin... Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp Jerry’i delik deşik etmişler... Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın, diye sorduğumda, ‘bomba gibiyim’ dedi, bomba gibi olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.

Yerde yatarken, iki seçimim var, diye düşündüm... Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü... Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi? Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep iyileşeceksin merak etme, dediler.

Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözle bana; adam ölmüş, diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten....

Ne yaptın, diye merakla sordum. Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu. Evet, diye yanıt verdim... Var... Doktorlar ve hemşireler merakla sustular... Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var!..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım: Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil.

Jerry sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşamayı bana yeni ders oldu.

Her gün, hayatımız dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim. Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu...

Yazan: Francie Baltazar-Schartz


Sevgi ve Işıkla kalın...

Persephone

10 Aralık 2020 Perşembe

HİKAYE ANLATICILIĞI

Son dönemlerde ön plana çıkmaya başlayan kavram ‘Storytelling’ dilimizde ‘Hikaye Anlatıcılığı’ olarak yer buldu.

Hikayelerin beynin işleyiş mekanizmasına uygun olması Hikaye Anlatıcılığı’nı günümüzde ön plana çıkarmış durumda. Sayısal değerler uzun süre sonra hafızamızdan silinirken, duyduğumuz, okuduğumuz hikayeleri anımsarız. Bir olayı sayısal değerlerle ifade ettiğimizde, karşı tarafta bir duygu uyandırmaz. Olayı hikayeleştirdiğimizde ise ortaya duygu çıkar ve iz bırakır. Hatırlanması kolay hale gelir. Bundan dolayıdır ki  haberlerde izlediğimiz kadın cinayetleri rakamlarla ifade edildiğinde unuturuz. Bir kadının hikayesi anlatıldığında ise hafızamıza kazınır.

Mantık genelleme yapar, öznel duygulardan uzaklaştırmaya çalışır. Hikaye genel çerçeveyi yakalar, duyguları yakalar. 

Hikaye neden anlatılır? Neden bu kadar önemlidir?

- Ortak yaşama doğrudan katkı sağlaması

- Bireysel deneyimlerin çok kısa ve etkin biçimde aktarılması

- Geleneksel ve kolektif yapısıyla etkililik düzeyinin yüksekliği

- Beynin çalışma şekline uygun olması

- Empati becerisini geliştirmesi

- Farklı bakış açılarını, farklı duygularla sunması

- Geleceği kurgulayabilmesi

Bu liste böylece uzar gider. 

Bugün milyar dolarlık şirketler dahi hikayelerini anlatıyor. Etrafımızda gördüğümüz bir çok şeyin hikayesi var. Her birimizin farklı hayat hikayeleri var. 

Hiç Tedx konuşması izlemediyseniz, izlemenizi tavsiye ederim. İnsanlar yirmi dakikaya hayat hikayelerini sığdırıyor. Ve bir çoğunu anımsıyorsunuz. Çünkü bir insanın hikayesine eşlik ediyor, hislerini paylaşıyorsunuz. 

Karşınızdaki kişiye bir şey anlatmak istiyorsanız, hikayeleştirin. Bu işinizi kolaylaştıracaktır. 


Sevgi ve Işıkla kalın...

Persephone

7 Aralık 2020 Pazartesi

TEKRAR BASKILAMASI




İnsan neden her şeye hızla uyum sağlama eğiliminde? Bunun nedeni tekrar baskılama olgusudur. Beynimiz bir şeye alıştığında, onu her gördüğünde daha az tepki vermeye başlar. Sizin için yeni olan bir şeyle karşılaştığınızda mesela sizinle sohbet eden bir robot. İlk gördüğünüzde beyniniz büyük bir tepki verecektir, çünkü o sırada yeni bir şeyi kaydetmektedir. Robotu ikinci gördüğünüzde beyniniz daha az tepki verecek, üçüncü kez gördüğünüzde daha da az. Artık sizinle sohbet eden robot, sizin için olağandır. Çünkü o şey artık yeni değildir.

Bir şeye ne kadar aşina olursak ilgimiz o kadar zayıflar. Sık sık anlatılan bir fıkraya her seferinde gülebilir miyiz? Pek sanmıyorum. Bunun nedeni tekrar baskılaması. 

En mutlu gününüzü tekrar tekrar yaşadığınızı düşünün. Bu sizi ne kadar süre mutlu edecek, olaylar etkisini yavaş yavaş yitirmeye başlayacak ve bir anda tekrar baskılaması nedeniyle son bulacak. Çünkü beyin yeni bir şeyler deneyimlenmek isteyecek. 

Beyin aşina olduğu şeylere daha az nöral enerji harcar. Bilinen güven vericidir, ancak beyin dünyasına yeni gerçeklikler katmak ister, yenilik arar ve güncelleme yaptığında heyecan duyar.

Neyse ki beyin böyle bir dürtüye sahip. Yoksa hayatın pek tadı tuzu olmazdı. Her şey sıradanlaşır, yeni heyecanlar ve deneyimler yaşamadan ömrümüz son bulurdu.

Yararlanılan Kaynak: Yaratıcı Tür - David Eagleman

Sevgi ve Işıkla kalın...

Persephone

6 Aralık 2020 Pazar

BEN DÜNÜM, SENİN DOSTUN YARINDIR




Ben dünüm... Senden sonsuza dek uzaklaştım... Senden ayrılıyorum ama her zaman seninle olacağım. Bir zamanlar adım yarındı!.. Sonra sana eşlik etmeye başladım ve adıma ‘Bugün’ dendi...

Artık dünüm ve üzerinden senin hiç çıkmayacak izini taşıyorum. Ben kitabın sayfalarından biriyim. Benden önce ve benden sonra da pek çok sayfa var.

Solgun görünüyorum, çünkü hiç umudum yok. Elimdeki tek şey anılarım... Zenginim çünkü bilgilerim var...

Bir çocuk doğurdum, sana bıraktım adı deneyim!.. Bana bakmaktan hiç hoşlanmıyorsun. Hiç güzel değilim çünkü... Yalnızca heybetli, sadık ve ciddiyim... Ben dünüm, bugünden ya da sonsuza dekten farkım yok, çünkü ben senim, kendinden kaçamazsın.

Seni sevmiyoruz, senden nefret de etmiyoruz. Yargılıyoruz seni!.. Şefkat duymuyoruz, yalnız bugün yapabilir bunu!

Seni cesaretlendirmiyoruz da... Bu da yalnızca yarının elindedir. Geçmişin kapısında durmuş, geçen günleri karşılıyoruz. Yarınların bugün olduğunu görüyoruz, sonra onlarda aramıza katılıyorlar... Yavaş yavaş yaşamını emiyoruz, tıpkı vampirler gibi! .. Sen yaşlandıkça biz düşüncelerimizi yudumluyoruz... Giderek daha bize dönüyorsun, yandan yavaş yavaş uzaklaşıyorsun...

Yarınlar belirsiz, bugünler anlamadan geçiyor. Bugünü boğmak, yarın önünü kesmek için geleneklerin uzun, güçlü, gri kollarına sığınıyoruz! Biz dünyanın dünleriyiz... Eğer bize karşı ayak direnmeyi bilseydin, daha hızlı yükselebilirdin. Ama bizim sırtına binmemize izin verdiğinde, sana baskı yapıyor, seni boğuyoruz...

Ben dünüm. Benim yüzüme bakmayı, beni kullanmayı, benden korkmayı öğren!

Ben senin dostun değilim... Yalnızca seni yargılar ve korkuturum... Senin dostun yarındır!..

Dr.FRANK CRANE


SEVGİ ve Işıkla kalın...

Persephone

10 Kasım 2020 Salı

İtalo Calvino “Görünmez Kentler”

 





“Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”

İtalo Calvino “Görünmez Kentler”


SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone


1 Kasım 2020 Pazar

KİMSE

 



zamanı yıllarla tartanlar  
yanılırlar  
hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle  
hatta çoğu zaman kendiyle bile  
yaşanır, içini tohuma bırakır  
geçer gider  
geçmez sandıkların bile  

hiçbir geçen tartılmaz kalanla  
neyin kaldığını çoğu kez kendi de bilmezken insan  
kimse kimse kimse  
sahi kimse  
ya da hiç kimse  
söylediklerimden çok  
sustuklarım  
seçtiklerimden çok  
reddedilmek için  
ne kadar varsam  
o kadar kimseyim kendime  

güç kötü bir şey  
kaderken de  
kaldıramazken de  
güç kötü bir şey  
güçlüyken de  
güçsüzken de  
kaldığın yerden devam etmenin karanlığı  
benzemiyor hiçbir çaresizliğe  
kimin kaldığı yer var ki dünyada  
kaldım sandığın yer  
bizden geçendir çoğunlukla  
içimizi parçalaya çoğalta  
hâlâ gittiğim sona aceleci adımlarla  
bütün iş birinin dediği gibi,  
yavaşça acele etmek aslında  

ölene kadar yavaşla işte  
ölene kadar yavaşla  
ne başkalaştırırsan o kadarsın  
başkalarının imtihanlarından büyük gelecekler umma  

çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez  
bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca  
bir bakıma hiçbir yerdeyiz  
bir bakıma yalnızca buradayız  
var oluşumuzun ağırlığı altında ezilirken yapayalnız  
ait olduğunu sandığın bütün grupların içinde yapayalnız  
reddin imkânları sayım kayıpları yoklama kaçakları  
sanma ki hayat bizi bekler başka kıyılarda  
oysa biz buradayız  
halsiz, kanıtsız  
yılların neyi tarttığını bile bilmeden  
kendi gücümüzün altında azala azala  

kollarımız kadar kulaç kalplerimiz kadar sahil  
hiçbir adanın almadığı yalnızlarız,  
tamamlanmamış haritasında  
define ve varlık  
geleceğin tarihe dağıttığı kayıplar  
bir gün birbirini bulmanın umuduyla  

gölgemizle barışmanın uzun yolculuğu: büyümek  
kendiyle tanışmayı erteler insan çoğu zaman  
hayat yanlışlarla kısalır  
başka biri olarak girdiğimiz bir kapıdan  
bir diğeri olarak çıkarız  
gündeliğe katlanmak için başkalarını kandırırken kendimizi yanıltırız  
içimizi denerken yüzeriz farklı yüzlerle kendi içimizde bile  
bu yüzden aşk yalnızca bir fikirdir  
bu sefer gerçekleştirdiğini sandığın bir fikir  
hep öyle oldu bende  
hep saklı kaldı içimdeki anahtar  
ve hep aynı kilitte kırıldı  

fikirler de zamanla değişir  
kırıldıkları yerde  
kırıldıkları yer her şeyi değiştirir  

zamanla bir şey söylemez artık kırılmak bile  
sonra başka bir başlangıcın kapısında  
aynı korkularla kalakalırız  
daha önce de söylemiştim:  
kimse yoktur kimsenin kimsesizliğine  
her şiirin gizi başka bir şiirle  
açıklar kendini  
demiştim ya, hep öyle oldu bende  
böyle katlandım kimsesizliğe  
o birini ararken bile biliyordum  
hiç kimse hiç kimse hiç kimse 


Murathan Mungan


SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone

28 Ekim 2020 Çarşamba

Telefonda Âdâb-ı Muaşeret




Telefonun icadını Graham Bell’in annesinin doğuştan işitme engelli olmasına borçluyuz. Bell farkında olmadan yardımcısını yardıma çağırırken 10 Mart 1876 günü ilk telefon görüşmesini yaptı. Türkiye’de telefon 1908 yılında kullanılmaya başlandı.  İlk cep telefonu görüşmesi dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakanı Tansu Çiller arasında 1994 yılında gerçekleşti.
Telefonun tarihsel gelişiminden bugüne elimizden düşmeyen cep telefonlarına doğru evrildik. Evlerde telefonu zor bulurken, artık neredeyse her bireyin cebinde bir telefon var. 
Cebimizde telefonlarla geziyoruz, telefonda iletişim kurmaya zorlanıyoruz. Haksızda sayılmayız, yüz yüze iletişimin yerini maalesef tutmuyor. Yüz yüze iletişimde üç kanal kullanırız: Ses, söz, beden dili. Telefonda ise sadece söz ve sesten oluşur iletişim. Telefonda iletişimin en önemli iki eksiği görsellik ve süre kısıtlılığı.
Telefonda konuşurken karşımızdaki kişi sesten ibaret değildir, insandır. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insan sıcaklığını arıyoruz. Konuşmanın konusu ne olursa olsun karşıdaki kişinin kendini değerli hissetmesi gerekir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, telefonda iletişimde ses tonu %80. Yani ne söylediğimizden çok nasıl söylediğimiz önem taşıyor. Telefondaki ses kişiliğimizdir. Karakterimizi ve kişiliğimizi yansıtır. 
Konuşurken karşımızdakinin enerjisinden bir basamak yukarıda olmalıyız. Ses tonu görüşme yapılan kişiye göre ayarlanmalıdır. Uyumlanma konuşma hızında da olmalıdır. Karşıdaki kişinin ilgisini canlı tutmak için soru sorulabilir. İnsanlar telefonda görülmedikleri için kabalaşabiliyor ve ilgileri başka işlerle dağılabiliyor. Samimi bir ses duyduklarında kaba davranmayacaklardır. 
Anlatma derdi olan birine, bir şey anlatmanız mümkün değildir. Bırakın anlatsın. 
Sizi arayacağım dediğinizde o kişiyi mutlaka arayın. Müsait değilim, arayacağım deyip günlerce aramayanlarda en hassas noktam. Verilen söz tutulmalı. Karşınızdaki kişinin gözünde itibarınızı zedelemeyin.
Cümlenize hayırla başlamayın. Bunu yapamayacağız yerine bunu nasıl yaparız cümlesini kullanın. Nezaket göstermek karşıda bekleyenin sabrını artırır. Ne kadar meşgul olursanız olun, karşınızdaki kişiye nazik olun. Anlamsız mırıltılar kullanmayın. Gerginseniz bırakın telefonunuz bir kez daha çalsın. Derin nefes alın. Gülümseyin. Daha sonra telefona cevap verin.
Aranan bizsek en fazla iki çalmadan sonra telefonu açmalı, arayan bizsek dört çalmadan sonra kapatmalıyız. En sinir olduğum şey uzun uzun çaldırdılan telefon. Müsait değilsem ve o an o telefon uzun uzun çalıyorsa acil bir şey olduğunu düşünüyorum ve panikliyorum. Hele birde arayan öylesine bir konu için arıyorsa iyice sinirleniyorum. Aciliyet yoksa çaldır, açmıyorsam müsait değilimdir, müsait olunca dönerim.
Karşımızdaki kişiye önce hal hatır sormalı, sonra müsaitliği sorulmalı. Görüşeceğiniz konuyu mutlaka bu esnada belirtin. Kişinin o an o konu için uygun olup olmadığını sorun. 
En sık yapılan hata telefonda konuşurken ortamdaki kişilerle sohbete devam etmek ya da başka işlerle uğraşmaktır. Direkt telefon ahizesine  öksürmek, hapşırmak ve burun silmek nezaketsizliktir.
Görüşme bitiminde; görüşme özetlenmeli, varılan anlaşmalar tekrar edilmelidir. Konuşmada açılış kısmı kadar kapanış kısmıda önemlidir. Telefonu pat diye yüzüme kapattı izlenimi verilmemelidir. Genel nezaket kuralı telefonla arayanın telefonu kapatmasıdır. Ancak  aranan kişi yaşça, makamca büyük ise o kişinin telefonu kapatması beklenmelidir.
Genelde telefon konuşmaları bir ihtiyaç üzerine yapılan görüşmelerdir. Günümüzde bu durum değişmiş, insanlar telefonu bir sohbet aracı haline getirmiş olsalarda, en iyi ve en etkili görüşme yüz yüze yapılandır.

SEVGİ ve IŞIK’la kalın...
Persephone 

11 Ekim 2020 Pazar

Ne Okuyorum?



Gülseren Budayıcıoğlu okuyorum bu aralar. Üç kitabını bitirdim, dördüncü kitapta bitmek üzere. Nefes almadan, soluksuz okuyorum. Gerçek hikayeler olunca etkilenmemek mümkün değil. Sonu ne olacak bu insanların diye merakım, okuma hızımı artırıyor. 

Kitaplarda çok ilginç hayat hikayeleri var. Okurken nefesimi kesiyor. Dışarıdan baktığımızda sıradan insanlar dediğimiz insanların ne acılar, ne ağır yükler taşıdığını görmek etkileyici. Bir çok hikayenin ana kaynağı çocukluk travmaları. Ne kadar önemli çocukluğumuzda ne yaşadığımız! Gelecekte ne olacağımızı, nasıl bir hayat yaşayacağımızı belirliyor. Çocuklukta yaşanmışlıklarımızı, hiç farkında olmadan geleceğimize taşıyoruz. Bütün hayatımızı etkisi altına alıyor. Ölene kadar onlarla yaşıyoruz. Bilinçdışına itilenler, hayatı insana zindan ediyor.

Kitapları okudukça, Allah’ım çok şükür demekten kendimi alamıyorum. İnsanın o ağır yükleri yetişkinlik çağına kadar taşıması ızdırap. Zaten sonları psikiyatri kliniğinde bitiyor. Kimi tedavi oluyor, kimi tam anlamıyla iyileşmiyor. Nadiren hastalar kliniğe başvuruyor, genelde yakınları getiriyor. İnsanın ruhsal hastalıklarını kabullenmesi zor. Bu yüzyılda bile, insanlar toplumun bakışından çekiniyor. Oysa kanserden ne farkı var? Beden değil, ruh hastalanıyor. 

İnsan ruhunda bir rahatsızlık hissediyorsa, çekinmemeli. Beden hastalanınca nasıl doktora başvuruluyorsa, ruh hastalanınca da doktora başvurmaktan korkmamalı. Herkese hem beden, hem ruh sağlığı dilerim.

SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone

30 Eylül 2020 Çarşamba

LEONARDO VE SON AKŞAM YEMEĞİ



Paulo Coelho kaleminden bir hikaye;

Leonardo da Vinci `Son Akşam Yemeği` isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi`yi İsa`nın bedeninde, Kötü`yü de İsa`nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda`nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçti. `Son Akşam Yemeği` neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.

Leonardo`nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.

Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu..
 
Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:  `Ben bu resmi daha önce gördüm...`
`Ne zaman?` diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı..
`Üç yıl önce` dedi adam. `Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce... O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa`nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...`

İyi ve Kötü`nün yüzü aynıdır...
Her şey, insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

Paulo Coelho

SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone

26 Eylül 2020 Cumartesi

ERNEST HEMİNGWAY’DEN YAZAR OLMAK İSTEYENLERE 7 SIR



1. Yazmaya, tek bir gerçek cümle ile başlayın.

2. Her zaman, daha sonra neler olacağını biliyorken güne son verin.

Yazıya ara vermek için en doğru zaman, her şeyin iyi gittiğine emin olduğunuz zamandır. Günlük kelime kotası koyup buna uymaya çalışmaya gerek yok. Hayal gücünüzün tükendiğini hissettiğinizde değil de, bir sonraki adımda ne olacağını biliyorken durmak en doğrusu. Eğer her gün bu şekilde çalışırsanız, bir romanı yazarken asla takılıp kalmazsınız. Hatırlamak, en değerli şeydir.

3. Asla, üzerinde çalışmadığınız bir hikayeyi düşünmeyin.

4. Tekrar yazmaya, en son yazdığınızı okuyarak başlayın.

5. Bir duyguyu tarif etmeyin, onu yaratın.

6. Kalem kullanın.

Hemingway, dergi ya da gazete için bir yazı yazması gerektiğinde genellikle daktilo kullanırdı fakat ciddi işleri için kalemi tercih ederdi.

7.Kısa olun

Kaynak: www.mecmua.com

SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone

22 Eylül 2020 Salı

Biliyorum

Yazıp yazıp siliyorum. Düşüncelerim uçuşuyor, parmaklarım yazmaya direniyor. Çok uzun zaman olmuş bir şeyler yazmayalı. Ama şu an yazmaya çok ihtiyacım var, kendimi teselli etmek isteği belki de bu. 
Neden her şey üst üste gelmek zorunda? Dedikleri gibi negatif enerji yaymaya başlayınca, çekiyor muyuz sorunları hayatımıza? İnsanda durduk yerde “dur bir pozitif olayım”diyemiyor ki. 
Neyse ne işte. En azından biliyorum her şeyin geçeceğini. Yaşarken hiç bitmeyecekmiş gibi gelsede, eninde sonunda bitiyor. Çok tecrübe edindim bu hayatta. Bitmez dediğim sıkıntılar bitti ve ardından baktığımda gözümün korktuğu kadar değilmiş dedim her defasında. Yine geçecek biliyorum. Ama su gibi aksın istiyorum mümkünse. 


SEVGİ ve IŞIK’la kalın...
Persephone

14 Eylül 2020 Pazartesi

TAŞ

İlk benim yüzüme rastladınız, en eskisiyim buranın.

Karnıyım dünyanın. Yeryüzünün ağrısı bendedir.

Kum ve kayaç benim.

Issızlık bilgisiyim ben, sessizlik bilgisi.

Durmanın ve kalmanın büyük planıyım.

Her şeyi gördüm, her şeyi. Suyun gidişini,  ağacın çiçeklenişini.

Tekrar tekrar gördüm ben daha da görürüm. Büyük zaman,
benim.

Denizler dalgalar dövdü beni, sert rüzgarlar yurt bildi
zirvelerimi.

Kırıldım, söküldüm, ufalandım;  döndüm bitiştim tekrar kendime

açsan, kırsan, baksan; bütün yeryüzü, her zerremde.

Taş taşıdım, içim kendimden yorgun benim, dilim çok uzun bir
yankı.

En eskisiyim ben buranın.


Birhan Keskin


SEVGİ ve IŞIK’la kalın...


18 Temmuz 2019 Perşembe

Yardım Talebi ve Özür mesajı

Herkese merhaba,
Uzun zamandır blogumla ilgilenemiyorum. Sanırım bazı değişiklikler olmuş. Yorumları yanıtlayamıyorum. Yardımcı olabilirseniz çok mutlu olurum☺️
Sevgili Müjde ablacığım, beni unutmamışsın. İyiyim çok şükür🙏🏻 Umarım sen de iyisindir. Maalesef yorumlarına yanıt yazamadım ve bu şekilde yazarak umarım bir çözüme ulaşırım. Çok yoğunum, buralarda olamayışımın nedeni bu. Herkesi çok özledim. Umarım en kısa zamanda yine buralarda varlık gösterebilirim🙏🏻
Sevgiler
Persephone

10 Aralık 2018 Pazartesi

Kim Kendi Ölümüne "Hoşgeldin" Diyebilir ki?

Tabiri caizse hayatım boyunca tırmalamak zorunda kaldım. Baktım olmuyor vazgeçtim birkaç yıl önce çabalamaktan. Bırakmamın birçok sebebi var; biraz yılgınlık, biraz yorgunluk, biraz da hayalkırıklığı.
İlk başlarda çok bocaladım. Vazgeçmek kolay oldu fakat susmak en zoruydu. Olanı şikâyet etmeden kabullenmek, hayallerinin kırıldığını belli etmemek, kendi hatalarının sorumluluğunu üzerine almak…  Zor oldu ama başardım. Kimselere açık etmem sustuklarımı. Bazen yazar paylaşırım ama paylaştıklarım yazdıklarımın binde biri. İçimi yakan sıkıntının eğer bir muhatabı varsa; o bilir ne olduğunu. Ondan gayrısına ne anlatırım ne de gösteririm. İstediklerimi görmemek için başımı çevirdiğim bile olmuştur. Kendi kendime “Yaşamak bu kadar zor olmamalı.” der dururdum. Şimdi bakıyorum da; benden öncekiler de benden farklı değillermiş.
Dedem hakkında çok bilgim yok. Bin beş yüz yıl önce yaşayan atalarım hakkında ondan daha çok bilgim var. On beş yaşına kadar çok neşeli, eğlenceli olduğu anlatılırdı yaşıtlarından, benim zamanımda yaşayanlar tarafından. On beş yaşından sonra aniden durulmuş. Yüzünü yerden kaldırmaz olmuş. Zorla konuştururlarmış dost meclislerinde. Bir sebebi yokmuş gibi anlatılırdı hep ama belli ki bir şey olmuş ve susmuş. Ya da belki de vazgeçmiş. O zamanki adı ince hastalık. Sebep olmuş dedeme. Öldüğünde kaç yaşındaymış bilmiyorum. İki çocuk bırakmış ardında, biri babam.
Her hastalığın zihinsel bir nedeni olduğunu savunanlar; kendine ya da başkalarına aşırı derecede katı davranmayı, kuralları her şeyin üzerinde tutmayı, bencilliği ve gaddarlığı veremin başlıca sebebi olarak sayıyorlar.
Babam üç yaşındaymış dedem öldüğünde. Bir yıla kalmadan kendisinden iki yaş küçük erkek kardeşi ölmüş. Hemen ardından da annesini evlendirmişler çocuklu bir dulla. Ve fakat yeni damat henüz göçmüş İstanbul’a. “Kendi çocuğum var. Senin çocuğuna bakamam.” demiş. Annesini gözyaşlarıyla yollamış İstanbul’a babam. Kendi kalmış köyde. Dedesi kol kanat germiş. Dedesi de boş bir emekli değil. Sular seller gibi İngilizce, Farsça, Arapça bilen, Astronomiyi yemiş yutmuş köylü bir bilgin. İşinden gücünden, araştırmalarından arta kalan zamanlarında bakmış, büyütmüş babamı.
3 yıl bakmış dedesi. Okul zamanı gelince İstanbul’a göndermiş, dayısının yanına. 6 yıl da onun yanında kalmış. 13 yaşında ayrı eve çıkmış. Ev dediğimiz de duvarlarından sular süzülen, rutubetten yatağın çarşafın bile ıslandığı bir gecekondunun tek göz odası. İstanbul çok büyük, babam çok küçük.
Yenmiş İstanbul’u yine de babam. Kaybolmamış, yitip gitmemiş. Fakat hüznünü içine atmış. Susmuş. Sadece bir kişi için susmamış. Askere giderken ziyarete gittiği memleketinde görüp âşık olduğu yeşil gözlü küçük kızı istemiş yıllarca. Kaç aracı sokmuş araya vermemişler. Senelerce vazgeçmemiş aşkından. Ailenin ne demek olduğunu bilmese de kurmuş bir aile sonunda. Evlenir evlenmez de gitmiş buralardan Almanya’ya. Hikâyesini kendi ağzından dinlenemedi hiçbir zaman. Bildiklerim annemin anlattıkları. Öyle bir susmuş ki; kendi kendini yaktı kül etti. 67 yaşında akciğer kanserine yedirdi ciğerini.
Akciğer kanserinin sebebi; onay alamamak, sevgiyle ilgili incinmeler diyor biraz yukarda bahsettiğim bilenler. Haklı olabilirler. Çünkü başlangıcında aşk varmış ama pek de öyle örnek gösterilecek bir aşk yuvası değildi bizim ev. Annesinden ayrılması ayrı bir araştırma konusu. Bana kalırsa, dedem de babam da sustukları için ciğerlerini kurban ettiler.
Dedemden babama ne geçti bilmiyorum. Ama babamdan bana geçeni çok net olarak biliyorum. Hüzün. Bana ait olmayan bir hüznü taşıyıp duruyorum kendimi bildim bileli. Bilmeden istemeden kendimi baltalıyormuşum gibi hissediyorum. Alın size kalıtsal aile travması.
Yakın zamana kadar işi gücü sonlandırıp uyumaya koyulduğumda bile düşünmeyi bırakmıyordu zihnim. Düşüne düşüne uyumaya çalışıyordum. Sonra bir an geliyordu, gevşiyordum tamamen. İşte tam o anda garip bir şey oluyordu. Her akşam değil ama haftada bir mutlaka oluyordu. Dipsiz bir kuyuya kayarken buluyordum kendimi. Düşmek gibi değil, yavaşça, usul usul kayıyordum karanlığa. Uyku değildi bu biliyordum. Aklıma ilk gelen şey; ‘ölüm’. “Ölüyorum!” diyordum bu her olduğunda. Sessiz bir bilişti bu. Babam vardı orada, hiç görmediğim dedem vardı, annem vardı. Heyecansız, korkudan azade, neşesiz ama nedense huzurlu.
Bu her olduğunda aynı şekilde uyanıyordum. Göğsümün üzerinde duran elim tıptıplıyordu aniden. Çekip çıkarıyordu beni içine sürüklendiğim hoş karanlıktan. Kendi ölümüme “hoş geldin” diyen yanımı çaresizlik içinde bırakıyordu. Ne bir ağrı, ne de bir sızı. Fakat saatler süren bir uykusuzluk başlıyordu hemen ardından. Bana ait olmayan o hüzün sarmalıyordu yatağımı, yorganımı. Babamın hüznüyle beraber sevdiğim kadınlar geliyordu gözümün önüne. Vazgeçmek zorunda kaldığım hayaller dökülüyordu yastığıma.
Olumsuzluklar geldikçe başıma kimi kararlar aldım yeniden başlayabilmek için. Uygulayamadım. Sigarayı bırakamadım mesela. Ciğerlerime bir kastım olduğu çok açık. İçimden yükselen ama bana ait olmayan bir hüznü yüklendim omuzlarıma. Fışkırmak için beni zorlayan neşemi ellerimle bastırdım. Kendi kendimi baltaladım çoğu zaman. Hani o “bir ben var, benden içerû” dedikleri var ya; işte o içerdeki canıma kast ediyordu. Babamın, dedemin yarım bıraktıkları kaderlerini devralmışım gibi. Tam onlar gibi vazgeçecekken, susmaya karar vermişken bir kitap atıldı önüme.
Sanki benim için yazılmış kitap. Daha adını okuduğumda farklı bir kitap olduğunu anladım. “Seninle Başlamadı” yazıyordu kapağında. Okudukça unuttuğum hatıralar canlandı gözümde. Nedenleri nasılları daha iyi çözdüm. Sonunda anladım ki; bunların hiçbirisi benimle başlamadı.
Achilles Valentin, Yazar
Uyumsuz Biz Zihnin Not Defteri

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

8 Temmuz 2018 Pazar

İkigainin On Kuralı



1. Aktif kalın, emekli olmayın. Sevdiği şeyi yapmaktan ve iyi yaptığı şeylerden vazgeçen kişi yaşam gayesini kaybeder. Bu yüzden en önemli göreviniz, değerli bulduğunuz işleri bitirseniz de yapmaya devam etmek, ilerlemek, güzellik katıp yarar sağlamak, yardım etmek ve dünyanızı şekillendirmek olmalıdır.

2. Ağırdan alın. Aceleci olmak yaşam kalitesi ile ters orantılıdır. Eski bir deyişin belirttiği gibi, ‘Yavaş yürüyün, çok ilerleyin.’ Telaşı arkanızda bıraktığınızda, yaşam ve zaman yeni bir anlam kazanır.

3. Midenizi tıka basa doldurmayın. Konu, uzun bir yaşam için beslenmek olunca da azı karardır. Sağlığınızı uzun süre koruyabilmek için yüzde 80 kuralına uymalı, tıka basa yemek yerine açlığınızı tamamen bastırmayacak şekilde yemelisiniz.

4. Çevrenizde iyi arkadaşlarınız olsun. İyi sohbetle kaygıları yatıştırmak, gününüzü aydınlatacak hikayeler paylaşmak, tavsiye almak, eğlenmek, hayal kurmak… Başka bir deyişle, yaşamak için en iyi ilaç arkadaşlardır.
5. Bir sonraki doğum gününüze kadar şekle girin. Su hareket eder, en iyi haliyse pırıl pırıl aktığı ve durağan olmadığı zamandır. Hayatınız boyunca hareket ettirdiğiniz bedenin de uzun süre çalışmaya devam etmesi için biraz günlük bakıma ihtiyacı vardır. Ayrıca egzersiz yapmak mutluluk hormonu salgılamanızı sağlayacaktır.

6. Gülümseyin. Neşeli bir tavır sadece rahatlamakla kalmaz arkadaş kazandırmaya da yarar. Bir şeylerin o kadar harika olmadığını kabul etmek iyidir ama olasılıklarla dolu bir dünyada şimdi ve burada olmanın bir ayrıcalık olduğunu asla unutmayın.

7. Doğayla tekrar bağlantı kurun. Günümüzde insanların çoğu şehirlerde yaşasa da, insanoğlu doğal dünyanın bir parçası olarak yaratılmıştır. Şarj olmak için sık sık doğaya dönün.

8. Teşekkürlerinizi sunun. Her gün bir dakikanızı ayırın ve atalarınıza, soluduğunuz havayla ve yediğiniz yemekle sizi destekleyen doğaya, gününüzü aydınlatan ve hayatta olduğunuz için kendinizi şanslı hissettiren arkadaşlarınıza ve ailenize teşekkürlerinizi sunun. Mutluluk stokunuzun ne kadar arttığını görün.

9. Anı yaşayın. Geçmişten pişmanlık duymayı ve gelecekten korkmayı bırakın. Sahip olduğunuz tek şey bugün. Tadını çıkarın. Hatırlamaya değer kılın.

10. İkigainizi takip edin. İçinizde bir tutku, günlerinize anlam katan eşsiz bir yetenek ve en iyi yönünüzü sonuna kadar paylaşmaya götüren bir şey var. Henüz ikigainizin ne olduğunu bilmiyorsanız Vicktor Frankl’ın söylediği gibi göreviniz onu keşfetmek olsun. 


Kitap: İKİGAİ
Yazar: Hector Garcia & Francesc Miralles

SEVGİ ve IŞIK’la kalın…
Persephone

11 Mayıs 2018 Cuma

Direncin Ötesi: Anti - Kırılganlık

Adım 1: Yedekler Yaratın

Tek bir yerden para kazanmak yerine, hobilerinizden, diğer işlerden ya da kendi işinizi kurarak para kazanmaya çalışın. Yalnızca bir yerden maaş alıyorsanız, işvereninizin sıkıntıya girmesi halinde kırılganlık pozisyonuna düşebilirsiniz ve elinizde hiçbir şey kalmayabilir. Diğer yandan, asıl işinizi kaybetmeniz durumunda, birkaç seçeneğiniz olursa yedek işinize daha fazla zaman ayırabilir ve bundan daha fazla para kazanabilirsiniz. Şanssızlığa uğradığınız halde anti - kırılgan olursunuz.
Ogimi'de röportaj yaptığımız insanların hepsinin hem asıl hem de yedek işleri vardı. Birçoğunun yedek iş olarak bir sebze bahçesi vardı ve ürünlerini yerel pazarda satıyordu.
aynı şey, arkadaşlıklar ve kişisel ilgi alanları içinde geçerli. Tıpkı özdeyişin dediği gibi; tüm yumurtaları tek bir sepete koyma.
Romantik ilişkiler alanında da tüm enerjisini partnerine veren ve onu tüm dünyası yapan insanlar var. Eğer ilişki yürümezse bu insanlar her şeylerini kaybederler. Oysa bu süreçte güçlü arkadaşlıklar kurmuş ve dolu bir yaşam yaratmış olsalar ilişkilerinin bitmesi halinde hayatlarına devam etmek için daha iyi bir pozisyonda olurlar. Anti - kırılgan olurlar.
Şu anda 'Tek bir maaştan fazlasına ihtiyacım yok. Aynı arkadaşlarla olmaktan da mutluyum. Neden yeni bir şey ekleyeyim?' diye düşünebilirsiniz. Yaşamınıza çeşit eklemek zaman kaybı gibi görünebilir çünkü olağandışı şeyler normalde gerçekleşmez. Kendimizi güvende hissettiğimiz bölgeye sığınırız. Ama beklenmedik şeyler er ya da geç mutlaka gerçekleşir.

Adım 2: Bazı alanlarda tedbirli bir şekilde bahis oynarken, bazı alanlarda küçük riskler alın 

Bu kavramı finans dünyasının diliyle anlatmak daha iyi olur. Eğer 10 bin dolar birikimişiniz varsa, 9 bin dolarını bir indeksli yatırım fonuna ya da sabit vadeli hesaba yatırabilir ve geri kalan bin doları büyüme potansiyeli olan on yeni teşebbüse bölüştürerek 100'er dolar yatırabilirsiniz.
Şirketten üçünün başarısız olması halinde 300 dolar kaybedersiniz, diğer üç şirketin değeri düşerse 100 dolar veya 200 dolar daha kaybedersiniz, üçünü değeri artarsa 100 dolar kya da 200 dolar kazanırsınız ve yeni teşebbüslerin değeri yirmi kat artarsa neredeyse 2000 dolar, hatta daha fazlasını kazanırsınız.
İşletmelerin üçü batsa bile para kazanmaya devam edersiniz. Aynen Hydra gibi zarardan kar edersiniz.
Anti - kırılgan olmanın anahtarı gazetede reklamını gördüğümüz şaibeli bir fona 10 bin dolar yatırmak gibi batma riskine sahip tehlikelere girmeden bizi büyük ödüle götürebilecek küçük riskler almaktır.

Adım 3: Sizi kırılgan yapan şeylerden kurtulun 

Bu egzersiz için olumsuz bir rotayı takip edeceğiz. Kendinize sorun: beni kırılgan yapan nedir? Bazı insanlar, nesneler ve alışkanlıklar kaybetmemize sebep olur ve bizi savunmasız kılar. Bunlar kimdir ve nelerdir?
Yeni yıl kararları alırken yaşamlarımıza genelde yeni zorluklar ekleriz. Yeni hedef belirlemek harika olsa da şükredeceğiniz gayeler benimsemek çok daha yararlı olur. Mesela:

  • Öğünler arasında atıştırmayı bırakmak
  • Haftada sadece bir kez tatlı yemek
  • Aşama aşama tüm borcu ödemek
  • Kötü insanlarla zaman geçirmekten kaçınmak
  • Hoşlanmadığımız ama yapmak zorunda hissettiğimiz şeylere zaman harcamaktan kaçınmak
  • Her gün Facebook'ta yirmi dakikadan fazla zaman geçirmemek
Hayatımıza direnç kazandırmak için güçlüklerden korkmamalıyız çünkü her engel büyümek için bir fırsattır. Yaşam tarzımızı düzelterek ikigaimize odaklanarak anti - kırılganlık tavrı benimsersek her savrulmada daha güçlü olmanın bir yolunu buluruz.
Bir iki darbe almak ya bir talihsizlik olarak görülür ya da sürekli düzeltmeler yapıp yeni ve daha iyi hedefler koyarak yaşamımızın her alanına uygulayabileceğimiz bir deneyim olabilir. Taleb'in Antifragile'da yazdığı gibi, 'Gelişigüzelliğe, karışıklığa, maceralara, belirsizliklere, kendini keşfetmeye, travmatik olaylar duymaya ihtiyacımız var. Tüm bu şeyler hayatı yaşanmaya değer kılar.'
Wabi - sabi felsefesinin bize öğrettiği gibi hayat kusurludur. Zamanın akıp geçmesi, her şeyin geçici olduğunu gösterir. Eğer net bir ikigainiz varsa, her anınız neredeyse sonsuz olasılıklar barındırır.

Alıntı...


Kitap: İkigai
Yazarlar: Hector Garcia & Francesc Miralles

İkigai: Hep meşgul kalarak mutlu olma.

İkigainizi bulmanız dileğiyle....

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone