25 Şubat 2014 Salı

ANGUT KUŞU


Bir gün internette bir yazıya takıldı gözüm ''angut kuşu'' başlıklı... Merak ettim doğrusu ''angut kuşu'' nedir diye? Çünkü; günlük hayatta salak, ahmak, kaba saba olarak gördüğümüz insanlara ''angut'' deriz ve bunun sebebini de hiç mi hiç bilmiyordum. Pek kullandığım bir kelime de değildi işin gerçeği. Yazının da ''angut'' kelimesinin kullanımıyla bir ilgisi olduğunu düşünmüştüm...
Oysa durum tamamen farklıydı. Angut kuşunun hikayesi anlatılıyordu yazıda. ''Angut kuşu'' eşe sadakatin simgesi olarak anılıyordu. Eşi öldükten sonra başka eş kabul etmeden ömrünün sonuna kadar yaşayan, tek eşli bir hayvan. Ölen eşinin başında gözlerini bir an bile ayırmadan baş ucunda bekleyerek yas tutan ve bu yas durumunu da ömrünün son gününe kadar devam ettiren bir hayvan...
Nedendir anlamını bilmediğimiz kelimeleri, değersiz kılmak. Saygıyla önünde eğilmemiz gereken ''angut kuşu''nun adını bir aşağılama anlamında yersiz yere kullanmak... Bilinmez...
Kimi zaman bir şiir, bir şarkı, bir dans, bir film, bir kitap, kimi zaman da bir ''angut kuşu'' hikayeler yazdırır, yeni başlangıçlar için adım attırır insana...
Her yaşam, her yaşanmışlık kendi içinde bir hikaye barındırır aslında. ''Yaşadıklarımı yazsam roman olurdu.''demez mi pek çok insan... Bir hayvan da olsa, her canlı gibi ''angut kuşu''nun da bir hikayesi var işte...

Bazı hikayeler; mutlu...
Bazı hikayeler de; ''angut kuşu''nun hikayesi gibi hüzünlüdür...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


22 Şubat 2014 Cumartesi

Farklı Bir Deneyim; Kilisede Tango...

Tangoya gönül vereli yaklaşık bir buçuk yıl oldu. Özgür&Deniz hocayla başladığım Tango yolculuğuma Yalçın&Çiğdem hocayla devam ediyorum... Uzun yıllar boyunca Arjantin Tango yapmak istedim, bir şekilde de başladım ve iyi ki de başladım... Vazgeçtiğim, ben bu işi başaramayacağım dediğim zamanlar oldu ama pis bir inadım var, başladığım işi bitiririm... Çok azdır, yarım kalan işim ya da hiç yoktur...  Özgür hocamın da desteği yadsınamaz tabii...
Tango emek isteyen zor bir dans, gerçi emek istemeyen pek bir şey yok gibi hayatta... Zorluğu da iki insanın bir vücut gibi hareket etmesinden geliyor, bir de Tango da direktifleri veren erkek ve direktifleri izleyen kadın, bu da bir kadın için oldukça zor: Türk erkeğinin bu kadar maço olup da neden Tangoyla çok fazla ilgilenmediklerini aslında çok da merak ediyorum doğrusu. Tango yapan erkek sayısı, kadın sayısından  çok az bu memlekette... İstanbul'da durum buysa diğer illerin durumu çok daha vahimdir eminim...
21 Şubat akşamı Türkiye'de ilk defa bir kilisede İstanbul Tango tarafından Kumkapı Tarihi Vortvots Vorodman Kilisesinde milonga gecesi düzenlendi... Eh bir Tangosever olarak hiç kaçırılmayacak bir gece... Malum kilisede akustik şahane olur... Kutsal bir mekan ve Tango, kulağa çok hoş geliyor... Bir de muhteşem bir Tango şovu var... Hayatta kaçmaz... E tabi kaçırmadım da….
Tango tutkusu bir yandan, fotoğraf tutkusu diğer yandan... Hem izledim hem fotoğrafladım hem de inanılmaz keyif aldım...nFotoğraflarla Vortvots Vorodman Kilisesi'nde Tango...

Hüznün, yalnızlığın ve melankolinin dansıdır Tango...


Tango; bir varoluş, iki ayrı bedenin,t ek bir beden halinde hareket etmesidir....

Karşılıklı birbirini anlamaya dayalı bir danstır Tango...

Önce iletişim kurman gerekir ,tıpkı hayat gibi.. .Erkek konuşur, kadın erkeği dinler ve yanıtlar. Eğer karşındakini dinlemez, ne söyleyeceğini varsayarsan  yanıt veremez ve diyalog monoloğa dönüşür.


Tango, her iki kişinin kararlı hareket ettiği, genelde sessizliğin hüküm sürdüğü bir danstır .Bazen vahşi ,bazen yumuşak, bazen de her ikisi birden olabilir. Engelleyici olmayan bir kucaklayış esastır..

Tango, kendimizi tanımaktır, karşımızdakinin bize ayna tutmasıdır....


Tango hayatın ta kendisidir...

Tangoda; ilişki diyalogtur, asla monolog ya da dayatma değildir; diyalog karşındakinin ne söylediğine kulak vermektir, ne söyleyeceğini bildiğini varsaymak değil, kucaklamak alan açmaktır, yakalamak değil...





Geniş ve görkemli bir avludan geçerek Vortvots Vorodman Kilisesine ulaşıyorsunuz... Güler yüzlü ev sahipleri var bu kilisenin... Bu kilise 2011 yılından beri hem ibadethane hem de kültür merkezi olarak kullanılmakta... Konser, sergi ve çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapmakta... 21 Şubat gecesi de, biz Tango severlere kapılarını açtı... Muhteşem bir deneyimdi... Bunun için bu organizasyonu düzenleyen İstanbul Tangoya ve bize kapılarını açan Vortvots Vorodman Kilisesi yönetimine sonsuz teşekkürler... 

Ve işte gecenin yıldızları Özhan Azar&Silvina Walz...


Bugüne kadar izlediğim en etkileyici Tango şovdu... Huzurlu, kutsal bir enerji ve kutsal bir mekanda... Yaydıkları enerji büyüleyici... Bir yandan video çekmeye çalışıp, bir yandan da dolu dolu gözlerle şovu izlemek... Duygular tavan, tüyler diken diken, pür dikkat ve hayranlıkla seyreylemek... Ağlamaya ramak kala, Tangonun hüznün dansı olduğunu ispatlarcasına... İnsana geçen duygu paha biçilemez...
Ne yazık ki çekim çok iyi değil, aynı duyguyu vermiyor belki... Canlı canlı ve o atmosferde izlemenin tadı bir başka ama yine de izlenmeli... Teşekkürler Özhan Azar&Silvina Walz...
 


Umarım bir gün ben de bu kadar iyi Tango yapabilirim:)


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


17 Şubat 2014 Pazartesi

YALNIZLIK NEDİR?





''Bize yalnızlığı anlat,''dedi, şehrin en zenginlerinden birinin oğluyla evlenmek üzereyken şehirden kaçmaya mecbur kalan bir genç kadın.
Kıpti ise şöyle karşılık verdi:
Yalnızlık olmazsa Sevgi de senin yanında uzun süre kalmayacaktır.
Çünkü Sevgi de göklerde dolaşıp canlılara başka şekillerde görünebilmek için dinlenmeye ihtiyaç duyar.
Yalnızlık olmazsa bitki ve hayvanlar hayatta kalamaz, toprak ürün vermez, sanatçılar yaratamaz, işler çoğalıp başka işlere dönüşemez.
Yalnızlık Sevgi'nin yokluğu değil, tamamlayıcısıdır.
Yalnızlık birlikteliğin yokluğu değil, ruhumuzun bizimle sohbet edecek kadar özgür olduğu ve yaşamımız konusunda karar vermemize yardım ettiği bir andır.
Öyleyse ne mutlu, yalnızlıktan korkmayanlara! Kendi kendilerine arkadaşlık etmeye korkmasınlar; uğraşacak iş, eğlence ya da yargılayacak insanlar bulmaya uğraşmasınlar...
Hayatta asla yalnız kalmayan kişiler, kendilerine yabancılaşır.
Oysa boş insan diye bir şey yoktur. Ruhumuzun derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen devasa bir dünya saklıdır. El değmemiş kudretiyle orada öylece durmaktadır; ama öyle yeni ve kuvvetlidir ki varlığını kabullenmeye korkarız.
Zira kim olduğumuzu keşfetmemiz durumunda, alıştığımızın çok daha ötesine gidebileceğimizi kabullenmek zorunda kalırız ve bu bizi korkutur. Sürekli,'' Bana izin vermedikleri için yapmam gerekeni yapmadım,'' der ve riske girmememizin daha iyi olacağını düşünürüz.
Böylesi daha rahattır. Daha güvenlidir. Ama bir yandan da insanın kendi yaşamından vazgeçmesi anlamına gelir.
İşte bu yüzden bazı insanlar hayatlarını, ''Hiç fırsatım olmadı!'' diye yakınarak geçirir.
Kendi sınırlamaları yüzünden her geçen gün biraz daha dibe batar; sonunda batmaktan kurtulabilecek güçleri kalmaz ve tepelerindeki açıklıktan süzülen ışığa bir daha hiç ulaşamazlar.
''Cesaretim yok,'' diyenlere ne mutlu!
Çünkü onlar, suçun başkalarına ait olmadığını kavramıştır. Er ya da geç yalnızlıkla ve yalnızlığın gizemleriyle yüzleşmelerini sağlayacak inanca kavuşurlar.
Gizemleri ifşa eden yalnızlığın karşısında korkuya kapılmayanlar içinse her şey farklı bir tat kazanacaktır.
Yalnızken olağan şartlarda gözlerinden kaçabilecek, başka bir sevgiyi keşfedeceklerdir. Yalnızken giden sevgiyi daha iyi anlayacak ve onun kararına saygı duyacaklardır.
Yalnızken bu sevgiye, dönsün diye yalvarmanın mı yoksa onunla yolları ayırmanın mı daha iyi olacağına karar verebileceklerdir.
Yalnızken,' 'hayır'' demenin daima cömertlik eksikliği anlamına gelmediğini, ''evet'' demeninse daima bir erdem olmadığını kavrayacaklardır.
Böyle anlarda yalnız olanlar, ''Vakit kaybediyorsun,'' diyen Şeytan'dan hiç ürkmez.
''Sen hiç kimsenin umrunda değilsin,'' gibi ağır laflar eden Şeytan'a asla kulak asmazlar.
İlahi Güç hem başkalarıyla konuştuklarımızı dinler hem de sessiz ve suskun kalıp yalnızlığın bir nimet olduğunu kabullendiğimizde bize kulak verir.
Böyle anlarda O'nun ışığı etrafımızdaki her şeyi aydınlatır ve ne kadar vazgeçilmez olduğumuzu, yeryüzündeki varlığımızın O'nun eserinde ne kadar müthiş bir fark yarattığını görmemizi sağlar.
Böyle bir ahenge eriştiğimizde alacağımız karşılık ,arzu ettiğimizden de fazla olacaktır.
Yalnızlık tarafından sindirildiğini hissedenlerin şunu unutmamaları gerekir: Yaşamımızın en önemli anlarında yalnızızdır.
Annesinin karnından çıkan bir bebek yalnızdır; etrafında kaç kişinin bulunduğu önem taşımaz, neticede yaşayıp yaşamayacağına bebek kendi karar verir.
Sanatçı, eserinin karşısında yalnızdır; eserinin gerçek anlamda başarılı olması için sanatçının sessizliğe bürünmesi ve sadece meleklerin lisanına kulak vermesi gerekir.
İstenmeyen addedilen ölüm, karşımıza çıktığında; varlığımızın en önemli ve korkulan anı gelip çattığında yalnız olacağız.
Nasıl Sevgi ilahi varlığa özgüyse yalnızlık da insanlara özgüdür. Yaşamın mucizesini anlayan kişilerin hayatında Sevgi ve yalnızlık beraberce huzur içinde yaşayıp giderler.

Akra'da Bulunan Elyazması 
Paulo Coelho    


Bu dünyaya yalnız geldik, etrafımızdaki kalabalıklara rağmen yalnız yaşıyoruz ve yalnız öleceğiz...

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

16 Şubat 2014 Pazar

Melankolik Hava

Son günlerde ağızlara dolanmış bir cümle ''hava tam da melankolik bir hava. ''Sağım solum melankolik... Herkes kendinden şikayetçi. Hiç bir şey yapmama isteği, yorgunluk hissi, bir kendinden vazgeçmişlik hissi. Bir de günün stresi üzerine tuz biber oluyor. Bir iyiyiz, bir kötü... Hava durumuna eşlik etmekte psikolojimiz...
Bu psikolojiye melankoli demek ne kadar doğru bilemedim. Melankoli bir çeşit psikolojik rahatsızlık aslında. Çok sık kullandığımız,kendimize yakıştırdığımız bu kelimenin psikolojideki yeri nedir merak ettim doğrusu... Sakın demeyin!!! ''aman sen de ne garip şeyleri merak ediyorsun''diye.  Ne yapayım işte benimde garip meraklarım var böyle.
Sigmund Freud'un melankoli hakkındaki düşünceleri nelermiş sizde bir bakın derim.... Gerçi psikoloji ile  ilgili bir şeyler okuduğumuzda,bazı şeyleri mutlaka kendimizde de var olduğunu görürüz, ucundan kıyısndan, çaktırmadan bu bende de var dediğimiz olur.. Sakın korkmayın... Bu o cinsten bir yazı değil...
Sigmund Freud ve Melankoli Analizi:
''Bir duygusal yakınlığın en göze çarpan özelliği, sevilen nesnenin gerçek ya da duygusal kaybına neden olan heyecan gelmektedir. Bu durumların en önemli özelliği, egonun durmadan kendisini eleştirerek ve kınayarak zalimce kendi değerini düşürmesidir. Bu kötüleme ve kınamalar nesneyi en dibe koyar ve egonun intikamını alır. Nesnenin gölgesi egonun üzerine düşer ve buradaki içselleştirme şüphesiz bir şekilde açlığa kavuşur.
Ancak, bu melankolikler bize başka bir şeyi de göstermektedir; ego bölünmüştür ve iki parçaya ayrılmıştır ve bir parçası diğerine karşı hırslıdır. İkinci parça içselleştirme tarafından çoktan değiştirilmiştir ve kaybedilen nesneleri içerir. Ancak zalimce davranan parça bizim tarafımızdan tanınmamaktadır. Bu parça ego içindeki önemli birim olan ve normal zamanlarda egoya önemli bir tutum içinde olan bilinci de içerir. Bundan önceki durumlarda şöyle bir hipotez oluşturmuştuk: böyle bir birim egoda gelişir ve onunla anlaşmazlığa düşer. Biz bunu ''ego ideali'' olarak adlandırıyoruz ve görevleri aracılığıyla öz-gözlem, ahlaki vicdan, rüyaların sansürü ve psikolojik baskının başlıca etkisi gibi şeyleri ona atfediyoruz. Ego ideali narsizmin çocuksu egosunun kendi kendine yetebilmekten hoşlanan mirasçısıdır. Her geçen gün çevrenin ego üzerindeki etkilerini bir araya getirir. Bu yüzden egoyla kendini tatmin edemeyen bir adam yine de egodan farklılaşmış ego ideali ile tatmin bulabilir. Gözlemin yanılgılarında, bu birimin dağılması aşikar olur ve bu yüzden kendinden daha güçlü olanların, her şeyden önce ailesinin etkisinde kendi kökenini gösterir. Ancak söylemeyi unutmamalıyız ki ego ideali ve gerçek ego arasındaki uzaklığın miktarı bir bireyden diğerine oldukça değişiklik gösterir. Birçok insanda egodaki farklılaşma çocuklarda olduğundan daha fazla olmaz...
Melankoliklerin ızdırapları, hassaslıkta aşırıya kaçma konusunda egosuyla ve ideali arasında olan şiddetli çelişkinin bir ifadesidir. Kendini değersiz hissetme ve aşağılık kuruntusunda hiç durmada egoyu suçlu çıkarmaya çalışır. Sorulabilecek tek soru, biz yeni bir kuruma karşı sürekli olarak başkaldıran ego ve ego ideali arasındaki değişken ilişkinin nedenlerine mi bakıyoruz yoksa başka durumları bu olaylardan sorumlu tutmaya mı çalışıyoruz.
Çılgınlığa dönüşüm melankolik depresyon belirtilerinin en gerekli özelliği değildir. Bu gelişimi göstermeyen, bazısında tek bazısında ise yineleyen nöbet geçiren melankolikler vardır.
Bunun tam tersine, bazı melankolikler vardır ki tetikleyici sebep etiyolojik kısımda bir rol oynamaktadır. Bu durum genede sevdikleri bir nesneyi ölüm ya da nesneden libidonun vazgeçmesi gerektiği durumların sonucu olarak kaybettikten sonra ortaya çıkar. Bu şekildeki ruhsal kökenli melankoli çılgınlıkla sonuçlanabilir ve bu dönüşüm kendiliğinden olan bir durum gibi kolaylıkla bir çok kez tekrarlanabilir. Gidişatın durumu özellikle melankolinin çok az biçiminde ve durumunda psikanalitik araştırmaya gönderilenlerde biraz belirsizdir. Sadece,aşkın alçaklığını kendi kendine gösterdiği için nesnenin bırakıldığı durumları anlayabiliyoruz. Daha sonra egosunda özdeşleşme yoluyla yeniden kuruluyor ve ego ideal tarafından ağır bir şekilde kınanıyor. Nesneye yönelik saldırılar ve kınamalar daha sonra melankolik bir şekilde kendini suçlama biçimini alıyor.
Bu şekildeki melankoli de çılgınlığa dönüşebilir. Bu yüzden, bu olayın ihtimali klinik boyutun özelliklerinden bağımsız olan bir özelliği temsil etmektedir.
Bütün bunlara rağmen, egonun ego idealine karşı sürekli olan isyanına melankolinin kendiliğinden olduğu gibi ruhsal kökenli de olabilen her iki türünü paylaştıklarını söylemekte hiçbir zorluk görmüyorum. Kendiliğinden olan türünde ego idealinin daha sonra kendiliğinden ve geçici olarak ertelenmesiyle sonuçlanacak özel bir katılık göstermeye eğilimi olduğu varsayılabilir. Ruhsal kökenli olan türünde ise ego belki de ideal kısmındaki,reddedilen nesneyle özdeşleşme durumunda karşılaşılan kötü muameleyle isyana teşvik edilmiştir...''      
Psikanaliz'in babası Freud'a göre melankolinin pekte havayla ilgisi yok... Havaya ya da kendimize bu tip yakıştırmalar yapmak çokta anlamlı olmasa gerek... Melankoliğim diyorsanız sanırım bir uzmana danışmanız gerekmekte bu durumda... Ya da kendi kendimize kökenini bilmediğimiz kelimelerle ilgili yakıştırmalar yapıp, günlük hava şartlarıyla bağdaştırmamalıyız...
Hava melankolik değil, biz de melankolik değiliz... Peki kim melankolik!!!
Melankoliksek te bu havaya bağlı değil...

SEVGİ ve IŞIKla kalın...
Persephone
    

13 Şubat 2014 Perşembe

BABASININ KIZI


                                                                   
     
Hep derler ya hani sevdikleriniz yanınızdayken,geçirdiğiniz zamanın kıymetini bilin. Hayat telaşının, zamana yetişme çabasının içinde çoğu zaman sevdiklerimizi aramayı bile unutuyoruz. Seni seviyorum demek bile zor geliyor, çok sevmemize rağmen. Bir sıcak kucaklamayı çok görüyoruz sevdiklerimize. Sevdiklerimizi kaybettiğimizde yitip giden zamanda paylaşamadıklarımıza yanıyoruz, telafisi de olmuyor...
Babam sen bizi bırakıp gideli üç yıl odu. Koskoca üç yıl... Diyorlar; zaman herşeyin ilacı, zamanla azalır acılar... Durdurmuyor zaman acımı... Diyorlar; Baba çınar ağacı gibidir, meyvesi olmasa bile gölgesi yeter... İnsan bilmiyor ki babası yanındayken bu cümlenin anlamını...
Canım babam bazen fikirlerimiz çatıştı, bazen tartıştık, çoğu zaman da beraber eğlendik... Sen varken güvende hissettim hep kendimi, başım sıkıştığında her zaman koşacağım bir babam vardı. Bulurdu elbet derdime bir çare... Yokluğunun boşluğu dolmuyor bir türlü... Biliyor musun çok istedim senin için bir şeyler yazmak ama elim varmadı bir türlü, bulamadım o gücü kendimde... Halen duvardaki fotoğrafına başımı kaldırıp bakamazken ne yazabilirdim ki...
Öyle çok özlüyorum ki...
Bazen uzak bir yere gittiğini, bir gün döneceğini hayal etmek bile varlığıma güç katıyor... Sık sık farkında olmadan; babam olsaydı diye başlayan cümleler kuruyorum... Bazen sessizce ağlıyorum, bazen de senin anılarınla birlikte gözyaşlarımı içime akıtıyorum... Kimi zaman rüyamda görüyorum seni; ''korkma bak yanındayım, hiç bir yere gitmedim, buradayım'' diyorsun...
Çılgındın...
Deliydin...
Sinirliydin...
Zekiydin...
Kültürlüydün...
Akıllıydın...
Öfkeliydin...
Mesafeliydin...
Merhametliydin...
Bazen bir o kadar da acımasızdın bana...
Belki de hayatı öğrenmem içindi acımasızlığın...
Çünkü; biliyordun, insanlar acımasız....
Kimse sevemezdi; senin sevdiğin gibi beni...
Çok şey öğrettin bana...
Kitapları sevmeyi, hayatı, insanları....
Şimdi şimdi anlıyorum demek istediklerini, hayat beni olgunlaştırdıkça.... 
Kocaman bir yüreğin vardı... Ve o yüreğe o kadar insanı sığdırmışsın ki... Herkes seni sevgiyle, gözleri dolarak, kimi zaman da yaptığın çılgınlıkları hatırlayıp gülümseyerek anıyor...
Benim bir çok huyumu sana benzetiyorlar ''Baba'sının Kızı'' diyorlar... İçin için gülüyorum. Çünkü;gurur duyuyorum sana benzemekten... İyi ki babamsın... İyi ki senin kızınım... İyi ki senin gibi deliyim... Seni çok özlüyor ve çok seviyorum... Tüm sevginle halen yanımda olduğunu ve beni kollayıp gözettiğini biliyorum...
Yokluğun dayanılmaz, 
Boğazım düğüm düğüm,
Gözyaşlarım birikir içimde,
Her baktığım yüz,senin yüzün,
İnsan anlamıyor ölümü başına gelmeyince,
Sen gittiğinde,anladım ki ölüm bir adım ötemizde,
Seni kaybedince daha çok sarıldım yaşama,
Sevgiye,sevince,mutlululağa...
Çünkü;öğendim ki,bir çocuk için en büyük kayıp,
Ana babasının kaybı...
Öğrendim ki;hayat ne mutsuz olacak kadar uzun,
Ne de sevgisiz yaşanacak kadar...
Rahat uyu,gözün arkada kalmasın...
Artık daha da güçlendim,
Ne yıkılırım ne de yıkmalarına izin veririm...
Çünkü;ben senin kızınım ''Baba'sının Kızı...''  

13.02.2014 
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

                                      


9 Şubat 2014 Pazar

Disposable İlişkiler

Günümüz insanı eline geçen her şeyi tüketir hale geldi. Buna insan ilişkilerini de dahil etmekten geri kalmadı. Tamamen yüzeysel, duygusuz, çıkara dayalı ilişkiler, birliktelikler geliştirdi. İş, arkadaşlık, dostluk, yapılan siyaset, aşk ilişkileri disposable(kullan-at) üzerine kurulmaya başlandı... 
İhtiyacı tespit et ve bu ihtiyaca yönelik hedef belirle!
Hedefe yönel!
Hedefe kendi gözünde verdiğin değerden ,daha fazla değer veriyormuş hissi yarat!
İhtiyaç karşılanınca disposable(kullan-at)!
Tamamen insan olma özelliğini yitirerek kurulan iş ilişkileri, arkadaşlıklar, dostluklar, yapılan siyaset, aşklar...
Duygu yok! 
Vicdan yok! 
Adalet yok! 
Sadakat yok! 
Dürüstlük yok!
Sabır yok! 
Farkındalık yok! 
Empati yok!
Bunların varlığına kendi ikili ilişkilerimizde rastlaymazken, yaşadığımız toplumda adaletten, haktan, hukuktan, vicdandan bahsediyor olmak trajikomik bir durum olmaktan öteye gitmiyor. Çünkü; toplumu oluşturan biz bireyleriz.  
İnsanın evrimsel gelişiminin ileri bir noktaya taşınmasının yanı sıra bir çok özelliğinin erozyona uğraması şaşırtıcı. Aklı kullanma ve duygu açısından bakıldığında, yakın bir gelecekte ilk insandan pek bir farkımız kalmayacak.     
İnsanı insan yapan, diğer canlılardan ayıran özelliklerimiz neler?
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik akıl ve ruhtur. İnsan akıllı, düşünme yetisine sahip, irade sahibi, sorumlu, özgür, duyguları (vicdan, merhamet, şefkat, his, adalet, özveri,cömertlik, sadakat, sabır, SEVGİ v.b) olan bir varlıktır.
İnsanı insan yapan özgür iradesidir. Hayvanlarda özgür irade kavramı yoktur, özgür irade akılla var olur. Zeka irade sahibi değildir, sadece aklın faaliyetleri için gerekli bilgi ve birikimleri toplar. Hayvanlar hayatta kalma ve karınlarını doyurma içgüdüsü ile hareket ederler. Bunun için pratik yollar keşfederler, bu da zekanın bir göstergesidir. Hayvanlar da belli bir zeka düzeyine sahiptir ama akla sahip değildirler. Akıl çok kapsamlı çalışan bir kavramdır ve kullanım açısından çeşitlilik gösterir. Çünkü; akıl insana özgüdür. Zeka doğuştan gelen bir yetenek, akıl ise onu kullanma yetisidir. Zeka, aklın kullanılması için vardır ve zekanın faydalı kullanılabilmesi aklın işlevsilliği ile mümkündür.
Akıl bir olay üzerinde fikir yürütebilme, doğru ve yanlışı ayırt edebilme yeteneği, zeka ise bir olayı anlama, kavrama ve çözme yeteneğidir.  
İnsan, bu özellikleriyle hayvan neslinden ve ilk insandan farklılık gösterir. 
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte ilk insana dönüşmeyeceğiz kesin.... Ama robotlaşma yolunda ilerleme çabasındayız... Zeka sahibi! Akıl ve ruh yoksunu! İnsanoğlunun gelişimini ne yazık ki ürkütücü buluyorum...
Her şeyi tüketiyoruz, en acısı da biz insanoğlu birbirimizi tüketiyoruz. Tüm değer yargılarımız yavaş yavaş eriyip gidiyor. Duygu yoksunu, sevgi, saygıdan ve empatiden uzak insan ilişkileri hayatımızın bir parçası oluyor ve biz bunu zaman içerisinde normal algısı içinde kabulleniyoruz. Yeni nesillere de bu verileri aktarıyor,sonra da kendi yansımamız olan bu nesli değer yargılarına sahip olmadıkları için eleştiriyoruz.... Bir atasözü der ki: ''İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.''


Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone