27 Aralık 2015 Pazar

Kitap Yorumu: Hayvanlardan Tanrılara Sapiens


yuval noah harari


Kitabın yazarı 1976 doğumlu Yuval Noah Harari Oxford Üniversite'sinde tarih doktorasını tamamlamış. Şimdilerde Kudüs Üniversitesin'de Tarih Bölümü'nde dünya tarihi dersleri veriyor. Kitabı, ''Hayvanlardan Tanrılara Sapiens''i dört ana başlıkta ele almış: ''Bilişsel Devrim'', ''Tarım Devrimi'', ''İnsanoğlunun Birleşmesi'', ''Bilimsel Devrim''.
Son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan biri '' Hayvanlardan Tanrılara Sapiens''. 2,5 milyar yıl önce Doğu Afrika'da insanlığın doğumuyla başlayan ve günümüze gelen Homo Sapiens'in gelişimini yalın, anlaşılır bir dille anlatmakta Harari.

Kitapta anlatılan bir çok konu günümüzden veya tarihten örneklerle detaylandırılıyor, bu da anlatılan konuyu akılda kalıcı kılıyor. Kitapta Türkiye'den ve Osmanlı tarihinden bir çok örnekle karşılaşıyor ve şaşırıyorsunuz. Tabii benim gibi kitabın başında yer alan minik yazılarla not düşülmüş yayıncının notunu gözden kaçırdıysanız. Yazar Harari, orjinal metinde yer almayan ancak kitabın yayınlanacağı her ülkeye özel değişiklikler yapmış. Gerçekten etkileyici ve güzel bir düşünce.
Harari; Homo Sapiens'in hoşgörüsüz bir canlı olduğunu, bilim iklimle bağdaştırsa da Homo Sapiens'in ayak bastığı her yerde canlı türlerinin çoğunluğunu yok ettiğini savunuyor.
İnsanların dedikodu becerilerinin, insanlığın ilerlemesinde çok büyük payı olduğunu iddia ediyor. Bunu da insanların dedikodu sayesinde kime güvenebileceğine dair bilgi, küçük grupların daha büyük gruplara dönüşmesine, dolayısıyla Homo Sapiens'in daha sıkı ve karmaşık işbirliği yöntemleri geliştirmesine yol açmasıyla açıklıyor.
Tarım Devrimi'ni neredeyse insanlık tarihinin talihsizliği olarak görüyor ve avcı - toplayıcı iken Homo Sapiens'in beslenmesinin daha çeşitli olduğunu, doğanın sırlarını daha iyi bildiklerini, Tarım Devrimi'nin insanlığın elindeki gıda miktarını arttırdığını ancak daha iyi beslenme yaratmadığını ve bununla birlikte nüfus patlamasına yol açarak şımarık seçkinler yarattığını ortaya koyuyor.
Paranın, mitlerin insan üzerindeki büyük etkisini, imparatorlukları, dini, mutluluğu, emparyalizmi, kapitalizmi, teknolojiyi mercek altına alıyor ve insalığın geleceği için ürkütücü senaryoları dile getiriyor.
Kitap, bir çok şeye farklı bir bakış açısı kazandırıyor.
Harari, kitabının son sözünde okurun tam kalbine nişan alıyor. ''Tanrıya Dönüşen Hayvan''.




SONSÖZ
TANRIYA DÖNÜŞEN HAYVAN

 70 bin yıl önce, Homo Sapiens hala Afrika'nın bir köşesinde kendi işiyle meşgul olan önemsiz bir hayvandı. İlerleyen bin yıllarda kendisini tüm gezegenin efendisi ve ekosistemin baş belasına çevirecek dönüşümü gerçekleştirdi. Bugün ise bir Tanrı haline gelmenin, sadece ebedi gençliğin değil, yaratmak ve yok etmek gibi ilahi beceileri de ele geçirmenin arifesinde.
Maalesef dünyadaki Sapiens rejimi şu ana kadar gurur duyabileceğimiz çok fazla şey üretmedi. Etrafımızı şekillendirdik, gıda üretimini arttırdık, şehirler yaptık, imparatorluklar kurduk, çok uzak ve geniş ticaret ağları oluşturduk, ama dünyadaki acıyı azalttık mı? Tekrar vurgulamakta fayda var, insan gücündeki büyük artış birey olarak Sapiens'in durumunu daha iyi hale getirmedi ve genellikle diğer hayvanlara çok büyük acılar çektirdi.
Geçtiğimiz on yıllarda nihayet insanların durumuyla ilgili bazı somut gelişmeler sağlayabildik ve kıtlığı, salgınları ve savaşı azaltabildik. Öte yandan, diğer hayvanların durumu her zamankinden de hızlı kötüleşiyor ve insanların durumundaki düzelme de hem çok yeni, hem de kesinlikle emin olmak için henüz çok erken.
Dahası, insanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda  değiliz ve her  zamanki kadar memnuniyetsiziz. Kano ve kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Daha da kötüsü, insanlar her zamankinden daha sorumsuz gibiler. Uymamız gereken yegane yasalar fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. Diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz.
Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?


Kitap: Hayvanlardan Tanrılara Sapiens
Yazar:Yuval Noah Harari
Çeviri: Ertuğrul Genç
Sayfa: 411
Kolektif Kitap

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

21 Aralık 2015 Pazartesi

Dünya Yuvarlaktır




Sakince oturup izliyorum insanları, hiçbir şey düşünmeden, hiçbir yorumda bulunmadan. Yalnızca izliyorum, yorumlarımı sonraya bırakıyorum.
İzlenim edinmeye devam etmek istiyorum. Yapamıyorum. Duraksıyorum ve kendimi sorguluyorum; ''Bu izlenmleri edinirken ne kadar objektifim acababa?'' ''Benlik duygumu bir kenara bırakabildim mi?''
Elimden geldiğince tarafsız bakmaya çalışıyorum. Sorularım sürekli kafamda dönüyor ve tek tek soruyorum kendime: ''Herkes kendini iyi ve mükemmel görürken bu dünyada yaşanan kötülüklerin kaynağı kim? Herkes olayları kendi bakış açısından yorumlarken ne kadar haklı? Neden empati yapmak, yapabilmek bu kadar güç? Neden iyinin, doğrunun ne olduğunu kendisinin bildiğini iddia eder insan?''
Dünya karşıt fikirlerle dolu. Toplumun genel geçer kuralları, doğruları var. Peki bunlardan birine karşı çıktığımızda yanlış mı yapmış oluruz? Haksız mıyızdır? İnsan her zaman haklı olamaz, eğer her zaman haklı olduğunu düşünüyorsa ortada bir yanlış vardır. Herkesin doğru kabul ettiğine yanlış diyorsa da haksız olduğu söylenemez kimi zaman. Bunun en güzel örneklerinden biri kabul ettiğim Galileo. Galileo dünya yuvarlaktır dediğinde tüm kabul görmüş fikirlere karşı çıkmış ve idam edilmek istenmemiş miydi? Bugün ise dünyanın yuvarlak olduğunu hepimiz kabul ediyoruz.
Her birimiz olayları, dünyayı farklı algılıyoruz. Olaylar karşısında tutum ve davranışlaımız birbirinden çok farklı. Kendi talep ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda bir çok yargıya varıyoruz. Yaşanan olaylara ben gözüyle bakarsak her zaman haklıyızdır. İnsanların sen gözüyle de bakmaya ihtiyaçları vardır. Bu bakış açısını kazanamıyorsak zamanla kaybeden olmaya mahkum olur, yalnızlaşırız.
Yine kafamda deli sorular beliriyor:
''Önce ben demeden yaşayabiliyor muyuz? Şu yaşadığımız maddi dünyada manevi duygularımız mı güçlü yoksa önce maddi değerlerimiz mi geliyor bizim için? Olaylara bakış açım objektiftir diyebilir miyiz? Bu dünyada iyilik dolu bir kalbe sahip olduğumuzu iddia edebilir miyiz? Karşımızdakileri acımasızca yargılarken, kendimizi sorgulamayı düşünüyor muyuz?''
Önce insan kendi içine dönmeli... Birini yargılayacaksa, önce kendinden başlamalı... Bunu başarabildiğimiz gün bir adım daha ilerlemiş olacağız... Belki o zaman iyilik dolu kalplerin varlığından söz edebileceğiz...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
     

15 Aralık 2015 Salı

NOSTALJİK PAZARTESİ: KENDİN OL

Sevgili blogger arkadaşımız EQ geçen hafta güzel bir fikirle çıkageldi karşımıza: ''Nostaljik Pazartesi.''
Geçmişte yazmış olduğumuz, sararmaya yüz tutmuş yazılarımızı gün yüzüne çıkartıyoruz yeniden. Bu fikir bir çok blogger arkadaşımızın da çok hoşuna gitti, tabii ki benim de. Neden olmasın dedik ve mazide yazdıklarımızı her pazartesi yad ediyoruz artık.
Ben de 7 Nisan 2014'te yazmış olduğum ''Kendin Ol '' yazımı hatırladım ve tekrar sizlere görücüye çıkardım;)

Yazıyı okumak, bir göz atmak  için tık tık ---> Kendin Ol


SEVGİ ve IŞIK'la kalın
Persephone

6 Aralık 2015 Pazar

Siddhartha

siddartha
Kimi zaman hayatı, yaşam amacımızı, mutluluğumuzu sorgularız. Bir arayış içindeyizdir ama ne aradığımızı bilmeyiz. Bilmek, bilgi neden gerekli? Bitip tükenmeyen öğrenme isteği neden kaynaklanır? Belki kendimizi, hayatı, insanları tanıma, anlama, kavrama isteğinden meydana gelir.
Siddhartha; Hesse'nin bireysel bunalımların çözümünü doğu felsefesinde arayışının bir örneğidir.    
Roman kahramanı Siddhartha'nın önünde tek bir hedefi bulunuyor: Arınmış olmak, susamalardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Ben tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz.
Siddhartha; bu hedefine ulaşmak için tuhaf yollardan geçecekti. Bir Brahman olarak başladığı hayatına aradığını bulmak için en sevdiği insan, gölgesi Govinda ile birlikte çilekeşlerin peşine düşecek onlardan; soğuk ve sıcakta yaşamayı, aç kalmayı, nefsini terbiye etmeyi öğrenecekti. Buddha'yla tanışacak, öğretisini öğrenecek ve bununla da yetinmeyecekti. Bir kente doğru yola çıkacak orada Kamala'dan sevme sanatını, Kamaswami'den ticaret sanatını öğrenecekti. Ancak bunlarda ruhunu doyurmayacaktı.
Ve özüne, aradığını bulmaya tekrar ormana döncekti Yine bir çocuk olup, yeniden başlayabilmek için ırmağın kıyısında yaşayan, kayıkçı Vasudeva'nın (Sanskritçe'de Irmak Tanrısı anlamına gelir) yanına yerleşecek, gerçek bilgiye burada ulaşacak, aydınlanacak ve içinde aradağı Atman'a ulşacaktı.
Siddhartha'nın bu tuhaf yolunu izlerken, konunun içine çekiliyor, bir çok şeyi sorgulmaya başlıyorsunuz. Bir yol, bir öğreti sunuyor Hesse size. Bazı kitaplar, dönüp tekrar okutur kendini. Ben ikinci kez okudum. Tekrar dönüp okuyacağım belki de kimbilir.

Kitap: Siddhartha
Yazar:Hermann Hesse
Sayfa Sayısı: 148
Can Yayınları

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kapılar



Bedenin ağırlığı altında ezildiği sorumlulukları silkeleyip ardına bakmadan kapıyı çekip gitmek. Geride neyi ya da neleri bıraktığını hiç düşünmeden. Bilirim ki; kapatılan bir kapı yeni açılacak kapıların habercisidir. Kimi zaman tek yapmamız gereken bir kapıdan geçmektir. Gerisi teferruattan ibaret.
Beden yorgun düşene dek özğürlüğün verdiği hafiflikle koşar adım yürümek. Dağları, denizleri aşıp karlı tepelerin, ufuk çizgisinin ardındaki mucizeleri keşfetmek. Ne kadar zor görünse de her şey mümkündür. Biraz cesaret. Ve o kapıdan geçmek.

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone     

28 Kasım 2015 Cumartesi

Soy Ruhunu



Dolu dizgin fırtına önüne katmış her şeyi sürüklüyor. Henüz gelecek zaman başlamadan, geçmişin üzerinden haince kükreyerek geçiyor. Umarsız. Yaşadığını sandığın hayat, kendine uydurduğun hikayelerin yansımasından, gölgesinden mi ibaret yoksa?
Zor kullan soy ruhunu yaşadığını sandığın hayata. Çıplak kalan ruh daha kolay bulur yolunu.
Bak fırtına kopuyor. Sen halâ başkalarının yaşadığı mutlulukları kendi mutluluğun sayıyorsun. Ruhundaki devinimleri izle kendi mutluluğunu yarat.
''Hayat kısa, kuşlar uçuyor.''

SEVGİ ve Işık'la kalın...
Persephone

23 Eylül 2015 Çarşamba

Yok

Ne kadar çizgiler gerçek gibi olsa da
Anladım ki bu bir rüya
Hepsi yalan... Hepsi kurgu...
Bir uyansam, bir görsem, bir rahatlasam
Şöyle derinden bir ooohhh çeksem...
Kafamı şöyle bir rahatlatsam
Az bi de atarlansam kadere...
İki kadehte vursam feleğin dibine,
Elimi tutup çelme takanlara,
Yüreğimde birikmiş küfürleri sallasam,
Çarpsam kelimeleri tokat gibi yüzlerine...
Yalvarsam durduk yere Tanrı'ya...
Kör et desem tüm yalan olan her şeyi! 

Yok... Yok...
Olacak iş değil bu be...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

14 Eylül 2015 Pazartesi

Ben Olmak

Varlığımızı sürdürdüğümüz bedende kaç kişiyiz? Her birimiz birden çok kişiyiz, bir çoğuz, pek çoğuz... Yaşadığımız her bir farklı olayda başka bir beniz, birbirine benzer olaylarda bile... Varlığımızın içinde gülen, ağlayan, farklı düşünen, farklı bakış açısına sahip tek bedende renklendirdiğimiz, barındırdığımız çeşit çeşit insanlarız. Çünkü; hissettiğimiz her duyguda başka biriyiz... Bu ayrı ayrı insanlar birleştiğinde bir bütün oluruz, tek oluruz... Ben oluruz...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

4 Ağustos 2015 Salı

Mutlak

Gözümüzün önündeki güzellikleri görmekten ne kadar da uzağız. Kafamızda şekillendirdiğimize uydurmak istiyoruz herşeyi... Oysa ki varolduğu şekliyle güzel bir çok şey... Öyle seviyor, sonra onları yoğurup başka bir varlığa dönüştürmeye çalışıyoruz. Olduğu gibi sevmekte başarısısız... Yetinmiyor insanoğlu... Elmayı armuta dönüştürmek istiyoruz her nedense. Hayatın şekillendirmesi yetmezmiş gibi, oynuyoruz elimizdekilerin genleriyle. Keyif aldığımızı zannederek yanılıyoruz. Meydana gelen, yarattığımız bizi hiç memnun etmiyor yine de durduramıyoruz benliğimizi. Yenemiyoruz değiştirme içgüdüsünü... Öyle sevmiştik o eşyayı, o giysiyi, o gıdayı, o insanı... Şimdi niye onca çaba?
Elindekilere değer vermeli, sevgisini katmalı insan, olduğu gibi benimsemeli, bütünleşmeli... Daha iyisine ulaşma çabası yorar, çünkü; daha iyilerin sonu yok... En iyisi dediklerimizi dahi değiştirmeye çabalıyorsak demek ki daha iyi hep sonsuzluktur... En iyiyi kendimizde aramak en doğru yoldur, iyiyi daha iyiyi kendi dışımızda değil, içimizde aramalı... Sevgiyi sarıp sarmalamalı, Agape'nin sıcak kucağına bırakmalı insan kendini...
Unutulmaması gereken en önemli şey ise ''Mutlak!'' Gerisi hikaye...
Mutlak; birinin en küçük hareketinin, başka birilerinin hayatını etkileyen devasa bir neden-sonuç ilişkisidir... Harekete geçmeden önce durup düşünmek, dokunduğumuz hayatları yıpratmayı bir miktar engelleyebilir belki de...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

30 Temmuz 2015 Perşembe

Düşündüm

Dağları aştım, uçsuz bucaksız ovaya geldim. Ovayı aştım çam ormanın içine daldım, yürüdüm yürüdüm, durmadan yürüdüm. Bir çam kestanesi yuvarlanıverdi önüme, dağıldı düşüncelerim. Savruldu ortalığa, eğildim topladım tek tek dağılanları... Devam ettim yürümeye... Denize vardım. Sus pus oldum oturdum kıyısına. Dalgaların ayaklarımdan süzülüşünü izledim. Dalgaların kumda bıraktıkları çakıl taşlarını saydım. Alçaldım, yükseldim, dengesini yitirmiş bir kuş gibi rüzgarın esintisinde savruldum. Sonra duruldum. Cırcır böceklerinin muhabbetlerine şahitlik ettim. Neler anlattılar neler. Kulağımı açtım bir bir dinledim. Sindirdim söylediklerini. Mühimdi söyledikleri... Kalktım yürümeye devam ettim. Vardım deniz aşırı bir eve. Yatakta yatan hasta adama geçmiş olsun dileklerimi ilettim, umarım duymuştur beni. Sesim çok derinden ve kısıktı. Duysun istemedim sanki yorgun bedeni. Eşi olduğunu düşündüğüm kadın sarıldı, sımsıkı sarıldı öyle içtendi ki. Ana kucağı kokusunu çektim içime. Kulağıma eğildi bir şeyler fısıldadı, irkilmeme sebep oldu. Cevap veremedim, dondum, derin bir iç geçirdim. İç sesim konuştu ''keşke 'O' da böyle düşünseydi.'' Çok güzeldi söyledikleri. Ancak düşlerde olurdu. Birden gitmem gerektiğini hatırladım, tasımı tarağımı toplayıp hızlıca uzaklaştım... Uzaklaşmam gerekti, korkuttu düşüncelerim...  


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

24 Nisan 2015 Cuma

Sislerin Ardında




Gecenin karanlığına sis çökmüş. Caddeler kıvrılarak sonsuzluğa açılıyor. Ay ışığı aydınlatıyor etrafı bir de bir kaç sokak lambası. Derin ve huzurlu bir sessizlik hakim geceye, ölüm sessizliği. Uzaktan bir adam görünüyor, üzerinde siyah pardösüsü, başında kirden dolayı griden siyaha yüz vurmuş fötr şapkası, sağ eli cebinde sol elinde sigara, üşüyor gibi, omuzlarını göğsüne değin iyice kapatmış oysa hava ılık. Ne sonbahar ne de kış. Az biraz yazdan kalma. Belki de yorgunluktandır o hali.
Ağır aksak adımlarla ilerliyor, başı öne eğik.Yanan sigarasından son bir nefes çekiyor, yere atıp sinirli sinirli sigarasını sağ ayağıyla eziyor, izmaritinin çirkin kokusunu burnumda hissediyorum.
Eli cebine gidiyor, alelacele bir şeyler arıyor,  Sigara paketini çıkarıp bir sigara daha yakıyor. Sigara imiş aradığı.
Oradaki varlığımı, üzerindeki bakışları hissetmiş gibi başını birden yukarıya çeviriyor.
Korkuyorum beni görecek diye, karanlığın içinde perdenin arkasına görüşümü kaybetmeden gizleniyorum. Fark etmiyor beni ya da fark etmemiş görünüyor.
Yüzünün bir kısmını ay ışığı aydınlatıyor, derinleşmiş çizgilerini, dalgın ve yaşlı gözlerini görüyorum. Belli ki yaşı geçkince değil, fazlasıyla yaşanmışlığın izleri yansımış yalnızca yüzüne.
Neler yaşamış, hangi acılara göğüs germiş, hangi yitip giden sevgilere dalgın gözleri kim bilir?
Sessizliği bozan telefonun sesiyle irkiliyor adam. Telefonun ekranına uzun uzun bakıyor, cevap vermekte kararsız gibi. Aç şu telefonu diyorum kendi kendime, huzursuz ediyor beni telefonun sesi.Ve sonunda kararını veriyor, telefonunu kulağına götürüyor. Hızlı hızlı bir şeyler söylüyor, boşta kalan eli bir yukarı çıkıyor bir aşağı iniyor, kızgın.
Meraklanıyorum, duymak istiyorum konuştuklarını hiç üstüme vazife değilken. Oysa ki;tek hevesim derdinin ne olduğunu anlamak. Ne yapabileceksem? Benimki de bir tuhaf hal.
Sorunların tek çözümü kendimizken, sorunlarımıza başka bir elin dokunuşunun ne anlamı var ki?
Telefonu kapatıyor adam, düşünceli düşünceli bir sigara daha yakıyor, adımları telaşlanıyor, hızlıca karanlığa karışıyor.


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone      

29 Mart 2015 Pazar

YILDIZ




İçimdeki derin boşluktan bir yıldız kayıyor, parçalanıyor, binlerce minik yıldıza dönüşüyor. Bir kısmı ayak parmaklarımda, bir kısmı da ellerimde ki parmaklarımda beliriyor. Bir elleri bellerinde, bir elleri öne doğru uzanmış, başları ile beni selamlıyorlar. Işıl ışıl, yüzlerinde kocaman bir tebessüm var. Yavaş yavaş bütün vücudumu kaplıyorlar ve neşe içinde etrafıma ışık saçıyorlar.
Kendi etrafımda Vivaldi'nin ''Spring'i'' eşliğinde minik daireler çizmeye başlıyorum, gittikçe hızlanan bir ivmeyle dönüyorum, hiç durmadan. Kuşlar en içli şarkılarını fısıldıyor kulağıma, içimde en derinlerde eşsiz bir mutluluk var. Yıldızlardan oluşan toz bulutları kaplıyor her yanımı, büyüdükçe büyüyorum, büyüleniyorum, bütünleşiyorum, mutluluk gözyaşlarım çağlayana dönüşüp, denize karışıyor...
Ve sonunda milyonlarca minik yıldızın birleşmesinden, tek bir yıldız oluyorum. Gökyüzüne doğru yolculuğum başlıyor...
Bu gece gökyüzüne bakın, belki de sizleri selamlayan bir yıldız göreceksiniz...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

10 Mart 2015 Salı



Bir insanı anlamak için; gözlerinle değil yüreğinle göreceksin. Sözleriyle değil davranışlarıyla değerlendireceksin...



SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

8 Mart 2015 Pazar

Bir Kaç Damla



Bir kaç dokunaklı cümle sıralamak üzereydim. Durdum... Birden vazgeçtim. Duyguların bu kadar altında ezilmek ne diye derken, bir iki damla gözyaşı sessizce kitabımın üzerine yumuşak iniş yaptı. Sık sık ortalıkta gezinirdi, uzun zamandır saklanmıştı oysa... Epeydir dingindi...
Bir gün arzuyla, ertesi gün bıkkınlıkla  tutuşan, bir gün yana yakıla seven, ertesi gün acımasızca sevgiyi çöpe atan, hiçbir sevgide mutluluğu bulamayan, sevgiye güven beslemeyenlere... Hayata anlam veremeyen, sevgisizlikten ölen insanlara akıyor bugün gözyaşlarım...
Belki de en çok kendim için, her bencil insanoğlu gibi...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

Cehaletin tek korkusu kadındır. Çünkü, kadın öğrenirse, çocuğuna da öğretir.
Emine Supçin


 Dünya Kadınlar Günü ya da Dünya Emekçi Kadınlar Günü her yıl 8 Mart'ta kutlanan ve Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanmış uluslararası bir gündür. İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır.
 8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katıldı.

 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

 İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921'de Moskova'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşti. Adı da "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak belirlendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak anılmasını kabul etti. Birleşmiş Milletler'in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York'ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır.

 Türkiye'de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekanlardan sokaklara taşındı. "Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" kutlanmaya devam ediliyor.
KAYNAK: VİKİPEDİ

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun...
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kitap Yorumu: Derin Mavi


Sevgili Blogger ve yazar arkadaşım Deep Tone Sade ve Derin kitabından sonra ikinci kitabı olan Derin Mavi'yi biz okurlara sundu. Fanatik Deep Tone takipçisi olarak her iki kitabını da okumadan edemedim Sade ve Derin, Derin Mavi . Deep Tone'u herkes güzel ve yaratıcı hikayeleri ile tanır. Sait Faik tadındadır hikayeleri. Deep Tone'u okumak keyiflidir. Gizemli, yaratıcı, eğlenceli ve düşündürücüdür. Deep Tone'u takip edenler meraktadır; kimdir Deep Tone? Belki bir gün biz okurlara kendini tanıtır.;) 
Bizler yalnızca okuduklarımızdan, bize sunduklarından biliriz Deep Tone'u... Biz okurlara sürprizler yapmayı sever...Derin Mavi kitabında da farklı bir yönünü koymuş ortaya. Deep şiir de yazıyor. Derin Mavi kitabında şair Deep Tone'u da tanıyoruz.
Ve güzel şiirler yazıyor, hikayelerinin yanı sıra şiirin de hakkını vermiş... 
Kalemine sağlık Deep Tone yine keyifle okudum ikinci kitabını da... 
Darısı üçüncü kitabının başına;) Bol okurun olsun...


Deep Tone


Deep Tone

Ve merak edenlere Deep Tone'un Derin Mavi kitabından bir şiir alıntısı, diğer şiir ve hikayelerini okumak için Derin Mavi kitabını edinin, tek yapmanız gereken idefix'ten sipariş vermek;)  

BİR ZARF DOLUSU UMUT
DEEP TONE



BİR ZARF DOLUSU UMUT

Her şey söylenmişken
Kendinden uzaklaşmak
Ve ulaşmak için başkalarına
Sen de yazarsın
Ulaşmak için kendine
Söylenmemiş sözler ararsın
Ama yanılırsın
Ama yazarsın
Çünkü hissedersin
Belki herkes aynı şeyleri hisseder
Belki anlamak için o hisleri
Yazarsın
Yazdıkça anlar anlaşılırsın

Bir zarfa koyarsın yazdıklarını
Umutların gibi bir beyaz zarfa
Alıcısı yüreklerdir
Zarftan renkler çıkar
Dantelli hayaller çıkar
Harflerden resimler çıkar
Resimlerden sevgi
Sevgiden gülen gözler
Gülen gözlerden ışık
Ve ışıktan umut
Yazdıkça umut vardır
Ve umutla çoğalır insanlar


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

12 Şubat 2015 Perşembe

Bağımlı



Soğuk ve üşüyordu. Birden irkildi. Burnuna ağır kan kokusu geliyor, genzinde metalik bir tat alıyordu. Hiç tanımadığı sesler kulağını delip geçiyor, kafasının içinde zonkluyordu. Gözlerini açmak istedi, göz kapakları ağırlığınca direniyordu. Açamadı. Garip bir telaş sezinledi etrafında. Anlamaya çalışıyor, algılayamıyordu. Birden sesler yükseldi:
'' Doktor bey! Nabız düşüyor, hastayı kaybediyoruz!''
'' Hemşire hanım defibrilatörü hazırlayın. Hastaya elektro şok vereceğiz...''
Ani bir acı hissi ve şiddetli bir gürültü duydu.
''Neredeyim ben? Neler oluyor?''
Bilincini toparlamaya çalıştı, olanları hatırlamak istiyordu. Hastanedeydi. Peki ama buraya nasıl gelmişti?
En son hatırladığı oğlu ve eşiyle yemekte şiddetli bir tartışmanın ortasında olduğuydu. Her zamanki gibi alkolü fazla kaçırmıştı...
Ya sonra... Ya sonra...
Hatırlamak için tüm gücüyle zorluyordu beyin hücrelerini... Her şey bulanık, gözlüğünü kaybetmiş yüksek numaralı miyopik gibi...
'' Doktor bey hastamızın nabzı normale döndü ...''
'' Kontrol altında tutmalıyız hastamızı, hayati tehlikesi sürüyor, hemşire hanım...''
  Kafası karıncalanıyor, gözünde ışıklar patlıyor, göğsünde şiddetli bir ağrı hissediyordu. Bilinci bir açılıp bir kapanıyor, damarlarının içinde kanının dolaştığını duyumsuyordu. Küçük fotoğraf kareleri şeklindeki görüntüleri birleştirmeyi başaramıyordu, uzun bir zincirin kopuk halkaları gibiydi görüntüler..
Göz kapakları ağırlığını halen hissettirse de bilincinin yavaş yavaş açıldığını hissediyor, kopuk halkalar birleşiyor, fotoğraf kareleri netleşiyordu...
Tartışmanın ardından yemek yedikleri restoranı hızlıca terk ettiklerini anımsadı. Kendisi direksiyon başında yerini almış, eşi yan koltuğa, oğlu arka koltuğa oturmuştu... Gerginlik devam ediyor, tartışma arabada da olanca hızıyla sürüyordu.
'' Çok alkollüsün, sarhoşsun sen! Bırak ta arabayı ben kullanayım! '' dedi eşi...
'' Hayır! Ben gayet iyiyim! '' diye haykırdı... Arabayı kullanmakta kararlıydı.
Yağmur arabanın camını delercesine yağıyor, ana yolda ışıklar yanmıyordu... Damarlarında dolaşan alkol görüşünü daha fazla kaybetmesine neden oluyor, ara ara hararetlenen tartışma dikkatini dağıtıyor, kafası bulanıklaşıyordu... Aniden bir ışık, karşısında dev gibi bir kamyon belirdi. Birden acı dolu, insanın içini parçalayan şiddette bir gürültü koptu.
'' Oğluuum, eşiiimmm!!! ''
Kanı dondu, vücudu titremeye başladı, nabzı düzensizleşti, bilincini kaybetti...
Hemşire acil durum düğmesine bastı...
'' Doktor bey! Hastayı kaybediyoruz...''

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone    

8 Şubat 2015 Pazar

Şeytanla Dans


Aç, susuz, öfkeli, tşiksinmişliğin pençesinde, yalpalaya yalpalaya duvardan duvara çarpıyor... Dokunduğu her bedeni yakıyor, yıkıyor, yaralıyor... Karamsar... Çılgın gibi...
Gözleri büyüyor, alev alev yanıyor, ateş fışkırıyor dört bir yana bakışlarından... Tanrıyı tanıdığını iddia etse de Tanrı tanımaz bir varlık... Janjanlı ambalaja bürünmüş albenili görüntüsü aldatmaca... Mükemmel sanılan benliğinin altında yok olmuş, ezilmiş, büzülmüş oysa ki bir hiç; farkında...
Kendine bile itiraf edemediği gerçeklerini yalanlarına boyamış, gerçekliği kaybolmuş, dünyası kendine söylediği yalanlar olmuş,...  İçi boş hayaller peşinde... Öyle mutlu... Kendini kandırma çabası...
Tek bildiği kendi bencil duyguları, gerisi boş... Başka duygu tanımıyor, aşağılıyor... Gözünü kırpmadan acıtıyor, kanatıyor, kanayan yaralara parmağını basıyor... Çünkü; başka bir şey bilmiyor, iyi bir yüreği gömeli çok zaman geçmiş... Hatırlamıyor; iyi nasıl olunur ama kendince iyi... Kendine söylediği yalanlar gibi...
Ruhunu şeytana satalı epeyce olmuş...

Sevgi ve Işıkla kalın...
Persephone

      
 

4 Şubat 2015 Çarşamba

Kitap Yorumu: Sade ve Derin

deep tone
deep tone



Sevgili blogger ve yazar arkadaşım Deep Tone 'un  ikinci kitabı olan Derin Mavi'nin raflarda yerini aldığı haberini duyduktan hemen sonra dedim ki kendime: ''Kızım senin gibi bir okursevere yakışıyor mu? DeepTone gibi blog dünyasının en popüler ve en sevilen yazarının ilk kitabı Sade ve Derin'i henüz okumadın, ki o kadar da merak ediyorsun.''
Sevgili Deep baktım yeni kitabın haberini verirken bir de idefix linkini eklemiş, hemen tıkladım ve iki kitabıda aldım... Henüz Sade ve Derin'i bitirdim. Sizlerle de sıcağı sıcağına paylaşmak istedim...
Bu aralar yoğunluğuma rağmen her fırsatı bir mükafat bilip, Sade ve Derin'e kaldığım yerlerden devam ettim. Bir solukta okunacak bir kitap. Sevgili Deep Sade ve Derin'de yazılarını sanat, aşk, insan, yaşam, gelişim, mevsimler, tarih, denemeler başlıklı gruplara ayırmış ve gruplar altında keyif dolu yazılar yazmış... Tabii Deep'i tanıyanlar bilir hem eğlenceli hem düşündürücü yazılar yazar ve Sade ve Derin'de de bu özellik gözünüzden kaçmıyor. Okurken hem güldüm hem düşündüm bazen de hüzünlendim... Ve Deep'e dair farklı şeylerde keşfettim ama siz okurlarla paylaşmayacağım ki siz de merak edip okuyun;) Ben lafı daha fazla uzatmayacağım, yazılar içinde çok beğendiğim yazılar vardı ama birini seçtim ve şimdi ben susayımda Deep'in kalemi konuşsun;)

    SONSUZ TANGO

Ben seçtim seni. Çünkü canlıyım. Sense ölüler dünyasındasın. Yalnız uçuyorsun. Daha ne kadar gözyaşı dökeceksin?
Günahlar geceye aittir. Uyanmak sonsuzluğa ise dağların doruklarında olabilir sadece. Dağın zirvesine çıkarsam seni düşer misin yüksekten? Yaralı kanatların taşır mı seni?
En yüksekte bile gece güneşini mi istersin? Yıldız ışığı yetmez mi? Özgürlük için çığlık atmalı. Gece prensesi olmak istiyorsun. Adımı seslen.
Deliliğin kalp atışlarını duyuyorum, aşk lanetinin ateşini yeraltında mı sunmalıyım yoksa sana? Ben ateşin efendisi, gece ziyaretçisi. Tek bir bıçak darbesiyle kalbine şifa vermemi mi istiyorsun yoksa?
Şafakta mı boyayım mavi gökleri kırmızı elektriğimle, gece yarısı günah çöllerinde mi intikam alayım senden, kalbin mi ölü, beynin mi kan lekeli?
Ama
Hüzün rüzgarı, düş fırtınası, melodi bulutu engelliyor gecenin kararmasını. Suyun, çiçeğin, şiirin gündüzü, neşenin ritmini, umudun pembesini damla damla akıtıyor yüreğime.
Güneş yakmasın gözlerini. Korkma ışıktan. Gülümse. Akıtsın gece gözyaşlarını, senin ardından. Şafak zamanı mavi yelkenlerle, martı çığlıklarıyla son dansımızı yapacağız, baykuş çığlıklarıyla değil.
Derin suların son tangosunu.  

Yazan: Deep Tone

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

3 Şubat 2015 Salı

Ah İstanbul


foto:persephone güncesi
Konak Pastanesi-Galata 

Sol yanımda Orhan Veli, sağ yanımda Yahya Kemal... 
Gözlerim kapalı İstanbul'u dinliyorum, bugün bir tepeden bakıyorum aziz İstanbul'a, Galata'da Konak Pastanesi'nin terasındayım bugün... İstanbul kanatlarımın altında...
Bir elimde mis kokulu, az şekerli türk kahvem, bir elimde sigaram, hafif esen ılık rüzgarın eşliğinde, Edip Akbayram'ın o güzel tınısı kulaklarımda Bekle Bizi İstanbul... Derin bir nefeste içime çekiyorum seni İstanbul...
Arkamda tüm heybetiyle Galata kulesi, Kız kulesine olan aşkını  fısıldıyor kulağıma... Gülümsüyorum garip bir hüzünle, Bedri Rahmi Eyüboğlu geliyor birden dile:

İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
Ama şu Kız Kulesi'nin aklı olsa
Galata Kulesi'ne varır
Bir sürüde çocukları olur...

Gözlerim dalıyor uzaklara Ümit Yaşar Oğuzca'nın Galata kulesine isyanını duyumsuyorum bir anda, göz yaşlarına dokunuyorum yazdığı şu dizelerde:

6 Haziran 1973
Pırıl pırıl bir yaz günüydü
Aydınlıktı, güzeldi dünya
Bir adam düştü o gün Galata Kulesi'nden
Kendini bıraktı bir an boşluğa
Ömrünün baharında
Bütün umutlarıyla birlikte
Paramparça oldu
Bu adam benim oğlumdu... 

Büyüleyici manzara karşısında daha bir özümsüyorum bu şehre yazılan şiirleri, şarkıları, kitapları, fotoğraflara konu olan kareleri... Enlerin şehri İstanbul; en zengin, en fakir, en iyi, en kötü, en çok, en az, en mutlu, en mutsuz... 
Kimine cennet, kimine cehennem olan şehir İstanbul... Kimine acı vermiş, kimine sonsuz bir mutluluk... Baktığım her yüzde ayrı bir İstanbul...
Taşı toprağı altın deyip, köyünde ki toprağını, bağını bahçesini bırakıp gelmiş binlerce insan... Burada doğmuş burada büyümüş İstanbullu dediğimiz bir kesimde var ama, yedi göbek İstanbullu değilsen İstanbulluyum demek yakışmaz insana... Yemeklere atılan çeşit çeşit baharat gibi... İsyan etsek de bu çeşitliliğe yine de ayrı bir tat ayrı bir lezzet... Trafiğinden, karmaşasından, yoruculuğundan her daim şikayetçiyiz ama bir uzaklaşmaya gör bu şehirden, tüter gözünde özlemi...
Bu şehirden kaçma isteği her bir bedende... Lakin gel gör ki; alaycı bir tebessümle ''haydi kaç kaçabilirsen'' demekte sanki şehir... O da bilir biz gibi; geride bırakıp gitmesi zor...



İçinde kaybolduğum kocaman aşksın sen İstanbul...
foto:persephone güncesi
Konak Pastanesi-Galata 



SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone