23 Temmuz 2014 Çarşamba

Günümüz Sorunsalı: ''İlişkiler''



Bütün ilişkiler yapıları gereği bize, kör ya da uykuda olduğumuz alanları görmemize yardımcı olan mükemmel aynalar sunarlar. ''Bilmediğimiz şeyi bilene kadar neyi bildiğimizi bilmeyiz.'' anlayışıyla hareket etmek, ilişkilerimizde şefkat içeren bir noktaya ulaşmamıza, karşılıklı saygı ve sevgiyle eleştirmeden ve yargılamadan bir diğerinin davranışlarının bizi etkileme biçimine dair gerçeğimizi paylaşmamıza yardımcı olur. Empati göstermeyi seçtiğimizde, doğamızda var olan karşılıklı alışverişi de desteklemiş oluyoruz çünkü böylece kendimizin de birileriyle hassas ve uyuşuk olduğumuz noktalarımızı ya da hayata yabancılaştıran inançlarımızın ürünlerini hasat ettiğimiz alanları veya çocukluk yanlarımızdan kaynaklanan negatif kalıplarımızı paylaşmayı isteyebilecek neden olarak ilişkilerimizdeki karşılıklı saygı, güven iyi niyet ihtiyacını zedeliyor.
Tüm ilişkiler birlikte oluşturulurlar. Mutluluk ve güven veren ilişkiler öylesine oluvermezler, bu ilişkiler birer seçimdir. Artık karşılanmış ya da karşılanmamış ihtiyaçlarınızı açık yüreklilikle araştırmanızı ve böylece tüm ilişkilerinizde güven oluşturma, dürüstlük, şeffaflık daha derin yakınlık ve bağlantı kurma kapasitenizi geliştiren güçlü içsel diliniz Şefkatin Dili'ni konuşmak için ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz.
Kalplerde ayrılık, boşanma, çatışma ve içsel savaş yaratan en önemli davranış, bir diğerinin seçimlerinden dolayı incinip ''Ay!'' dediğimizde kendi karşılanmamış ihtiyaçlarımızın varlığını göz ardı ederek hem kendimizi hem de ilişkimizi gelişmekten alıkoymaktır. Kalbinize dönüp kendinizi sevmeyi ve söz konusu ihtiyaca gerçekten büyük bir şeffaflıkla yönelmeyi seçtiğinizde dinamik ve yakın ilişkiler kurabilir ve aynı zamanda ilişkilerinizdeki otantik yakınlık ve sevginin ortak yaratımla gerçekliğinize dönüşmesini engelleyenin ne olduğunu da keşfedersiniz.
Zaman içinde bir diğer kişiye karşı katılaşan kalbimizi yumuşatıp geliştirebilecek şikayetleri ve küçük hareketleri göz ardı etmeye şartlanmış olarak yaşarız. Böyle davrandığımızda ise zihnimiz acıya ve birbirimizden uzaklaşmamıza sebep olan hikayeler yaratır, bu da ilişkimizin gerçekliğinin ortak yaratımında (içsel) bir rol oynar. Daha da kötüsü, incinmiş olmamız sebebiyle karşılanmayan ihtiyacımızı o kişiyle paylaşmak yerine gidip başkalarıyla onun dedikodusunu yaparız; oysa durumu değiştirebilecek tek kişi odur ve biz ilişkimize kendi gerçeğimiz doğrultusunda seviye atlama şansımızı geri çevirmiş oluruz. Bu noktada, zihninize o kişinin kalbinden ayrı durmaya dair seçiminizi destekleyen hikayeler yerleştirirsiniz ve böylece ihtiyaçlarınızın karşılanması için pasif şiddetin aktif biçimlerini ortaya koyan ve ilişkideki güveni ve iyi niyeti yok eden zararlı davranışları başlatabilirsiniz.
Sevgiyi korkuya tercih ederek yaşamak istiyorsak bu kaçınmamız gereken bir şeydir. İçten gelen -bizi kalbimize bağlayan bilgelikten gelen- bir yürekliliğe açılmayı seçmemiz her zaman mümkündür. Otantik sevgiyi deneyimlemek için sözlerimiz ve hareketlerimizin birbirini tutması kritik önem taşır; bir diğerinin davranışları aracılığıyla tetiklendiğimiz/incindiğimiz noktaları sevgiyle anlatmamızı ve kendimizi onurlandırmamızı ve ayrıca sevdiğimiz kişi herhangi bir kör noktamızı ortaya koyduğunda şükran duymamızı sağlayacak kadar güçlü ilişkiler kurmak için dürüstlük gereklidir.
Çoğumuzun şartlanmış olduğu şey, kalbimizdeki gerçeği paylaşmaya çalıştığımızda sevdiğimiz kişiyi kaybedeceğimize inanmak, utanmak ve suçluluk duymaktır. Yolun bir noktasında, çocukluktaki bilinçaltı şartlanmalar aracılığıyla duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı yok saymayı öğreniriz. Bu bilgi, bizde kırılma yaratarak duygularımız ve ihtiyaçlarımızdan bahsetmenin bencillik olduğu ve güvenli olmadığı inancına kapılmamıza yol açar. Böylece bizi en çok istediğimiz şeyden- otantik sevgi deneyiminin mutluluğundan- uzaklaştıran bir dizi yanlış inanç başlatılmış olur. Bu yalanlara ulaşmanın büyülü iksiri gerçeğimizi söylemeyi öğrenmek ve dolayısıyla güvenli, samimi, dinamik ve derin bağlılıklar içeren lezzetli ilişkilerin ortak yaratımında bulunmaktır.
Bizim de tetikleyici olabileceğimizi anladıktan sonra, karşımızdaki kişiyle ilgili bir projeksiyon deneyimlemekte olup olmadığımızı görmek için onu kalbimizle dinlemeyi öğrenebiliriz. Yine de karşımızdaki kişinin açıklamalarından tetiklendiğiniz olursa ona bu armağanı için teşekkür edin çünkü söz konusu durum büyük olasılıkla uykuda olduğunuz ve özünüze dair bir yara taşıdığınız ya da yanlış ''doğrulara'' inanmakta olduğunuz bir alana ilişkin olabilir. Bu gibi durumlar, ilişkilerde çatışma ve bölünme yaratır ve otantik sevgiyi deneyimlemenizi engeller.
Diğerlerinin seçimleriyle hangi ihtiyaçlarınızın karşılanmasının engellenmekte olduğunu anlamak için içinize dönerek kalbinizi hazırlayın. Karşınızdaki kişinin sizi kabul edebilecek durumda olup olmadığın kontrol edin ve kabul edebiliyorsa yüreğinizdeki gerçeği ilişkinizin orta yerine koyun ve kendinizi sevin. Kabul edecek olan taraf kalbini açıp her iki tarafın ihtiyaçlarına önem verilen, karşılıklı saygıya dayalı, tarafların birbirine değer vereceği kazan-kazan prensibine uygun bir olasılığın ortak yaratımında bulunmak istemiyorsa o zaman o ilişkinin hayatınızdaki rolünü yeniden tanımlamanın zamanı gelmiştir.         
Sizinle konuşurken yüreğindekileri dile getiren birine her zaman teşekkür edin.Söylediklerini harfiyen kabul etmeniz gerekmiyor. Söylenenleri sessizce düşünün, hangi noktalarda kör kaldığınızı ve ilişkilerde acıya neden olarak hem kendinizi hem de ilişkinizi sabote etmekte olduğunuzu içinizdeki bilgiye sorun.
Kendi gerçekliğinizin yaratım ortağı olduğunuzu unutmayın. Mutlu ve güçlü bir hayat istiyorsanız kendi gerçeğini aramaya adanmış, korkunun ötesinde, herkesin ihtiyaçlarının önemli ve değerli olduğuna güvenmekten kaynaklanan sınırsız olasılıkları yaşamakta olan şefkat dolu ve yürekten iyiliği esirgemeyen kişilerle ilişki kurmayı seçin.
Hep siz haklı çıkabilirsiniz ama yalnız da kalabilirsiniz...

Gerçek İçsel Yolculuk
Yazan: Carla Lee Johnston 

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

22 Temmuz 2014 Salı

ZORUNLULUKLAR




Bir işi sevmeden isteksizce yapmak istemiyorsanız yapmayın, çünkü sevgisiz ve isteksiz yapılan bir işin son tahlilde kazananı yoktur. Şefkat'in Dili'ni (bu bir yöntem) kullanarak içsel reaksiyonlarınızı yeniden çerçevelemeye başlayabilir ve hangi ihtiyaçlarınızın karşılanmadığını ve ricalarına gerçekten ''evet'' demeniz için hangi ihtiyaçlarınızı karşılanmadığını ve ricalarına gerçekten ''evet'' demeniz için hangi ihtiyaçlarınızın karşılanmasına ihtiyaç duymakta olduğunuzu diğerleriyle paylaşabilirsiniz. Sizden istenenleri istemeseniz de yapmakta olduğunuzu fark ettiğinizde, eylemlerinizi kalbinize yeniden sabitlemeye başlamak için bilinçli bir çaba sarf edin.Zihninizin söylediklerine uyarak reaksiyon göstermek yerine kalbinize geri döndüğünüzde, davranışlarınızı en yüce düşünceleriniz ve şefkat dolu nezaketiniz doğrultusunda genişlerler. Eğer karşılıklı saygı ya da güvene, önemsenmeye veya şükran duymaya ihtiyaç duymaktaysanız bu ihtiyacı net bir istek olarak ifade edin. Bunu yaptığınızda insan olarak birbirimizin birbirine bağlı ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar çok hoşlandığınızı keşfedebilirsiniz. Talep ya da dayatma olduğunda sağlıklı insanların buna dirençle karşılık verdiklerini unutmayın. Bu, otonomi ve özgürlüğe dair derin ihtiyaçlarımızı karşılığından doğal bir eğilimimizdir. Dayatılmış bir imadan ya da reddedilme korkusundan, sevgiden mahrum edilme endişesinden, utançtan ya da suç ya da suçluluktan veya ilişkilere dair diğer sağlıksız seçimlerden bağımsız olarak, bir diğerinin ihtiyacına söz konusu ihtiyacı karşılamanın hayatı nasıl zenginleştirmekte olduğunu gerçekten anlayarak katkıda bulunmayı öğrendiğinizde, pozitif duygu alışverişinde bulunmanın bizlerin doğal arzusu ve isteği olduğunu da kavrayacaksınız. Bu güçlü ilişki kurma aracı, ilişkinin rahatlamasını, gevşemesini ve daha derin güvene ve mahremiyete kavuşmasını sağlar. Net ricalarda bulunarak ihtiyaçlarınızın karşılanmasını istemeyi istemeniz bencil bir davranış değildir.Bu, almakta ve vermekte özgür olduğumuzda ortaya çıkan doğal bir kazan-kazan alışverişidir.
''Zorunluluklar'' ve ''-meli-malılar'' tarafından yönetildiğiniz zamanlara dair farkındalık kazanmak, size cevap vermeyi seçtiğiniz insanlara ne cevap vereceğinizi ve nasıl cevap vereceğinizi seçme özgürlüğü sağlar.
Sizi engelleyen bir şeyler olduğunu ve paylaşmak istemediğinizi hissettiğinizde, doğal eğiliminiz uzaklaşmak ve yapmaktan hoşlanmadığınız şeyi yapmaktan geri durmak olacaktır. Gerçeğinizle uyumlu ve sevgiyle davranıp davranmadığınızı kolayca anlayabilirsiniz: Gerçeğinizle uyumlu ve sevgiyle davrandığınızda, kendiniz iyi, hafif ve keyifli hissedersiniz. Siz hayat deneyiminizin yaratım ortağı olduğunuza göre ilişkilerinizle ilgili sahneyi size kendinizi iyi ve neşeli hissettirecek şekilde oluşturabilirsiniz. Davranışlarınızın sevgiden kaynaklanmasını sağlayın ve hem başkaları tarafından sevildiğinizi hem de kendi sevgi dolu varoluşunuzu hissedin. İlişkilerde sevgiyi göstermek ve almak için acı çekmek gerektiğine inanmak kabile zihniyetine dair bir yalana inanmaktan başka bir şey değildir. Acı çekmek asla sevgi üretmez ve sevgiyi kanıtlamaz. Acı çekmenin ürettiği şeyler daha fazla acı, küskünlük ve bağnazlıktan ibarettir ve bizi hayatı inkar eden diğer davranışlara sürükler.
Bir diğer kişinin hayatını muhteşem kılmayı, isteyerek verici davrandığınızda keyifli ve neşeli olursunuz ve özgürce alıp vermek üzere atmakta olduğunuz adımlar da hafif olur. Bu neşe ve keyif ''-meli-malılar'' ya da ''zorunluluklar'' hissettiğinizde ortalıkta görünmez. İyi bir şey yaptığımızda hissettiğimiz sevinç ve memnuniyet hepimizin birbirimizle paylaşmakta olduğumuz değiş-tokuş ve birbirine bağlılıktan kaynaklanan doğal bir arzudur. Bu sevinci alabilmek hayatımızı değiştiren ve yaratım bilinci gerçeğiyle hızlı yaşamamız için sizi zenginleştirip güçlendiren etkili unsurlardan sadece biridir.

Gerçek İçsel Yolculuk
Yazan: Carla Lee Jonston

Şu anda kendi seçiminizde, kendi yarattığınız dünyadasınız. Yüreğinizden geçen doğu çıkacak, en çok neyi beğeniyorsanız öyle olacaksınız. Erende kaç hayat mı var? BİR
Richard Bach


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
        

ANLAMLI BİR HAYAT YAŞAMAK NEYE MAL OLUR?

Tamamıyla anlamlı bir hayat yaşamak için, şu üç arayış derinden ve girift bir biçimde iç içe geçmiştir:

1. Anlama, Bilgi ve İçgörü arayışı. Herhangi bir günün bu arayışların peşine düşmeden, bunlar için çaba sarf etmeden geçip gitmesine izin verdiğimde, o gün tamamlanmamış sayılır.

2. Erdemli Olmaya Çalışmak (Ahlakımı Geliştirmek): Daha bilge, daha yardımsever ve daha sabırlı olmak.

3. Derin Bir Mutluluk ve İyilik Anlayışı geliştirmek için yalnızca dünyadan ne elde ediyorum, diye düşünmek değil dünyaya ne katıyorum, diye de düşünmek gerekir.

Modern dünyada, bu üç arayış genellikle bağımsız olmak, bağlı olmak hatta birbiriyle çatışma içinde olmak olarak ortaya atılmaktadır. Ancak en derin seviyede, anlam arayışı gerçek mutluluk ve iyilik arayışıyla girift bir biçimde iç içe geçmiştir. Bu arayış ise beni kendiliğinden ahlakımı geliştirmeye yönlendiriyor: Yani zekamı, bilgeliğimi, sağlıklı muhakeme ve objektif gözlem yeteneğimi geliştirmeye yöneltiyor. Dolayısıyla kendimi ve beni kuşatan dünyayı en derin Mutluluk ve İyilik hali olarak hissetmem için olabildiğince zengin ve derin bir anlam arayışı, erdem arayışıyla iç içe geçerek birlikte dokunmuş oluyor.

Kendi zihinlerimizi... İnsanın varoluşunun doğasını...Çevremizdeki insanlarla ilişkimizin ne anlama geldiğini... Çevremizle birleşik bir bütün olduğumuzu... bilmiyorsak bunu nasıl başarabiliriz? Bu üç arayışın bütünü, hayatı en derin ve büyük iyilik ve mutluluk olarak yaşamamız için bize gerekli olan her şeyi kendiliğinden sağlayan şeydir.

Kendi özümüzü, keşfetmemizi baskılayan ve göz ardı eden dünya sistemleri kurduk. Sevgiyi ve manayı, doyumsuz arzuların tatmininde ve daha fazlasını elde etmek için dışsal bir arayış içinde olma yalanları ve illüzyonlarında arayan bir dünya yaşamamız ve yanlış bir mutluluk anlayışı geliştirmiş olmamız dünyamızı, belli başlı bazı delilikler için uyaran (stimulus) tutkusu içinde olmaya ve her türlü bağımlılığın cehennem çukurlarına götürmüştür.

Zengin ve manalı bir hayat yaşamak niyetiyle sükunet içinde zaman geçirmemiz gerekir. Bu hayat yolculuğunda edindiğimiz ve serbest bıraktığımız birçok rolden bağımsız ve öncelikli olan kendi kimliğimize, varlığımıza, özümüze ulaşmak için derin düşünceye, sadeleşmeye, yalnızlığa zaman ayırmamız gerekir.

Gerçek sizi özgürleştirecek mi?

Keşfedilen her gerçek sadece bilgidir. Uygulamaya konulmadığı ve varlığınızla ve hayatınızla bütünleştirilemediği sürece hayatınızın kitap raflarında tozlandıkça tozlanan bilgi olmaktan öteye gidemez. Bizler insanoğluyuz, insan eseri değil. Artık kim olduğumuza dair gerçeği yaşamaya başlamamızın zamanı gelmedi mi?

Gerçek... Sizin her parçanızın benim bir parçam oluşudur.

İllüzyonun sonu...

Gerçeğin ve bize dair yeni öykünün başlangıcı...

Gerçek İçsel Yolculuk
Yazan: Carla Lee Johnston      

Karanlık daha fazla karanlıkla dağıtılamaz. Daha fazla karanlık ancak karanlığı kalınlaştırabilir.
Karanlığı yalnızca ışık giderebilir... Işığı olanlarımız ışıklarını sergilemeli ve sunmalılar ki dünya tümüyle karanlığa gömülmesin.
Thich Nhat Hanh


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

17 Temmuz 2014 Perşembe

Ne Çıkar Ateş Böceği Sansalar Beni




Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize..?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni..?
Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak.
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kar bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.  

Rabindranath Tagore

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone 

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Büyük İngiliz şair John Milton yaklaşık 350 yıl önce şu mükemmel cümleleri söylemiş:

''Zihin kendi kendinin mekânıdır ve kendi içinde Cennet'i Cehennem, Cehennem'i de Cennet yapabilir...'' Böylece kötü bir kalıp şöyle bir kısır döngüyle sürüp gider: ''Eğer bir şey düşünüyorsak, bu onu her zaman düşündüğümüz içindir ve göreceğimiz şey her zaman görmüş olduğumuz olacaktır, her zaman hissettiğimizi hissedeceğiz. Dolayısıyla her zaman düşündüğümüzü düşüneceksek, her zaman yaptığımızı yapacağız. Öyleyse her zaman yaptığımızı yaparsak, her zaman elde ettiğimizi elde edeceğiz.''

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

Düşüncelerimiz Ruh Halimizi Etkiler




Ruh halimizi etkileyen şey yaşam koşullarımız değil, bu koşullara dair yarattığımız ve algılarımızın ve yaşam deneyimimizin rengini belirleyen hikayelerdir. Zihinsel huzurumuzu bozan faktör herhangi birinin söylediği ya da söylemediği yaptığı ya da yapmadığı şeyler (uyaran ya da tetikleyiciler) değildir. Söylenen ya da yapılan şeyle ilgili düşündüklerinize teslim ettiğiniz güçtür. Bizler çektiğimiz acının ''nedenine'' dair çoğunlukla dış faktörlere odaklanırız. Acıyı bitirmek için diğer insanı değiştirmeye ya da ilgili koşuldan kaçınmaya çalışırız ve böylece aslında hayatımızı daha çok sınırlarız. Böyle yaparak kendimizi gittikçe daha güçsüz hissederiz. Ancak ıstırap ve acıya sebep olanın kendi düşünceleriniz olduğunu anladığınızda, gerçekliğinizi farklı bir içsel deneyim seçmek ve yaratmak üzere yeniden çevreleyebilmek için sahip olduğunuz içsel gücünüzü geri alabilirsiniz. Acınızın nedeninin düşünceleriniz olduğunu anlamak, suçluluk duygusu hissetmenizi gerektirmez. Gerçek bilgidir. Bu bilgeliği eyleme geçirmediğiniz sürece gerçek sizi özgürleştiremez. Suçluluk duygusu kurtarıcı bir değer değildir. Olumsuz bir kalıbı yeniden yaşamak anlamına gelen suçluluk duygusu, hayatta size gelen her şeyi küçük büyük paketler içindeki birer armağan olarak alıp kutuyu açıp içinde sizi bekleyen fırsatı bilinçli bir şekilde yeniden çerçeveleme gücünüzü onaylamanıza ve kabul etmenize izin vermez.
Kendinize ve diğerlerine karşı şefkat, her bir duygu çeşidinin tümüyle sizin aracalığınızla yaşanmasına izin verdiğinizde gelir. Hayatın gelip giden geçici bir akış olduğuna güvenerek her ne yaşanıyorsa ona tümüyle katılmak düşüncelerinizi ve sonucunda ortaya çıkan his ve duygularınızı aşmanızı sağlar. Hayatı geçici bir ırmak olarak almaya kendinizi açtığınızda şefkatiniz hayatı daha çok onaylayan düşünceler ve tutumlara dair ''başlangıç noktaları'' yaratma kapasitenizi genişletir. En önemli rolü siz oynuyorsunuz ve aslında otantik sevgi, huzur ve mutluluğu deneyimlemek üzere bariyerlerinizi dönüştürebilecek tek oyuncu sizsiniz. Bu nitelikleri kendi içinizde ürettiğinizde dünyaya dair gerçekliğe yansıttığınız şey de bunlar olur.Sevgiyi yaşama seçimini yapmak yalnızca sizin elinizde.
Çoğunlukla duygularınıza neden olan düşüncelerinizin farkına varmazsınız; bu da sizi lunaparklardaki hızlı trene binmişsiniz gibi dalgalanan ruh halleri içinde savrulmaya sevk eder; hayatınızla bedeninizle ve ilişkilerinizle ilgili bu kadar çok uyumsuzluk ve kopukluk meydana getirmenizin sorumlusu da budur. Yeterli farkındalık ve içgörüye sahip olmadığınızda ''dost'' (sevgi bazlı) düşünceleri ''düşman'' (korku bazlı) düşüncelerden ayıramazsınız.

Kaynakça:Gerçek
Yazan:Carla Lee Johnston

''En derin korkumuz yetersiz olmak değildir. En derin korkumuz, ölçülemeyecek kadar güçlü olmaktır. Bizi en çok korkutan, karanlığımız değil, ışığımızdır.''
Marianne Williamson


Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

15 Temmuz 2014 Salı

Olmaz Bazen

Pamuklara sarıp sarmalamak istediklerin vardır,
Kırmaktan, incitmekten korktuğun için sustukların...
Sensiz olmaz dediklerin senin için en yakınken,
Sen onlar için hep uzaksındır...
Garip değil mi?
Evet ama öyle işte...
En çok değer verdiklerin değil midir seni en çok kıran, canını acıtan?
Uzun uzun düşünüp bir türlü çözemediğin soruların vardır,
Yanıtlar burnunun ucundayken, çözümlemek istemediğin,
Çözümlemekten korktuğun...
Kabullenemediğin yenilgilerin vardır,
Sırf bu yüzden vazgeçemediğin şeylerin,
Yenmek de yenilmek de var oysa ki bu hayatta...
Kabullenmeyi bilmeli, vazgeçmeyi öğrenmeli insan...
Yüzleşmeli kendi gerçekleriyle...
Acıtsa da canını...


SEVGİ  ve IŞIK'la kalın...
Persephone

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Sevgi Ya Da Korkuyu Seçme Seçeneği

Gücünüze ve özgürlüğünüze giden yolda ilk basamak taşınız, uyaranlarınız, yani hayatınızın ''tetikleyicileri'' ile tepkileriniz arasında bir süre es vermenizdir. İşte bu es verme halinde ''boşluk'' yaratmayı seçerek hayata bilinçli tepki vermeyi tercih edip asıl gerçeğinizle bağlantı oluşturabilirsiniz. Duygular sadece reaksiyonlardan ibaret değiller, onlar birer seçim. Özgürlüğünüz, huzurunuz ve seçimlere dair bilinçli farkındalığa erişiminiz etkiyle tepki arasındaki o anda meydana gelir. İçinizde, erişiminiz etkiyle tepki arasındaki o an meydana gelir. İçinizde hayata verdiğiniz bilinçaltı tepkilerinizi yöneten - duygu dünyanızda ve ilişkilerinizde hasara yol açan - duygulara dair o hızlı lunapark treninde oradan oraya savrulmayı durdurmayı seçme yeteneğine sahipsiniz.
Durmak, etki ve tepkileriniz arasında es vermek, ''boşluk'' yaratmak hayatta gerçek mutluluğu yaşamayı başarmanın anahtarı.Korku yerine sevgiyle tepki vermeyi seçerek hayatınızın kontrolünü ele aldığınızı anlamak ve uygulamak bu kadar kolay olmakla birlikte oldukça da derin bir şey. Herhangi bir şey içinizdeki negatif duygusal bir tepkiyi tetiklediğinde durun ve kendinize şu kolay soruyu sorun: ''Bu duygu sevgiden mi, yoksa korkudan mı kaynaklanıyor?'' Korku bilinçaltınızda kökleşmiştir - o birilerinin size, sizin ''gerçeğinize'' dair söylemiş olduğu bir yalandır. Gerçek kaynağını bilmeseniz bile korkunuzu titreşimden tanırsınız. Bir şey ''batıyormuş'' gibi bir histir - ''ay'' ya da ''ah'' dedirtir gibidir. Ağırdır, zorluk, yoğunluk, gerilim yaratır, berbattır, kalp atışlarını hızlandırır, gerilime ya da zihin bulanıklığına neden olur; sizinle tutarsızdır.
Sevgi, hafiflik, kolaylık, neşe, zafer, özgürlük, şenlik hissettirir, eğlencelidir. Korku sevginin zıttı değil, sevginin yokluğudur. Öfke, alınganlık, kıskançlık, nefret, saldırganlık, şiddet ve bağışlamamak korkunun bir çok maskesinden, kılık değiştirmiş halinden birkaçıdır. Farkındalığınızla uyumlanacak ve korkunuzu fark edecek kapasiteye sahip olduğunuzda akıcılaşır, sevgiye hareket etmeyi seçerek içsel huzurunuzun ve mutluluğunuzun akışını koruyacak gücü kazanırsınız. Korkuya bağlı kalarak reaksiyonlar döngüsünü sürdürmek yerine sevgi dolu bir seçim yaparak bilinçaltı tarafından yapılandırılmış otonom(kontrolünüz dışında kalan) kalıplarınıza dair şartlı tepkileriniz üzerinde kontrol kazanırsınız. Bu tepkiler sizi soyup soğana çevirerek varoluşunuza dair gerçeğinizi deneyimlemekten yoksun bırakırlar. Gerçeğinizi yaşadığınızda, farkında ve bilinçli bir şekilde yaşar ve beyninizde sizin için yeni olasılıklar yaratacak olan yeni sinir yolları oluşturursunuz. Bu yeni davranışlar beyninizde yeni kalıplar oluşturdukça, kendinizi ve gerçekliğinizi dönüştürürsünüz. Önceden sizi sınayan tetikleyicileri oluşturan aynı ilişkilerle ve olaylarla karşı karşıya kaldığınızda, yeni farkındalığınız sayesinde sevgi ve olasılıkları seçerek böylece hayatın yeni bir anlam kazandığını anlarsınız. Mutlulukta, sükunette ve huzurda kalma konusunda genişleyen kapasiteniz, sevgiyi gittikçe daha fazla seçmekte olduğunuzu, farkındalığınızı yeniden canlandırdığınızı ve yolculuğu sürdürürken yeni gerçekliğe açılarak onu meydana getirmekte olduğunuzu gösterir.
Düşünmek yerine tepki veren bir insanlık haline geldik. Sivil cephede ailelerimiz, işlerimiz ve dünyalarımızda genellikle kriz yönetimi ve zaman baskısıyla yönetilme eğilimindeyiz. İşin aslı, kendimizi üretken hissetme konusunda şartlanmış olduğumuzdan dolayı - amacımıza dair tüm mananın ve refahın beslendiği kaynak olan - yaratıcı zihnimizle gerçekten bağlantı kuramamamızın acı çekmemize mal oluyor oluşudur. Böylece biz kendimizi doyumlu ve mutlu hissetmek için yapmamız gerektiğini varsaydıklarımızı yaparken hayat rutinleşiyor. Yine de, içeride derinlerde bir yerlerde eksik bir şeyler olduğunu bir şekilde biliyoruz. Aslında kim olduğumuza dair gerçek, içinizde el değmemiş bir şekilde durmakta. Bu bilgelik bütün potansiyelinizi tümüyle hayatınıza dair gerçekliğe doğru bırakacak güce sahip. Güncel hayatta ''davranışlarınızın'' tamamı sizi yaradılışınıza dair gerçek ''olmaktan'' koparıyor. ''Çok görevlilik'' , medya ve kültürümüzün geneli tarafından teşvik edilen bir şey. Bir güç nişanı olarak yıpranmamıza neden olan ve bizi bölen bu davranışlar aslında ailelerimizi ve bizi gerçek gücümüzü, özümüzü ve gerçeğimizi yaşamaktan alıkoyuyor.
Özel hayatımızda, kaçımız aşık olduğumuzda incinme korkusu ve güvensizlik sancıları çekiyoruz? Birçoğumuz sarhoşlukla kendimizden geçerek romantizm müşterisi oluruz ancak elde ettiğimiz şey uzun süre önce yaşamış olduğumuzu düşündüğümüz geçmişimizi tetikleyicilerinin ve olumsuzluklarının acı verici enerjilerini diriltmek olur. Günün sonunda ise çoğumuz gerçek sonsuz aşkın ne olduğunu ya da erişilir bir şey olup olmadığını merak ederiz.
Hayat ve sevgi rutinleşmek için tasarlanmamışlardır. Hayat sevgidir ve onu yaşayarak mutlu olmanız, ona katkıda bulunmanız, yaratmanız, özünüzü ve en doğru doğanızı deneyimleme kapasitenizi geliştirmeniz ve varoluşunuza dair gerçeğinizi yaşamanız için tasarlanmıştır.

GERÇEK
Yazan: Carla Lee Johnston        

''İnsanoğlu Evren dediğimiz bütünün uzay ve zamanla sınırlı bir parçasıdır.İnsan - bilincinden kaynaklanan bir tür optik illüzyon yaşadığından - duygu ve düşünceleri ile kendini Evren'in geri kalanından ayrı bir şey olarak deneyimler.''
Albert Einstein

''Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.''
Albert Einstein

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

13 Temmuz 2014 Pazar

Babam’a

Göz pınarlarında biriken yaşlar,
Akmak için bir yol ararken,
Direnirsin...
Her şeye rağmen...
Özlemin sıra dağlar gibi olmuşken,
Kavuşmak hayallerden ibaret,
Öpüp, kokladığın tek yer,
Rüyalarındır ancak...
Hiç ayrılamam dediklerin,
Çok uzağındadır artık,
Hatrında tek kalan,
Alnına koyduğun son veda busesidir...


Hayat çok kısa be arkadaş!


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

9 Temmuz 2014 Çarşamba

VE SAHNE....

Tangonun estetiği, ruhu, müziği hep etkilemiştir beni... Uzun yıllar Arjantin Tango yapmanın hayalini kurdum ve sonunda ilk adımımı yaklaşık iki yıl önce attım... Hayal kurmakla olmuyor, hayalleri gerçek kılmak için bir şeyler yapmak gerekiyor tabii. Bunun farkındalığıyla harekete geçtim.
İlk ders almaya başladığım Özgür Sarı hocamla tangoyu daha çok sevdim... Şimdi Yalçın Uğur hocamla tango yolculuğuma devam ediyorum...
İki ay önce Yalçın hocamın sürpriziyle başladı ilk heyecanım... Bir sezon kapanışı yapacaktık İstanbul Tango olarak ve tüm sınıflar birer Tango şov hazırlayacaktı. Yalçın hocam koreografiyi hazırlamıştı bile. Evet iki ay sonra ekip olarak sahnede olacaktık. Heyecan inanılmazdı... İlk kez bugüne kadar ki emeklerimizi izleyici karşısında sergileyecektik, nasıl heyecanlanmayalım?
Çalışmaların startını verdik, süre kısıtlıydı ve bir koreografi çalışmasının ne kadar güç bir iş olduğunu çalışmalara başlayınca gördüm. Hani dışarıdan bakılınca her şey çok kolay gelir ya... Yok o iş öyle değil, işin içine girmeden ahkam kesmek yapılacak en büyük hata... Altı çiftin aynı anda aynı figürleri yaparak senkronizasyonu sağlayabilmesi ciddi bir çalışma, ekip ruhu, tam bir uyum gerektiriyor... Yalçın ve Burcu hocalarımın güçlü motivasyonları, ekibin güzel uyumu kolaylaştırdı çalışmaları... Çok eğlendik çalışırken, kimi zaman yorgunluktan isyan ettik Çünkü; Yalçın hocamın bitmez tükenmez bir enerjisi var, o enerjiye yetişmek na mümkün (maşallah diyelim lütfen) Gece yarılarına kadar çalıştık, yorulduk,acıktık... Bazen çalışma sonrası kebapçıda aldık soluğu bazen bir pastahanenin havadar terasında yorgunluk çaylarımızı yudumlarken... Muhteşem dostluklar kuruldu, ekip çalışmasının güzelliğini, ekip uyumunun ne kadar önemli olduğunu tekrar hatırlattı bu çalışmalar bize... Hayatta hep alınacak dersler vardır... Huyum kurusun her yaşadığımdan ders çıkarmaya çalışırım...

Güzel ruhlu insanların muhteşem enerjileri birleşti... 

En sıkıntılı kısmı biz bayanların giyecekleri kıyafetlerdi tabii. Erkekler iki dakikada çözerken olayı biz bayanlar bir hafta koşturduk. Çok güzel ve keyifli bir koşuşturmaydı; anlatılmaz, yaşanır. Erkekler pek anlamlı bulmasalar da bayanlar anlayacaktır halimizi.
Ve 6 temmuz günü geldi çattı... Saat 19:00'da Fulya Sanat'ta gerçekleşecek olan gösterimiz için 14:30'da oradaydık sahnede son provamızı yapabilmek için... Heyecan doruktaydı herkes de... Tatlı bir telaş, inanılmaz güzel bir ortam... Kocaman bir sahne, güzel bir organizasyon... Henüz koltuklar boş, biz öğrenciler ve hocalarımız var yalnızca koltuklarda. Herkes prova sırasının gelmesini bekliyor... Salon epeyce büyük ve koltukların dolduğunu hayal ettikçe heyecan da artıyor haliyle...
Ve işte prova sırası bizim... Ve sahnede ki ilk adımlarımız...1 2 3... 1 2 3... 1 2  3 5 6 7 8... 4'ü unutmadım! Bizim çalışmalarda 4 rakamını kullanmıyoruz. Prova tamam, her şey yolunda görünüyor...
En büyük sürpriz de sahneye çıkacak olan ilk ekip olmamız, heyecanı ikiye katlıyor.
Sahne arkasından arada salona göz atıyor, koltukların dolduğunu gördükçe heyecandan yerimizde duramıyoruz... Sahne arkasında tekrarlar yapıyor, birbirimizin heyecanını yatıştırmak için sürekli motive edici cümleleler sıralıyoruz. Ekip olarak yavaş yavaş yerlerimizi almaya başlıyoruz...

Ve sahne sırası bizim...
    








Günlerce, saatlerce emek veren, hiç sitem etmeden, yorulmak bilmeden bizlerin daha iyi olabilmesi için uğraşan değerli hocalarım Yalçın Uğur ve Burcu Altıparmak'a...

Muhteşem bir uyum içinde çalışmalarımızı yürüttüğümüz, büyük bir dayanışma örneği sergilediğimiz dünya tatlısı, güzel ruhlu ekip arkadaşlarıma... Bizlere böyle güzel bir deneyimi yaşattığı için İstanbul Tango'ya... Bizi yalnız bırakmayan, heyecanımızı paylaşan tüm tango severlere sonsuz teşekkürler...

Harikulade bir gün, inanılmaz bir heyecan, farklı bir tecrübe yaşadık her birimiz... İyi bir ekip olmayı başardık... Birbirimize inandık ve güvendik... Çok çalıştık... Yalçın hocamın dediği gibi; o gün hepimizin yaşlar, yirmi yaş aşağı indi. Ufak tefek hatalarımız affola... Ne de olsa ilk sahne deneyimimizdi...;)

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

8 Temmuz 2014 Salı

AMAN TESLİM OLMAYIN


Buenos Aires’te ihtiyar bir adamdı. Briyantinli, gümüşten saçları vardı. Güney Amerikalı bir beyazdı pantolonu, ayakkabıları yumurta topuktu. Gömleğinin önü göbeğine kadar açıktı, eski zaman parfümlerden kokuyordu...
Kulüp Grisel`in pistinde kırmızı ışıklar yanıyordu. Adam, ayağa kalktığında biraz, bana doğru yürürken biraz daha, adım adım daha da gençleşiyordu.
Dansa kaldırdığında beni, iyiden iyiye zıpkın gibiydi. Zaten genç olmayı en iyi ihtiyar adamlar bilir, genç kız cilvesi yapmayı en iyi ihtiyar kadınlar. İnsanlar çünkü, yıllar içinde rahatlar, gençliklerinde cesaret edemediklerini ancak ihtiyarladıklarında olurlar.
Kulüp Grisel`de tangoların en beteri çalıyor; en sevmişi, en terkedilmişi, epey görmüş geçirmişi. Bakılmaz tango yaparken göz göze, sanılanın aksine. Gövdeyle ilgili bir meseledir, orada, pistin ortasında sürüp giden; kadınla ve tamamen erkekle ilgili. Fakat bir şey var, adımlar takip etmiyor birbirini. Ve adam, ihtiyar olan, belimden tutup sarsıyor beni. Gırtlağının en belalı dibinden, hatta belki karnının yaralanmış yerinden geliyor sesi: `Teslim olmuyorsun` diyor, `Sen, bu yüzden dans edemiyorsun!`
Ne halt edeceksin?
Sonra, başka bir zaman, bir Ankara evinde, ki en kalbi meseleler oralarda yaşanır Ankara `sahillerinde`. Adamın biri, epey canı sıkkın, votkalı motkalı. Bir kadını çok seven, epeydir sevmiş olan adamın biri, mahzun, kırgın ve demli, demişti ki:
`Ne biliyor musun bu işin sırrı? Bırakacaksın kendini. Mutlu olmak istiyorsan teslim olacaksın. Hayatını mı mahvediyor çok sevdiğin? Bırak mahvetsin. Sen severken mahvolmayacak kadar değerli misin? Diyelim o kadar değerlisin. Peki o zaman üstat, o değeri harcamayıp ne halt edeceksin?`
Kim öğretti bize teslim olmamayı? Başımıza bir şey gelir diye başımıza bir şey getirmeden yaşamaya çalışmayı, hiçbir şey getirmeden ölüp bitmeye çabalamayı, böyle sürüp gitmeyi... Kim öğretti? Kadınlar adamlara, adamlar kadınlara teslim olmadan, yıllar yılı elinde bir mızrakla, bir mesafeden ve tetikte. Kaskatı kesilerek, `Kimse beni teslim alamaz` diye büyük ordularımızı birbirimize karşı böyle küçük numaralarla yönetmeyi... İki seven insan gibi değil de, bir teneke başarı madalyası için çabalayan kale komutanları gibi... Sınır boylarımıza bu uç beylerini, bu asabi, hırçın ve aslında korkulu çocukları kim yerleştirdi? `Benim sosyal hayatım, benim param, benim başarım, benim hayatım` diye sakındığınız, `kimsenin peşinden gitmeyerek` çok müthiş savunduğunuz bütün o şeyler, hakikaten söylesenize, sizi gerçekten -ama gerçekten diyordum bak- mutlu etti mi? Teslim olmadan tamamladınız hayatı, tebrik ederiz, bırakmadınız hiç kendi yakanızı. Söylesenize, etiniz acısa acısa en çok ne kadar acıyabilirdi? Ona buna, şu adama, bu kadına değil aslında, biz, -tebrik edelim kendimizi!- kendimize teslim olmadık. Gece kremlerini kimse alamaz şimdi sizden, tenis derslerinizi ve arkadaşlarınızla eğlenmeye çabalayarak içtiğiniz `bağımsız` gece içkilerini, tek başınıza, keyifle izlediğiniz maçları ve ucu görünmediği için daha da korkunç olan `kendi geleceğinizi.`
Şimdi siz tam da dergilerdeki, şık dizilerdeki, gıcır reklamlardaki kadınlara ve adamlara benzediniz. Teneke madalyanızı güneşe döndürünüz, ne güzel de parıldıyor. Pırıl pırıl, parıl parıl. Çok tebrik ederiz!
Yazan:Ece Temelkuran
Milliyet Gazetesi 07.09.2004

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone 

28 Haziran 2014 Cumartesi

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

MÜKEMMEL KİŞİYİ BULMA ARZUMUZ HAYALDEN Mİ İBARET?

-Evet psikanalistelerin görüşüne göre mükemmel kişiyi bulmamız tamamen fantezi... Biliyorum hayal kırıklığı ama bilimsel gerçek bu...
Benden size tavsiye mükemmeli aramaktan vazgeçin...
Psikanalistlerin bu konuda ki önerileri ise şu: Hiçbir sevgili ya da eşin çocukluğumuzdan bugüne kadar taşıdığımız tüm giderilmemiş ihtiyaçlarımızı karşılama imkanlarının olmadığını kabullenmek, birlikte olduğumuz kişileri kendi istek ve arzularımız doğrultusunda görmemek yani görmek istediğimiz gibi değil, gerçekçi bir bakış açısıyla algılamamız gerektiği... 

KADIN NE İSTER? ERKEK NE NE İSTER?

-Şu an bu soruya şöyle cevaplar verdiğinizi hayal ediyorum: Erkekler diyecek ki; ''kadın ne isteyecek para ister, romantizm ister. '' Kadınlar da diyecek ki; ''bir erkek ne isteyecek güzellik ister, gençlik ister...''
Bu cevaplar doğru gibi görünebilir çünkü genelde bu tip söylemler çok yaygındır, ancak gerçek böyle değiil. Yapılan araştırmalar daha ilginç sonuçlar veriyor. Her iki cinsin de beklentileri aynı aslında, bu saydıklarımın hiç biri liste başı değil... Listenin başındakiler ne mi? İYİLİK ve NEZAKET...

KADINLAR MI DAHA KOLAY AŞIK OLUR?ERKEKLER Mİ?

-Benim gözlemlerime göre halk arasında genel kanı kadınların daha kolay aşık olduğu. Katılırsınız ya da katılmazsınız. Eğer katılanlardansanız o zaman siz de yanılanlardansınız.
Neden mi çünkü erkekler daha kolay aşık oluyormuş da ondan.
Aşık kadınların sevgililerine bakması beynin farkı sosyal şebekelerini etkinleştiriyor. Bu şebekeler şöyle; bellek ve dikkatle ilgili bilişsel merkezler. Bu farklılık ise kadınların hislerini daha iyi tarttıklarını ve bir erkeği eş ya da aile bakabilecek biri olarak değerlendirdiklerini gösterir. Dolayısıyla aşık olmaları daha uzun sürer. Ayrıca erkekler alt yolu(duygular) kullanırken, kadınlar önce alt yolda(duygular) dolanır, ama sonra bir U dönüşü yaparak üst yola(mantık) dönerler.

EVLİ ÇİFTLER ZAMANLA NEDEN BİRBİRLERİNE BENZERLER?

-Uzun yıllar evli kalan çiftlerin yüzlerinin ilerleyen dönemlerde birbirlerine benzerlik gösterdiğine ya şahit olmuşuzdur ya da birilerinden duymuşuzdur. Araştırmacılar da bunun doğruluğunu kanıtlar çalışmalar yapmış. Bu mucize, insanlara evli çiftlerin- biri evlendikleri gün, diğeri yirmi beş yıl sonra çekilmiş- fotoğraflarından oluşmuş iki albüm gösterilip, hangi karı-kocanın birbirine daha çok benzediği sorulan bir çalışmada ortaya çıkmış. Çiftlerin yüzleri zaman içinde birbirine benzemekle kalmıyor, ayrıca evliliklerinde ne kadar mutlu olduklarını bildirmişlerse, yüzlerindeki benzerlik o kadar artıyordu.
Evli çiftlerin ahenk içinde olmaları, yıllar boyu aynı duyguları paylaşmanın yüz kaslarına verdiği şekil nedeniyle yüzleri sonuçta birbirine benziyor. Eşler birlikte gülüp,birlikte surat astıkça benzer yüz kasları güçleniyor. Zamanla benzer kırışık ve çizgiler oluşuyor.Bu da gittikçe yüz hatlarının birbirine benzemesine neden oluyor. 

SAĞLIK AÇISINDAN EVLİLİĞİN  KADIN VE ERKEK  ÜZERİNE ETKİSİ NEDİR?

-Kalp yetersizliği olan hastaların incelendiği bir çalımada, fırtınalı bir evliliğin kadınlarda erken ölüme yol açması olasılığının erkeklere oranla daha yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca boşanma ya da ölüm gibi ağır bir bunalım yüzünden duygusal stres yaşayan kadınların kalp krizi geçirmeleri daha olasıyken, erkeklerde kalp krizine yol açan şey daha çok bedensel çabadır.
Kadınların ilişkilerde yaşanan iniş çıkışlara daha fazla biyolojik tepki göstermeleri, evliliğin neden kadınların değil de erkeklerin sağlığı açısından yararlı göründüğü konusundaki bilimsel bilmecenin çözümü için bir ipucu vermektedir. Bu, bulgu evlilik ve sağlık araştırmalarında tekrara tekrar ortaya çıkmasına karşın her zaman doğru değildir. Zihinleri bulandıran şey,bilimsel hayal gücünün basit bir aksaması olmuştur...


Kaynakça: Daniel Goleman ''Sosyal Zeka''


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
    

24 Haziran 2014 Salı

Sevgi Hormonu

Hayatta yapılacak en önemli şeylerden biri, eksiğiyle fazlasıyla önce kendini tanımak ve anlamak, sonra da karşında ki insanları tanımak ve anlamak. Yaşamak için ilk adım önce kendini adam etmekten başlar,diğerlerini adam etmekten değil!
Ne yazık ki; ne kendimizi tanımak için ne de karşımızdaki insanları anlamak ve tanımak için yeterince çaba harcamıyoruz... Aslında bütün mesele insan psikolojisini anlamakta hepsi bu...
Tüm hayatımız boyunca işte, sosyal hayatta, aşkta, aile hayatında ve evlilikte karşı karşıya olduğumuz insanken ve biz de aynı türe mensupken,neden kendi türümüzü tanımaktan bu kadar uzağız? Bencil yaradılışımızdan mı?
Belki her insanın kendi türünü tanımak için biraz daha gayrete ihtiyacı var...
Bir insan bir davranışı sergilediğinde bunun nedenini, niçinini anlayabilmek, empati kurabilmek neden bu kadar önemsiz görülüyor ki?
Ama sor!  Herkes insan sarrafı olmuş, atıp tutuyor... Herkes empatiklikten ölecek. Herkes farkındalık sahibi, herkes aklı başında. Ego tavan! Hiç eksik yönlerimiz yok, her şeyimiz tastamam hatta fazla fazla...  Yeterince atarlandım sanırım, ben gerçek konuma döneyim en iyisi...
Sosyal yaşamımızda, iş, aile, dostluk, evlilik ve aşk bağlılıklarımız da başarımız bir çok faktöre bağlı ve bunlardan biride beyinde hipotalamusta sentezlenen ve arka hipotalamustan salınan oksitosin isimli hormon... Oksitosin hormonu ''sevgi hormonu'' adı ile de anılmakta, bazı yerlerde ise ''mutluluk hormonu'' olarak geçmekte.. Bu hormonun etkileri yeni yapılan çalışmalarla ortaya çıkmış. İlk başlarda yalnızca doğum esnasında uterusun açılmasından ve annenin bebeğini emzirebilmesinden sorumlu olduğu düşünülüyormuş.
Oksitosinin yararları, sosyal etkileşimlerde, dugusal enerji alışverişinde ve her türlü şefkat içeriğinde ortaya çıkmakta. Sosyal bakımdan kendimize yakın bulduğumuz insanlarla ne kadar iç içe isek ve yalnızca o insanların yanında bile bulunmak hatta yalnızca düşünmek bile oksitosin salınımını etkilemekte. Oksitosinin en önemli görevlerinden biri de stres hormonu olan kortizolü baskılamasıdır. Ne yazık ki sorun şu ki; oksitosinin beyindeki yarı-ömrü kısa,yaklaşık bir kaç dakika içinde yok oluyor.
Peki oksitosin salgılama kaynağı bulunabilir mi? Evet!
Bunun için çevrenizdeki insanlarla olumlu, uzun süreli yakın ilişkiler bu hormon için kaynak olabilecektir. Bizi seven ve bizim de sevdiğimiz insanlarla geçirdiğimiz her iyi vakit tekrar tekrar oksitosin hormonunun salgılanmasını sağlayacaktır... Sevgi dolu bir kucaklaşma, dostça bir dokunuş ve her sevgi dolu an bu hormonun etkisini arttıracaktır.
Aman benim beynimde oksitosin salgılamayı versin diyorsanız, siz bilirsiniz!  Oksitosin eksikliğinde karşılaşabileceğiniz durumları da kısaca şöyle özetliyeyim: Sosyopati, psikopati, narsisizm ve genel manipülasyon eğilimi... Bence en büyük negatif getirisi de mutsuzluk olur sanırım...
Sosyalleşmek insanoğlunun vazgeçilmez bir parçası... Sonuçta insan sosyal bir varlık... Canlı, sosyal bağlantılar olumsuz ruh halimizi baskılar ve moralimizi yükseltip, stresimizi azaltır.
Boşuna dememişler ''yalnızlık bir tek Allah'a mahsus,'' diye.
Carnegie Mellon Üniversitesi psikologlarından Sheldon Cohen'in yaptığı bir çalışma var,vdetayına girmeyeceğim, yalnızca sonucu söyleyeceğim: Zengin bir sosyal ilişki ağına sahip olanlarla kıyaslandığında, yakın ilişkileri en az olanların nezleye yakalanma olasılığı 4,2 kat daha yüksekti; bu da yalnızlığın sigara içmekten daha riskli olduğunu gösteriyor...


Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

23 Haziran 2014 Pazartesi

FLÖRT SANATI

Bir cuma akşamı, şık giyimli erkekler ve kadınlar New York'un Yukarı Doğu Yakası'ndaki bir bara balık istifi doluşmuş. Herkes tek geldiği için, flört eden edene.
Bir kadın saçlarını arkaya doğru savurup kalçalarını sallaya sallaya barın yanından dolanarak tuvalete doğru yürüyor. İlgisini çeken bir erkeğin yanından geçerken, gözlerini bir an için onunkilere dikiyor ve adamın bakışına karşılık verdiğini hisseder hissetmez, hemen başka yöne bakıyor.
Kadının sössüz mesajı: Beni fark et.
O davetkar bakış ve arkasından gelen kışkırtıcı utangaçlık gösterisi, çoğu memeli türünde görülen bir yaklaşma-çekilme düzeninin taklididir; yeni doğan yavruların sağ kalımı bir babanın yardımını gerektirdiğinden, dişi erkeğinin takip etme ve bağlanma iradesini sınamak zorundadır. Kadının cilveli hareketi flört sanatının o kadar evrensel parçasıdır ki, hayvan davranışlarını inceleyen eteloglar bunu farelerde bile gözlemlemiştir: Dişi defalarca bir erkeğe doğru koşar ve ondan kaçar; ya da kafasını oynatarak yanından hızla geçip gider; bu arada yavru farelerin oynarken çıkardıkları aynı tiz çığlığı atar.
Cilveli gülümseyiş, Paul Ekman'ın dökümünü çıkardığı on sekiz davranış şekli arasında yer alır: Flört eden başını başka yöne çevirerek gülümser; sonra fark edilmeye yetecek kadar bir süre doğrudan arzusunun hedefine bakar ve hemen ardından gözlerini kaçırır. Bu utangaçlık taktiği, erkeğin beynine neredeyse sırf o an için yerleştirilmiş gibi görünen dahiyane bir sinir devresinden yararlanır. Londra'da bir sinirbilimci ekibi, bir erkek çekici bulduğu bir kadının doğrudan bakışına maruz kaldığında, beyninin bir parça zevk veren bir dopamin devresini etkinleştirdiğini keşfetmiştir. Sadece güzel kadınlara bakmak, ya da çekici bulunmayan biriyle göz teması kurmakta, bu devreyi harekete geçirememektedir.
Ancak erkekler belirli bir kadını çekici bulsalar da bulmasalar da, cilvenin kendine has bir getirisi vardır: Erkekler sıklıkla, daha albenili ama cilvesiz kadınlardan çok, bol cilve yapanlara yaklaşırlar
Flört (bir araştırmacının Samoa'dan Paris'e kadar bir fotoğraf makinesiyle belgelediği gibi), dünyanın tüm kültürlerinde görülen bir şeydir. Flört etmek, kur yapma sürecinin her aşamasında sürüp giden bir dizi sözsüz pazarlığın açılış hamlesidir. İlk stratetejik manevra da, geniş bir ağ oluşturarak ilişki kurmaya hazır olduğunu pervasızca yaymaktadır.
Çok küçük çocuklar da aynısını yapıp, karşılarına çıkan her dost tavırlı kişiyle ilişki kurmaya niyetli olduklarını belli eder ve karşılık veren herkese yanaşırlar. Yetişkinler arasındaki flörtte buna koşut davranış, sadece şu cilveli gülümseyişi değil-neredeyse dostluk ilişkisi için etrafı kolaçan eden küçük bir çocuk gibi-göz teması kurmayı ve abartılı el kol hareketleri yaparak yüksek perdeden bir sesle konuşmayı da içerir.
Bir sonra ki adım sohbettir. En azından Amerikan kültüründe, yeni başlayan bir flörtün bu temel aşaması neredeyse efsanevi bir niteliğe sahiptir: Satır aralarında, müstakbel eşin gerçekten bağlanmaya değer biri olup olmadığı okunur. Bu adım, o ana kadar büyük ölçüde alt yolda ilerleyen bir süreçte üst yola merkezi bir yol verir; kuşkulu bir ebeveynin, ergen çocuğunun çıktığı kişiyi araştırması gibi bir şeydir bu.
Alt yol bizi birbirimizin kollarına iterken, üst yol müstakbel eşi ölçüp biçer; önceki gecenin denemesinden sonra kahve içerken yapılan sohbetin önemi de burada yatar. Uzayan bir kur yapma evresi, her iki eşin de kendisi için önemli kıstaslar açısından-müstakbel sevgilinin anlayışlı ve düşünceli, duyarlı ve yeterlikli, yani daha yoğun bir bağlılığa değer olup olmadığı konusunda-ötekinin tam bir değerlendirmeye tabi tutulmasına olanak tanır.
Flörtün evreleri, müstakbel eşlere öteki kişinin tamamen bağlanmaya değer iyi bir yoldaş-ileride de belki iyi bir ebeveyn-olup olmayacağını tahmin etme fırsatını verecek bir tempoda ilerler. Eşler böylece ilk sohbetlerde birbirinin sıcaklığını, duyarlılığını ve yapılan jestlere karşılık verip vermediğini ölçüp,kesin olmayan bir seçim yaparlar. Bu, bebeklerin yaklaşık üç aylıkken kimlerle ilişki kuracakları konusunda daha seçici davranarak, kendilerine en çok güven veren insana odaklanmalarına benzer.
Bir eş bu sınavı geçtiğinde, hoşlanmaktan romantik arzular duymaya geçişin işareti eşzamanlılıktır. Hem bebeklerde hem de flört eden yetişkinlerde,uyum sağlamanın gitgide kolaylaştığı-hepsi de artan bir yakınlığı yansıtan-sevecen bakışlar, kucaklaşmalar ve sürtünmelerden anlaşılır. Bu evrede, sevgililer düpedüz çocuklaşır: Bebek gibi konuşmalar ya da sevimli takma adlarla hitaplar, yatıştırıcı fısıldamalar, nazik okşamalar devreye girer. Birbirleriyle tamamen rahat omaları, her birinin öteki için güvenli bir üs haline geldiğini işaret eder ki, bu da bebeklik çağının bir başka yankısıdır.
Kuşkusuz, flört süreci bir bebeğin hırçınlık nöbeti kadar fırtınalı olabilir. Sonuçta, aşıklar da bebeler kadar benmerkezli olabilirler. Ve bu genel şablon dönüşüm geçirerek, risk ve kaygıların çiftleri birbirine yakınlaştırabileceği-savaş zamanı aşkları ve gayri meşru ilişkilerden, kadınların ''tehlikeli'' adamlara vurulmasına kadar-tüm durumları kapsar. Belki de bunun içindir ki, bazıları aşık olmayı bebekliğin cilveleşmelerinden çok, madde bağımlılığına benzetir.
Sinirbilimci Jaak Panksepp'in kuramına göre, aşık çiftler kelimenin tam anlamıyla birbirinin müptelası olur. Panksepp, uyuşturucu alışkanlığının dinamiğiyle, en güçlü duyguları beslediğimiz insanlara karşı bağımlılığımız arasında sebep-sonuç ilişkisi bakımından sinirsel bir koşutluk görüyor. Ona göre, insanlarla kurduğumuz olumlu etkileşimlerin verdiği zevk, kısmen opioid sistemimizden, yani eroin ve diğer alışkanlık yaratan maddelerle bağlantı kuran şebekeden kaynaklanmaktadır.
Bu şebeke, anlaşıldığı kadarıyla, sosyal beynin iki anahtar yapısı olan orbitofrontal ve ön signulat kortekslerini içermektedir. Bunlar uyuşturucu krizine giren, sarhoş olan ya da ölesiye içen madde bağımlılarında etkinleşir. Bağımlı kişiler alışkanlıklarından kurtulmak için tedaviye girdiklerinde bu alanlar etkisizleşir. Söz konusu sistem, bağımlı kişinin tercih ettiği madeye aşırı değer vermesi kadar, bu maddeyi aramayı bıraktıracak herhangi bir engelleyiciden tamamen yoksun olmasından da sorumludur. Bunların hepsi, aşık olmanın sancıları sırasında ortaya çıkan bir arzu nesnesinde de geçerli olabilir.
Pansepp'in kuramına göre, bağımlıların uyuşturuculardan aldığı haz, sevdiklerimize bağlantı hissinden aldığımız doğal zevkin biyolojik bir taklididir; bu iki duyguyla ilgili sinir şebekesi büyük ölçüde paylaşılır .Panksepp, hayvanların bile, beraberken oksitosin ve doğal opioidler salgıladıkları hemcinsleriyle zaman geçirmeyi yeğlediklerini bulgulamıştır; dolayısıyla bu beyin kimyasallarının aile bağlarımız ve dostluklarımızın yanı sıra, aşk ilişkilerimizi de perçinlediği düşünülebilir.


Daniel Goleman
Sosyal Zeka

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone            
  

22 Haziran 2014 Pazar

Üç Bağlılık Tarzı

Brenda ile Bob'un dokuz aylık kızlarının acıklı bir biçimde uykusunda ölmesinin üzerinden neredeyse bir yıl geçmiştir.
Bob oturmuş gazetesini okurken, Brenda elinde bazı fotoğraflarla içeri girer. Gözleri ağlamaktan kızarmıştır.
Brenda kocasına, bebeklerini plaja götürdükleri bir günde çekilmiş bazı fotoğraflar bulduğunu söyler.
''Hıı,''diye homurdanır Bob, başını bile kaldırmadan.
''Annenin ona aldığı şapka var kafasında,'' diye başlar Brenda.
''Hımmm,'' diye mırıldanır Bob. Karısına hala bakmaması ilgilenmediğini belli etmektedir.
Brenda resimeri görmek isteyip istemediğini sorunca, sadece ''Hayır,'' der ve gazetenin sayfasını sertçe çevirip, boş gözlerle taramaya başlar.
Brenda onu sessizce seyrederken, yüzünden gözyaşları süzülmektedir. Sonra dayanamayıp patlar :''Seni anlamıyorum. Bizim bebeğimiz değil miydi o?Özlemiyor musun hiç? Umrunda değil mi?''
''Tabii ki özlüyorum! Konuyu açmak istemiyorum, o kadar, ''diye hırlayan Bob, odadan dışarı fırlar.
Bu çarpıcı konuşma, bağlılık tarzlarındaki farklılıkların bir çiftin uyumu-sadece ortak bir travma karşısında değil, neredeyse her konuda-nasıl bozulabileceğinin bir örneğidir. Brenda hislerinden söz etmek isterken, Bob bundan kaçınmaktadır. Brenda kocasını soğuk ve ilgisiz bulmakta, Bob da karısının kendisine müdahale ettiğini ve ondan çok şey beklediğini düşünmektedir. Brenda kocasının hisleri hakkında konuşmasını sağlamaya ne kadar çabalarsa, Bob o kadar kabuğuna çekilmektedir.
Bu ''zorlama-kabuğuna çekilme'' modeli uzun süredir, Bob ve Brenda gibi çiftlerin kimi zaman aralarındaki kördüğümün çözülmesine yardım etmesi için başvurdukları evlilik terapistleri tarafından yorumlanmaktadır. Ancak yeni bulguların işaret ettiği gibi, bu klasik çelişkinin bir beyin temeli olabilir. Bu tarzların hiçbiri ''en iyisi'' değildir. Aslında,her iki eğilim altında yatan sinirsel modelleri yansıtmaktadır.
Çocukluğumuzun yetişkinlik tutkularımız üzerinde bıraktığı iz, en açık olarak ''bağlılık sistemi''mizde;yani bizim için en önemli kişilerle ilişki kurduğumuz zaman işleyen sinir şebekelerinde görülür. Gördüğümüz gibi, iyi bakılan ve bakıcılarının empatisini hisseden çocuklar, bağlılıklarında güvenli olurlar; insanlara ne aşırı yapışır, ne de uzak dururlar. Ancak duyguları ebeveynleri tarafından göz ardı edilen ve ihmale uğramış hissedenler, bir sevgi bağı kurmaktan umudu kesmişçesine, ilişkiden kaçınmaya başlarlar. Ebevenleri tutarsız duygular sergileyerek bir öfkeli, bir müşfik davranan çocuklar ise kaygılı ve güvensiz olurlar.
Bob, sakıngan bir tipin örneğidir; yoğun duygulardan hoşlanmadığı için onları asgariye indirmeye çalışmaktadır. Brenda kaygılı bir tiptir; duyguları engellenemez bir şekilde kabarıp taşmakta ve kafasını taktığı şeyler hakkında konuşma ihtiyacını duymaktadır.
Bir de duygularından rahatça söz eden, ama onları kafaya takmayan güvenli tip vardır: Bob böyle bir tip olsaydı, herhalde Brenda'nın muhtaç olduğu duygusal yakınlığı gösterebilirdi. Brenda güvenli olsaydı, Bob'ın şefkat göstererek duygularını paylaşmasına o kadar çaresizce ihtiyaç duymazdı.
Bağlanma tarzımız çocuklukta bir kez oluştuktan sonra, kayda değer biçimde sabit kalır. Bu apaçık bağlılık tarzları her yakın ilişkide kendilerini şu ya da bu ölçüde belli eder; en güçlü ortaya çıktıkları yer de, romantik bağlardır. Bağlılık ve ilişkiler üzerindeki bir çok araştırmaya önderlik etmiş olan, California Üniversitesi'nden psikolog Philip Shaver'ın bir incelemesine göre; bu tarzların her birinin, kişinin ilişki yaşamında bariz sonuçları vardır.
John Bowlby'den Amerikalı takipçisi Mary Ainsworth'e geçen meşaleyi Shaver taşımaktadır. Ainsworth, öncü çalışmalarında dokuz aylık çocukların annelerinden kısa süreli bir ayrılığa nasıl tepki verdiklerine bakarak, bazı bebeklerin bağlılıklarında güvenli,diğerlerinin ise çeşitli şekillerde güvensiz davrandıklarını ilk saptayan kişidir. Bu içgörüyü yetişkin ilişkilerinin dünyasına taşıyan Shaver, bir dostlukta, evlilikte ya da ebeveyn-çocuk arasındaki gibi yakın ilişkilerde ortaya çıkan bağlılık tarzlarını tanımlamıştır.
Shaver'in araştırma grubunun bulgularına göre,(bebeklik,çocukluk ya da yetişkinlik çağındaki) Amerikalıların %55'i, başkalarıyla kolayca yakınlaşan ve bağlılıklarında kendini rahat hisseden ''güvenli'' kategorisine girmektedir. Güvenli kişiler romantik bir ilişkiye girerken, eşlerinin duygusal bakımdan açık ve uyumlu olmasını, zor zamanlarda da -tıpkı kendilerinin yapacağı gibi-yanlarında durup destek vermesini beklerler. Güven içinde bağlanan kişiler kendilerini ilgi,şefkat ve sevgiye layık bulur, başkalarını ise erişebilir, güvenilir, kendilerine karşı iyi niyetli olarak görürler. Sonuç olarak da, ilişkilerinde içli dışlı olur ve birbirlerine güvenirler.
Buna karşılık, yetişkinlerin yaklaşık %20'si aşk ilişkilerinde ''kaygılı'' olan, eşinin kendisini pek sevmediğinden ya da terk edeceğinden endişelenmeye yatkın kişilerdir. Evhamlı ve güvenmeye muhtaç olmaları yüzünden, bazen eşlerini istemeden de olsa kendilerinden uzaklaştırılar. Kendilerini sevgi ve ilgiye layık görmezler, sevgililerini ise idealleştirmeye eğilimlilerdir.
Kaygılı tipler bir ilişki kurdukları anda, terk edilecekleri ya da bir şekilde kusurlu bulunacakları korkusuna kolayca kapılabilirler. ''Aşk iptilası''nın tüm belirtilerini göstermeye eğilimlidirler: Saplantılı bir şekilde kafaya takma, içe dönük kaygılanma ve duygusal bağımlılık. Genelde endişe ve korkuyla güdümlendiklerinden, ilişkileri hakkında-eşleri tarafından terk edilecekleri gibi-her türlü evhama kapılırlar, ya da aşırı tetikte olur ve eşlerinin hayali kaçamaklarını kıskanırlar. Çoğunlukla aynı aşırı ilgiyi arkadaşlıklarına da taşırlar.
Yetişkinlerin %25 kadarı ''sakıngan''dır, yani duygusal yakınlıktan hoşlanmaz, bir eşe güvenmekte ya da duygularını paylaşmakta zorluk çeker ve eşleri duygusal bakımdan yakınlaşmaya çalıştığında tedirgin olurlar. Kendi duygularını, özellikle de sıkıntılı hislerini bastırmaya eğilimlidirler. Sakıngan kişiler eşlerinin duygusal bakımdan güvenilir olmasını beklemediklerinden, yakın ilişkilerden hoşlanmazlar.
Kaygılı ve sakıngan tiplerin temel sorunu, katılıklarıdır. Her iki tipte belirli bir durumda aslında mantıklı olan, ama işe yaramadığında bile vazgeçilmeyen stratejilerin temsilcisidir. Örneğin,gerçek bir tehlike söz konusuysa, kaygı hazırlıklı olmaya yol açar, ama yersiz kaygı ilişkide sorun yaratır.
Bu iki tipten insanlar, sıkıntılı zamanlarında yatışmak için genellikle birbirinden farklı stratejileri benimserler. Brenda gibi kaygılı kişiler, teskin edici etkileşimleri gücüne güvendiklerinden başkalarına dönerler. Kocası Bob gibi sakıngan tipler ise katı bir bağımsızlık içinde, üzüntülerini kendi başlarına gidermeyi tercih ederler.
Güvenli sevgililer, ilişkilerinin çok sarsılmaması için kaygılı bir eşin huzursuzluklarıyla aralarına tampon koyabilirler. Taraflardan biri güvenli bir yapıdaysa, çift görece daha az çatışma ve bunalım yaşar.Ama her ikisi de kaygılıysa, doğal olarak anlaşmazlıklara ve öfke patlamalarına yatkın olurlar ve ilişkileri sürekli olarak yoğun bir dikkat gerektirir. Evham, kırgınlık ve üzüntü sonuçta bulaşıcıdır.

Daniel Goleman
Sosyal Zeka

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

Bağlılık Ağları

Bilim insanlarına göre, insan kalbinin arazisinde, hepsi de bizi kendine yönlendiren en az üç bağımsız ama birbiriyle ilişkili beyin sistemi devreye girmektedir. Sinirbilim, sevginin gizemini çözebilmek için bağlılık, ilgilenme ve seksle ilgili sinir ağlarını birbirinden ayırır. Bunların her biri farklı beyin kimyasallarıyla beslenir ve ayrı bir sinir devresinden geçer. Her biri sevginin farklı türlerine kendi kimyasal baharatını katar.
Bağlılık, kimlerden yardım bekleyeceğimizi belirler; bunlar yanımızda bulunmadıklarında yokluğunu en çok hissettiğimiz insanlardır. İlgilenme, en çok önemsediğimiz kişilerin bakımını üstlenme itkisi doğurur. Birine bağlılık duyduğumuz zaman, ona sarılırız; ilgilendiğimiz zaman, gereksindiği şeyleri sağlarız. Sekse gelince sekstir işte.
Bu üç şebeke, her şey yolunda gittiği taktirde, Doğa'nın türlerin devamını sağlamaya yönelik tasarımını sürdüren zarif bir denge içinde birbiriyle etkileşir. Sonuçta, seks tek başına işi başlatmaya yarar. Bağlılık, yalnızca bir çifti değil, aileyi de bir arada tutan yapıştırıcı işlevini görür. İlgilenme ise bütün bunlara, çocuklarımızın büyüyüp kendilerinin de çocuk sahibi olabilmeleri için, soyumuzdan gelenlere bakma itkisini ekler. Sevginin bu üç kolunun her biri, insanları farklı biçimlerde birbirine bağlar. Bağlılık, ilgilenme ve cinsel çekimle iç içe geçtiğinde, tam kapsamlı bir aşk ilişkisinin tadını çıkarabiliriz. Fakat bu üç koldan biri eksikse, romantik sevgi tökezler.
Temeldeki bu sinirsel donanım, değişik bileşimler halinde sevginin-romantik aşk, aile ve ebeveyn sevgisi gibi-farklı türlerinde olduğu kadar; ister arkadaşlık, ister şefkat ya da sadece bir kediye gösterilen düşkünlük şeklinde olsun, bağlantı kurma yetilerimizde de etkileşime girer. Bunun uzantısı olarak, aynı devreler şu ya da bu ölçü de-ruhsal yakınlık ya da açık hava ve ıssız kumsallarda duyulan özlem gibi-daha geniş alanlarda da rol oynayabilir.
Sevgiyle ilgili bir çok sinirsel patika alt yoldan geçer; salt bilişe dayanan dar bir sosyal zeka tanımına uyan biri, bu noktada yolda kalacaktır. Bizi birbirimize bağlayan sevgi güçleri, rasyonel beynin ortaya çıkmasından önce oluşmuştur. Sevginin nedenleri korteksaltı bölgelerle ilişkisi olmuştur, uygulaması ise özenli bir planlamayı gerektirebilir.Dolayısıyla yeterince sevmek, tam bir sosyal zekayı gerektirir. Bu yollardan biri ya da öteki, tek başına güçlü, doyurucu bağlar kurmaya yetmeyecektir.
Sevgiyle ilgili bu karmaşık sinir ağının çözülmesi, kendi kafa karışıklıklarımızla sorunlarımızın bazılarına ışık tutabilir. Sevmenin bu üç ana sisteminden-bağlılık, ilgilenme ve cinsellik-her biri kendi karmaşık kurallarını izler. Belirli bir anda, bu üçünden herhangi biri-sözgelimi, bir çift sıcak bir beraberlik duygusu yaşarken, ya da bir bebeği kucaklarken, ya da sevişirken-yükselişe geçebilir. Bu üç sevgi sistemi hep birlikte işlediklerinde, aşk ilişkisini besleyerek en doyurucu hale getirirler: Karşılıkla bir uyumun geliştiği, huzurlu, şefkatli ve tensel bir bağlantı kurulur.
Böyle bir birlik oluşturmanın ilk adımı, arama ve keşfetme biçiminde, bağlılık sistemini devreye sokar. Gördüğümüz gibi, bu sistem en erken bebeklik döneminde çalışmaya başlayarak, bir bebeği başkalarının, özellikle de annesinin ve diğer bakıcılarının himayesiyle ilgisini aramaya sevk eder. Ayrıca hayattaki ilk bağlılıklarımızı kurma şeklimizle, bir sevgiliyle ilk bağlantımızı kurma şeklimiz arasında çok ilginç koşutluklar vardır.

Daniel Goleman
Sosyal Zeka


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone          

12 Haziran 2014 Perşembe

Fırtına





Fırtınalar gelir yıkar, yok eder ve gider. Hiçbir fırtına kalıcı değildir ama geride bıraktığı hasar büyüktür. Önemli olan hasarın büyüklüğü değil, bu hasar karşısında alınan tavırdır...

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

9 Haziran 2014 Pazartesi

Ben - Sen - O

İnsan ilişkilerimizde belirlediğimiz iki farklı iletişim şekli vardır; bunlardan biri BEN-SEN, bir diğeri BEN-O.
BEN-SEN tarzı ilişkiler genelde aile bireyleri, sıkı dostluklar ve arkadaşlıklar arasında görülür. Daha çok empatik yaklaşım içerir. BEN-SEN ilişkisinde iletişim karşındakinin hissettiğini hissetmeye dayalıdır. Duygu, saygı, şefkat gibi sevgimizi göstermenin çeşitli şekil ve yolları söz konusudur. Daha samimi ve içten bir ilişki şeklidir.Kendimizi daha rahat ve güvende hissettiğimiz, huzurlu bir tarafı vardır. Bu tarz ilişki kendi başına bir amaçtır.
BEN-O tarzı ilişkilerde ise mesafeli ve duygu dışı bir ilişki durumu söz konusudur. Empatik yaklaşım söz konusu değildir. BEN-O tarzı bir ilişki amaçtan çok bir amacın araçları şeklindedir. Menfaate dayalı bir ilişki demek tam doğru bir yaklaşım olur mu açıkçası emin değilim...
Her SEN bir O'ya dönüşebildiği gibi, her O'da bir SEN'e dönüşebilir. İlişkilerdeki beklenti hayal kırıklığı olabilir. Nasıl mı? Eğer karşınızdaki kişi ya da kişilerden SEN tarzı bir yaklaşım beklerken, karşılaştığınız O tarzı bir yaklaşımsa oldukça can sıkıcı bir ruh haline bürünebilirsiniz. Bu da oldukça normaldir. Dışlanmışlık hissi, duygusal çöküntü söz konusu olabilir...
BEN-SEN tarzı bir ilişki acıtmaz. Değer verildiğinizi, farklı algılandığınızı ve karşınızdaki insan ya da insanların sizi farklı konumlandırdığını hissedersiniz. Empati yoğundur bu tarz ilişkilerde ve empati; insan zulmünün başlıca engellerinden biridir.
Tabii ilahi bir güce sahipseniz tüm insanlarla BEN-SEN tarzı bir ilişki kurabilirsiniz... Eğer ki ilahi bir gücünüz yoksa BEN-O tarzı ilişkilerde de bulunmanız mümkün... Sanırım önemli olan insan olarak BEN-SEN-O dengesini kurabilmek. Daha empatik bir yaklaşım sergilemek, insan duygularını hissedebilmek, insana insan olarak değer vermek, insanlara insan olarak değerli olduklarını hissettirebilmek (bence insan olabilen herkes değerlidir) doğru yolu bulmamızda ve bu dengeyi sağlamımız konusunda bize yardımcı olacaktır diye düşünüyorum (Tabii bu saydıklarımın yanına bir çok şey daha eklenebilir...).


Not: Ben-Sen ilişki formülü Martin Buber'e ait...BEN - SEN - O benim yorumum...


Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

8 Haziran 2014 Pazar

Duygular


Duygularımız virüs gibidir, etrafımızdaki insanlara hızla geçer. Akşam eve gidip ayağımızı oh be diye uzattığımızda geçen günümüzü sorguladığımızda iyi ya da kötü bir gün geçirip geçirmediğimizi o gün duygu değiş tokuşunda bulunduğumuz durum ve kişiler belirler. Duyguların bulaşıcı olmasının en kötü tarafı da yanlış zamanda yanlış kişilerle aynı ortamda bulunmaktır. Bir kişinin zehirleyici duygularına maruz kalmak bizi de zehirler. Kişinin ya da kişilerin negatif duygularını, öfke patlamalarını, nefretlerini bize yansıtmaları beynimizdeki sinir devrelerinde aynı sıkıntılı duyguları harekete geçirir. Aynı negatif hisleri bizde yaşamaya başlarız.
En önemli soru şu ki: ''Bu duygu bulaşması nasıl oluyor?''
Beynimizin bir bölümü olan Amigdala duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasında en önemli role sahip olan bölgedir ve ne yazık ki en çok korku tarafından uyarılır...
Çevremizden bir alarm geldiğine Amigdala harekete geçer. Tüm algımızı bizi korkutan şeye odaklar. İçgüdüsel olarak daha fazla dikkat kesilir ve tehlike olabilecek işaretleri yorumlamaya çalışır, birinin bizimle ilgili niyetini ortaya çıkarmak için işaretleri takip etmeye başlarız, sinsi bir gülümseme, çatık kaşlar, gergin vücut dili gibi...
Amigdala sayesinde farklı bir ruhsal hale büründüğümüzde insanların duygularına yoğunlaşır, dikkatimizi odaklarız. Bu yoğunlaşma ise insanların duygularını derin bir biçimde hissetmemize neden olur ve duyguların bulaşma hızı artar.
Kısacası etrafımızdan kaptığımız  duyguların (ki ben buna virüs duygular diyorum) olumlu ya da olumsuz sonuçları vardır... Bunun farkındalığı ile bu duyguları nasıl yöneteceğimizi kavramak iyi bir yol olacaktır. Algıladığımız şeyin anlamını değiştirdiğimizde hissettiğimiz duygularında anlamını değiştiririz. Alt yol duygularımızı, üst yol mantığımızı kullanmamızı sağlar. Hissettiğimiz duyguları tanımlamaya başladığımızda Amigdala'yı sakinleştiririz. Sakinleşen Amigdala sonrasında duygu yoğunluğuyla hareket ettiğimiz bir durum karşısında olumsuz tepkilerimizi gözden geçirir, tekrar düşüncelerimizi tartar ve her iki taraf içinde daha olumlu ve fayda sağlayabilecek davranış ya da tutumlar sergileriz. Alt yol seçenek sunar, ancak izin verirseniz üst yol sonucu belirleyeci olabilir.
Marcus Aurelius'un binlerce yıl öncesinden bize gelen mesajı:''Istırap; o şeyin kendisine değil, sizin onun hakkındaki değerlendirmenize bağlıdır ve bunu da her an geri alabilirsiniz.''



Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

30 Mayıs 2014 Cuma

BERBAT RUH HALİ, BERBAT DÜŞÜNCELER

Oğlum için kaygılanıyorum. Okulun futbol takımında oynamaya başladı ve günün birinde mutlaka bir yanını sakatlayacak. Onu oynarken seyretmek öyle sinir bozucu ki, maçlarına gitmekten vazgeçtim. Eminim ki oğlum onu seyretmediğim için hayal kırıklığına uğradı, ancak tahammül edemiyorum işte ne yapayım.
 Bu kadın kaygı terapisi görüyor; tasalandığı şeylerin istediği gibi bir hayat sürmesini engellediğinin farkında. Oğlunu futbol oynarken seyredip seyretmememek gibi basit bir karar vermesi gerektiğinde bile, zihni evhamla dolup taşıyor. Özgürce seçemiyor; tasaları mantığını bastırıyor.
Gördüğümüz gibi, tasalanmak, kaygının tüm zihinsel icraata yaptığı yıkıcı etkinin özüdür. Tasa, elbette ki, yararlı bir tepkinin yoldan çıkmış biçimi; beklenen tehlikeye karşı fazlasıyla hararetli bir zihinsel hazırlıktır. Ancak zihindeki bu prova, dikkati kendine çekip başka bir yere odaklanma çabalarına müdahale edecek şekilde kısır bir döngünün tuzağına düştüğünde, felakete yol açan bir bilişsel durağanlığa yol açar.
Kaygı aklı zayıflatır. Hava kontrolörlüğü gibi karmaşık, zeka gerektiren, ağır baskı altında yapılan işlerde duyulan yüksek kronik kaygı, o kişinin eğitimde ya da pratikte başarısız olacağının kesin bir belirleyicisidir. Hava kontrolörlüğü için eğitim alan 1790 öğrenci üzerine yapılmış kaygılı kişiler zeka testlerinde çok yüksek puan alsalar da,başarısız olmaları olasıdır. Kaygı her tür akademik başarıyı da engeller: 36.000 kişi üzerinde yapılan 126 farklı çalışmada, bir insan tasalanmaya ne kadar yatkınsa,akademik başarının da, neyle ölçülürse ölçülsün-sınav notları, not ortalaması veya başarı testleri-o kadar düşük olduğu ortya çıkmıştır.
Tasalanmaya yatkın kişilerden, ne olduğu belirsiz nesneleri iki kategoriye ayırmak gibi bilişsel bir işi yapmaları ve bunu yaparken de zihinlerinden geçenleri söylemeleri istendiğinde, ''Bunu yapamayacağım. Ben bu tür testlerde iyi değilim'' ve benzeri olumsuz düşüncelerin karar vermelerini doğrudan engellediği görülmüştür. Tasalı olmayan kişilerden oluşan bir kıyas grubundan on beş dakika boyunca bilinçli olarak tasalanmaları istendiğinde is, onların da aynı işi yapma yeteneğinde hızlı bir düşüş gözlenmiştir. Tasalı kişilerin, bu işe başlamadan önce on beş dakikalık bir gevşeme seansıyla tasalanma düzeyleri düşürüldüğünde, işi yaparken hiç sorunları olmamıştır.
Sınav kaygısı ilk kez 1960'larda Richard Albert tarafından bilimsel olarak ele alınmıştır. Bana itiraf ettiğine göre buna ilgi duymasına yol açan şey, öğrenciyken sinirlerinin sınavlarda başarısız olmasına yol açtığı halde, meslektaşı Ralph Haber'in sınav öncesinin sınav öncesinde hissettiği baskının daha iyi sonuç almasına yardımcı olduğunu keşfetmesidir. Diğer çalışmaların yanı sıra, onların iki tip kaygılı öğrenci olduğuna işaret etmektedir: Kaygı nedeniyle akademik performansını düşürenler ve bu strese rağmen veya belki de bu yüzden başarılı olanlar. Sınav kaygısındaki ironi, başarılı olma endişesinin, ideal koşullarda Haber gibi öğrencileri sıkı çalışmaya hazırlanarak motive edip başarılı olmasını sağlaması, bazılarınınsa başarılarını kösteklemesidir. Alpert gibi, fazla kaygılı kişilerde, sınav öncesinde tasalanma, etkili çalışabilmek için gerekli sağlıklı düşünme yeteneğini ve belleği olumsuz etkilerken, sınav esnasında daha başarılı olmak için gereken zihin açıklığını engellemesidir.
Sınav sırasında tasalanıp durmak, sınavın ne kadar başarısız geçeceğinin doğrudan göstergesidir. Zihinsel kaynaklar tek bir bilişsel iş-tasalanma-için harcandığında diğer bilgileri işlemek için yeterince kaynak kalmaz; sınavda çuvallama tasasına kapılmışsak, kafamızı soruların yanıtlarını bulmaya veremeyiz. Tasalarımız kendi kendilerini doğrulayan kehanetlere dönüşüp öngördükleri felakete doğru bizi sürükler.
Öte yandan duygularına ustaca gem vurabilen kişiler, örneğin gelecek bir söylev veya sınavdan kaynaklanan beklentisel kaygıyı kendilerini o duruma iyi hazırlamak için kullanabilir ve böylelikle başarılı olabilirler. Psikolojinin klasik literatüründe kaygı ile performans-zihinsel performans dahil-arasındaki ilişki, ters çevrilmiş bir U olarak tarif edilmektedir. Ters U'nun tepe noktasında kaygı ve başarmak arasında, bir miktar endişenin üstün başarıya götürdüğü, optimal ilişki vardır. Ancak çok az kaygı-U'nun ilk yanı-kayıtsızlığa ya da iyi sonuç almak için gerekli çabaya yetecek olandan çok daha a motivasyona yol açar; çok fazla kaygı ise-U'nun diğer yanı-tüm başarı çabalarını köstekler.
Hafif coşkulu bir hal-teknik deyişle hipomani-yazarlık gibi akıcılık ve hayal gücüne dayalı bir düşünce çeşitliliği gerektiren diğer yaratıcı uğraşlar için en uygun durum olarak gözükmektedir; bu ters çevrilmiş U'nun tepe noktasına yakın bir yerlerdedir. Bu coşku hali kontrolden çıkıp, manik depresiflerin ruhsal gel gitlerinde olduğu gibi, tamamen maniye dönüştüğünde; ajitasyon hali iyi yazmak için tutarlılık içinde iyi düşünme yeteneğini kısıtlar ve fikirler her ne kadar özgürce uçuşsa da, hiçbiri ortaya bir ürün çıkarmaya yetecek kadar uzun bir süre işlenemez.
İyi ruh halleri, dayandıkları sürece, esnek ve karmaşık düşünebilme yeteneğimizi güçlendirir, dolayısıyla da zihinsel ya da kişiler arası sorunlara çözüm bulmayı kolaylaştırır. Bu açıdan, bir sorunun çözümüne kafa yoran kişiye yardımcı olabilmenin yollarından biri daha geniş ve kolayca ilgi kurabilecek şekilde düşünmelerine, aksi takdirde gözden kaçacak ilişkileri fark etmelerine yardımcı olduğu söylenebilir .Bu zihinsel beceri, salt yaratıcılık için değil, karmaşık ilişkileri algılamak ve verilmiş bir kararın neticelerini önceden görebilmek bakımından da önemlidir.
İyi bir kahkahanın zihne yararı, yaratıcılık gerektiren sorunları çözerken en açık şekliyle göze çarpmaktadır. Bir araştırmada televizyon programında yapılan gafları, teklemeleri gösteren bir videoyu seyreden kişilerin, psikologların yaratıcı düşünmeyi sınamak için kullandıkları bilmeceyi çözmekte daha başarılı oldukları görülmüştür. Bu testte kişilere, bir mumu yere damlamadan yanacak şekilde bir mantar panoya tutturmaları istenmiştir.Bu problemle karşılaşan bir çok kişi ''işlevsel saplantı''ya düşerek, nesneleri en alışagelmiş şekliyle kullanmayı düşünmüştür. Ancak komik filmi seyredenler, matematikle ilgili bir film seyretmiş ya da egzersiz yapmış olanlarla karşılaştırıldığında çözüme daha kolay ulaşmışlardır. Kutuyu panoya raptedip, mumu kutunun üstüne yerleştirmekten ibarettir bu çözüm.
Ruh halindeki hafif değişiklikler bile düşünme sürecini sarsar. Plan yaparken veya karar alırken, iyi ruh halindeki kişiler daha geniş ve olumlu düşünmeye yönelten algısal bir eğilim gösterirler. Bunun bir nedeni de,belleğin ruh haline göre çalışmasıdır; yani iyi ruh halindeyken, daha olumlu olayları hatırlarız; kendimizi iyi hissettiğimiz bir sırada, işin iyi ve kötü yanlarını düşünürken bellek bizim verileri tarttığımız terazinin olumlu kefesine ağırlığını koyar ve örneğin, biraz maceracı ya da riskli bir şeyler yapabilmemizi kolaylaştırır.
Aynı nedenle, berbat bir ruh hali,belleği olumsuz yöne saptırarak bizi korkak, aşırı temkinli kararlar almaya yönlendirir. Kontrolden çıkmış duygular idraki engeller. Ancak kontrolden çıkmış duyguları tekrar hizaya sokabiliriz; işte bu duygusal yeterlilik tüm diğer zeka biçimlerinin işleyişini kolaylaştıran temel bir yetenektir. Umudun,iyimserliğin yararlarını ve kişilerin kendilerini aştıkları o yücelme anlarını göz önünde bulunduralım.

Duygusal Zeka
EQ
Daniel Goleman        



SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone