3 Mayıs 2014 Cumartesi

Uzun İnce Bir Yoldayım

Şarkıları türküleri dinliyoruz, şiirleri, kitapları okuyoruz ama altında gizli kalmış hikayeleri bilmiyoruz... Hepsinin bir hikayesi var çoğu zaman... Kimi hüzünlü, kimi sevgi ve mutluluk dolu... Ayrı ayrı hayat hikayeleri gizlenmiş satır aralarına... İşte o özel hikayelerden biri;

Anadolu'nun bir köyünde sakin bir akşam karı koca uyumak için yatağa girerler.. Kadının gözüne bir türlü uyku girmez, çünkü o gece özeldir.. O gece kocasını terk edecektir.. Hem de sevgilisi ile köyden kaçarak... Kocasının uyumasından bayağı bir zaman sonra pencerede beklediği taşın sesini duyar kadın.. Ayakkabılarını giyip, önceden hazırladığı eşyalarını alıp bahçede bekleyen sevgilisinin yanına gider ve koşarak oradan kaçarlar.. Koşarlarken kadının ayağını bişey rahatsız eder, ayakkabısının içinde bir şey vardır ama kadın mecburdur koşmaya ayağını rahatsız eden şey için durma lüksü yoktur.. Anadoludur burası.. Töredir, cinayettir geride bıraktıkları.. Belli bir mesafe uzaklaştıktan sonra nefeslenmek için dururlar.
Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki : "Evden çıktığımdan beri, ayakkabımın içinde bir şey var beni rahatsız ediyor, çıkartıp bakar.. O da ne? Ayakkabısının içinde bir tomar para!!!  Kocası her şeyin farkında. Biliyor ki gidecek, "Beni terk edecek ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırlarımı yıkadı, ütüledi. Bana emeği geçti.." O Yoksul köylü; bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden karısının, giderek kendinden uzaklaşan adımlarını attığı ayakkabısının içine koymuştur.
Bu özel adamı çok iyi tanıyorsunuz;
Aşık Veysel

Alıntı...

Yorum yapmıyorum, yorumu size bırakıyorum...

Sevgi ve ışıkla kalın..
Persephone

Dinlemek için tık tık;)
UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

28 Nisan 2014 Pazartesi

BU İYİ ŞANS İÇİN BİR NEPAL TANTRA TOTEMİ

Sevgili kuzenciğim WhatsApp'tan bana mesaj göndermiş az önce, mutlaka oku bunu diye de uyarı koymuş. Eh tabii tanıyor kuzenciğini, bilir sevdiğimi bu tip konuları. Canım kuzuuuum kuzenime de ayrıca teşekkürler, bu güzel hatırlatma mahiheyetinde ki yazı için...
Hayata bakışımı hatta hayat felsefimi demek daha doğru olur belki de, çok net yansıtan bir tantra... En çok gitmek istediğim ülke Hindistan'dan bize kadar ulaşmış... İyi ki de ulaşmış.
Üstüne kafa yorulası bir yazı...
Modernleşen hayatta bir çok değer yargımızı da kaybediyoruz...
Saygı ve sevgiden uzaklaşıyoruz...
Çağ modernleşiyor ama bizlere birşeyler oluyor...
Çalan telefonlarımıza bakmak, atılan mesajlara cevap vermekten bile kaçıyoruz artık...
İnsanlar birbirlerini önemsemez oldu...
Neyse daha fazla sıkmayacağım sizi, zaten anlatılması gereken her şey çok net bir dille anlatılmış...
İyi okumalar...

YAŞAM İÇİN ÖNERİLER:
  • Kepekli pirinçten çok ye. İnsanlara beklediklerinden daha çok şey ver ve bunu zevk alarak yap. En sevdiğin şiiri ezberle. Dinlediğin her şeye inanma, sahip olduğun her şeyi harcama ve istediğin kadar uyuma.
  • 'Seni seviyorum' dediğinde, cidden söyle.  Üzgünüm dediğinde, o kişinin gözlerinin içine bak. Evlenmeden önce en az 6 ay nişanlı kal. İlk bakışta aşka inan. Başkalarının düşleriyle asla alay etme. Tutkuyla ve derinden sev. Sonradan yara alabilirsin belki, ama hayatı komple yaşamanın tek yolu budur.
  • Anlaşmazlık durumlarında, dürüst ol. Kimseyi kırma, hakaret etme. İnsanları akrabalarına göre yargılama.Yavaş konuş, ama hızlı düşün. Biri sana, yanıt vermek istemediğin bir soru yöneltirse, gülümse ve en büyük aşkın ve en büyük başarıların daha büyük riskleri olduğunu hatırla. Anneni ara. Biri hapşırdığında 'çok yaşa' de. Kaybettiğinde, ders al. 3 'S'yi unutma: Kendine Saygı; başkalarına Saygı; herşeyde Sorumluluk. Küçük bir anlaşmazlığın büyük bir arkadaşlığı bozmasına izin verme.  
  • Hata yaptığını farkettiğinde, onu hemen düzelt. Telefona cevap verirken gülümse. Seni arayan kişi bunu sesinden anlayacaktır. Konuşmaktan, sohbetten hoşlanan bir kadın/erkekle evlen. Yaşlandığınızda, konuşma yeteneğiniz her şeyden daha önemli olacak. Biraz yalnız kal.
  • Değişikliklere kucak aç, ama değerlerini yitirme. Suskunluğun, bazen, en iyi yanıt olduğunu unutma. Daha çok kitap oku, daha az televizyon seyret. İyi ve saygın bir hayat sür. İleride, yaşlandığında ve geçmişi hatırladığında, bir kez daha nasıl zevk aldığını göreceksin.  
  • Allah`a güven ama arabanı kilitle. (Deveni bağla sonra tevekkül et). Evde sevgi dolu bir atmosfer önemlidir. Huzurlu ve uyumlu bir ortam yaratmak için elinden geleni yap. Sevdiklerinle anlaşmazlığa düştüğünde, o anki duruma önem ver. Geçmişte çok yaşama. Satırlar arasını oku. Bidiklerini paylaş. Ölümsüzlüğü elde etmenin bir yoludur.
  • Gezegenimize karşı nazik ol. Dua et. Dua da, ölçülemeyecek bir güç saklıdır. Sana sevgi gösterisinde bulunan birini engelleme.
  • Başkalarının işine burnunu sokma. Onu öperken gözlerini kapatmayan bir kadın/erkeğe güvenme. Yılda bir kez hiç gitmediğin bir yere git. Çok para kazanıyorsan eğer, hayattayken, başkalarına yardım et. Bu,Şansın sana verebileceği en büyük tatmindir.
  • Unutma, istediklerini elde edememek, bazen büyük bir şanstır. Bütün kuralları öğren, sonra bazılarına uyma. İki insan arasındaki aşkın birbirine duydukları gereksinimden daha büyük olduğu ilişkinin, en iyi ilişki olduğunu unutma. Başarını, onu elde etmek için vazgeçmek zorunda kaldığın şeylere bağlantılı olarak değerlendir.  
Tantra: Sanskritçe'de yöntem demektir. Felsefi anlamda Tantra kelimesi iki sözcüğe bölünebilir: Tan ve Tra. Tan sözcüğü ''genişletmek'' manasını taşıyan Tanoti kelimesinin köküdür. Tra sözcüğü ise ''özgürleştirmek'' anlamına gelen Trayete kelimesinin köküdür. Tantra sözcüğü  fazla seçenek sunarak özgürleştiren yöntem demektir.

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

23 Nisan 2014 Çarşamba

Uğruna Acı Çektiğimiz Şeyleri Neden Severiz?


Geçen hafta sonu Beşiktaş'ta Nezih Kitabevine girdim, bir bakayım yeni çıkan kitaplara diye. Dolaştı gözlerim raflarda, yine çekti beni bir kitap, alsam mı almasam mı gidip gelmelerdeyim. Evde okunacak bir sürü kitabım birikti, bir yandanda onu düşünüyorum... Ama kitap konusundaki açgözlülüğümü bastıramama problemim var, dayanamadım aldım. Hatasız Düşünme Sanatı 2 Rolf Dobelli imzalı kitap. İlk çıkan kitabı okumamıştım ama içerik enteresan gelince alır almaz başladım okumaya... Hem eğlenceli hem de enteresan bilgiler mevcut kitapta... Bir çok bölümden oluşuyor kitap ve konular oldukça ilgi çekici. Sizlerle de bir bölümünü paylaştım aşağıda. Arkadaşlarla oturduğumuzda sürekli proje geliştiririz, bu bölümde geçen gün konuştuğumuz bir konuya parmak basmış ve benim de kafamda çaktı şimşekler, hemen unutmadan yazayım dedim... Bu bizim muhteşem projede izlememiz gereken güzel bir yol... Malum bizde proje çok, kafa sürekli fikir üretmeye programlı. Herkesin ilgisini çekecek bir konu sanırım... Ve işte Zahmet Gerekçelendirmesi Nedir?  Buyrun bir göz atın derim. 

ZAHMET GEREKÇELENDİRMESİ
John Amerikan Hava Kuvvetleri'nde bir asker, az evvel paraşüt sınavını verdi. Sıraya girmiş o gözde paraşüt rozetini almayı bekliyor. Nihayet üstü önünde dikiliyor, rozeti John'un göğsüne takıyor ve rozetin iğnesini yumruğuyla vurarak o kadar derine itiyor ki, iğne John'un etine saplanıp kalıyor. O zamandan beri John, her fırsatta ufak yarayı göstermek için gömleğin üst düğmesini açıyor. Ve onlarca yıl sonra bile o iğne çerçevelenmiş şekilde, salonun duvarında asılı duruyor.
Marc paslı bir Harley-Davidson'u elleriyle tamir etti. Bütün haftasonlarını ve tatilleri motosikleti tamir etmeye harcarken evliliği faciadan kıl payı kurtuldu. Çılgınca bir çabaydı ama şaheseri nihayet bitti ve güneşin altında pırıl pırıl parlıyor. İki yıl sonra Marc'ın paraya ihtiyacı var. Harley'i satmak istiyor ama aklından geçen fiyat gerçeğin çok üzerinde. İlgilenen biri piyasanın iki katını teklif etse bile Marc satmıyor. John ve Marc zahmet gerekçelendirmesinin kurbanı olmuşlar. Bu düşünce hatası der ki: Bir şeye çok enerji harcayan kişi sonucu abartılı değerlendirecektir. John paraşüt rozeti için fiziksel acı çekmek zorunda kaldığından buna diğer nişanlarından daha fazla değer biçiyor. Marc Harley için motosiklete o kadar yüksek bir fiyat biçiyor ki. asla satamayacak.     
Zahmet gerekçelendirmesi bilişsel uyumsuzluğun özel bir türüdür. Basit bir nişan için göğsüne bir delik deldirmek aslında gülünç. John'un beyni rozetin değerini arttırarak, onu sıradan bir şeyden neredeyse kutsal bir şeye yükselterek bu orantısızlığı dengeliyor. Bütün bunlar bilinçdışı gerçekleşiyor ve engellemesi çok güç.
Gruplar zahmet gerekçelendirmesi üyeleri kendilerine bağlamak için, mesela giriş ritüelleri şeklinde kullanır. Gençlik çeteleri ve üniversite öğrencileri birlikleri adayları ancak tiksinme ve şiddet sınavlarını başarıyla geçerlerse kabul ederler. Araştırmalar şunu kanıtlıyor: ''Giriş sınavı'' ne kadar zorluysa, sonradan o derece büyük gurur duyuluyor. Aynı şekilde işletme mastırı sunan okullar, öğrencileri aralıksız meşgul tutarak, onları zaman zaman tükenme sınırına dek zorlayarak zahmet gerekçelendirmesini kullanır. Ödevlerin ne kadar faydalı aptalca olduğunun önemi yoktur: İşletme mastırı bir kere cepteyse, öğrenci onu kariyeri için hayati olarak görecektir, çünkü karşılığında çok ağır bir bedel ödemiştir.
Zahmet gerekçelendirmesinin hafif bir şekli İKEA etkisidir. Kendi başımıza monte ettiğimiz mobilyaları pahalı tasarımcı mobilyalarından daha değerli gözle bakarız genellikle. Ya da kendi ördüğümüz çoraplar: Onları öylesine atı vermek bir mağazadan satın aldığınız bir çift çorabı atmaktan daha zor gelir bize-çoraplar çoktan yıpranmış ve modası geçmiş olsa bile. Haftalar boyu bir strateji üzerinde çalışan yöneticiler bu stratejiyi eleştirel gözle bakmayacaktır. Aynı şekilde yarattıkları şeye şekilde kafa patlatan tasarımcılar, reklam yazarları, ürün geliştirciler için de bu geçerlidir.
50'li yıllarda piyasaya hazır kek karışımları çıktı. Kesin bir satış başarısı olacak diye düşündü üreticiler.Bilakis: Ev hanımları karışımı sevmedi, çünkü işlerini fazlasıyla kolaylaştırıyordu ancak biraz karmaşıklaştırıldığında paketteki tarife göre taze bir yumurta eklemek gerekiyordu-ev hanımlarının özsaygısı tekrar yükselerek hazır yemeklere biçtikleri değer de arttı.
Zahmet gerekçelendirmesini bir kere tanıyan kendisini daha uyanık olmaya zorlayabilir. Deneyin:Bir şeye çok zaman ve emek yatırdığınız her sefer, sonuca-ama sadece sonuca-mesafeli bakın. Beş yıl boyunca kafa patlatıp yazdığınız ve hiç bir yayın evinin ilgi göstermediği roman: Belki de Nobel Ödülü'ne layık değildir? Yapmanız gerektiğine inandığınız işletme mastırı: Onu başkalarına tavsiye ede misiniz? Ve yıllardır peşinden koştuğunuz kadın: Kendisini kollarınıza atandan daha iyi bir seçim mi gerçekten?

Rolf Dobelli


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone 

17 Nisan 2014 Perşembe

Başarı Nasıl Gelir?

İki ayrı insanın aynı şartlara, eğitime sahip olmasına rağmen birinin hayatında başarılı olması, bir diğerinin de başarısızlığın timsali olması, iyi de neden hocam?Sanane ki, niye yorarsın o kafanın içini böyle şeyler için deme hakkına sahipsiniz tabii:) 
İnsan psikolojisi ve evrenin işleyişi en büyük ilgi alanlarım:)Yiiiaaa işin içinde keşfedilmesi gereken bir şeyler mi var, hele bir durun çekilin şöyle kenara ben geliyorum:))
Çok kafa yordum ben bu işe, çok kitap okudum üzerine. Hay bak şimdi birden ne alakaysa Mustafa Sandal'ın çok kitap okudum şarkısı geldi aklıma, ne adamı ne de şarkılarını sevmesem de, belki seven vardır diye linkte veri verdim:))
Neyse konuma döneyim ben:))) Ne üzerine idi tamam tamam geliyorum o noktaya...:)
Aman bunu bilemeyecek ne var? İşte biri şanslı, biri şanssız dediğinizi duyar gibiyim, hişşşt demeyin öyle!:) Olay o kadar basit değil;) Başarıyı getiren bir çok faktör var, iki ayrı ama aynı şartlara ve eğitime sahip olup da birinin başarılı, bir diğerinin başarısız olmasını sağlayan. Evet şimdi gelelim başarılı olanın neler yapmış olabileceğine, başarısız olanı bir kenara koyalım. Zaten başarılı olanın tam tersini yaptığı için başarısızlık gelmiştir.:)
Temelde yatan en önemli şey bakış açısı; başarılı olan kişi olumlu bakış açısına sahiptir, bakış açısını durum ve şartlara uygun olarak değiştirebilmektedir. Bir işin olmayacağını önceden fark eder ve farklı bakış açısıyla yeni çözümler üretir, olmayacağını görürse vazgeçmesini de bilir, sorun odaklı değil çözüm odaklıdır. İç sesine kulak verir ve iç sesine güvenir. Farkındalık ve empati sahibidir. Öğrenilmiş çaresizlikleri yoktur, her başarısını ya da başarısızlığını hayat yolundaki eğitiminin bir parçası olarak görür ve kendine dersler çıkartır. Korkularından kurtulmuş, cesaret sahibidir, bilir korku insanın en büyük düşmanıdır. Egosunu yönetmesini iyi bilir, özgüveni yüksektir. Başarının onu özgür kıldığına inanmaktadır. Başarılıysa seçen, başarısızsa seçilen olacağının bilincindedir. Hedeflerini doğru belirler, konuşmaktan çok eyleme geçmenin gerekliliğine inanır, doğru zamanı belirler ve eyleme geçer. Kararlıdır, sabırlıdır. Risk almasını bilir. Ne kadar başarılı olursa olsun hiç bir zaman ben ''oldum'' demez, her zaman hayatta öğrenecek bir şeyleri olduğunu bilir. Öğrenmenin sonu yoktur başarılı insanlar için.
Bunlar benim okuduğum kitaplardan, aldığım eğitimlerden çıkardığım en temel şeyler. Bunun üzerine yazılacak çok şey var aslında.
Unutmayalım ki herkesin başarı kriterleri farklıdır. Bu kişinin tamamen hayata bakış açısı ve yapmak istedikleri ile ilgilidir. Küçücük dünyaları olup, kendi dünyasında büyük başarılara imza atmış, kocaman dünyaları olup başarısızlıktan geçilmeyen hayatları olan insanlar vardır. Başarı tamamen kendi kurduğunuz dünyanızla, neyi başarı olarak addettiğinizle ilgilidir.
Bu hayatta başarı hikayelerinden çok başarısızlık hikayeleri anlatılır...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

16 Nisan 2014 Çarşamba

Papatya ve Kelebek



Ah şu bahar... Bahar geldi ya benim doğa sevgim tavan yaptı yine. Ben de bilmem ne olacak bu bahar sevgisi? Yok mu yalnızca baharın yaşandığı bir yer, ben gideyim ömrümün sonuna kadar öyle bir yerde yaşayayım. Ben bilmiyorum da varsa bilen söylesin, gelecek planlarımı ona göre yapayım.
Papatyalar ve kelebekler de en sevdiklerim arasında... İnternette dolaşırken bir gün şöyle bir yazıya denk gelmiştim, paylaşayım istedim. Eh biraz hüzünlü ama... Belki de ince bir ders var içinde... Söylenmesi gerekenleri, söylemeden yarım bırakmamak gerek sanırım kimi zaman...
İşte hikaye;
''Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden
"Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya,
"sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.".
Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve;
"Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya
"Sevi seviyorum"diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...''
Alıntı....

 
Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone

13 Nisan 2014 Pazar

Var mı Bir Sonu?

Daha ne kadar sürecek kelimlerin amansız mücadelesi,
Var mı bir sonu?
Sanırım yok....
Yazdıkça kanayacak kelimeler, nedensiz yere...
Basılacak kanayan yaralara kelimeler, tuz niyetine...
Peki ne diye?
Ağla, doyasıya kana kana ağla
Çöldeki susuzluğunu gidermek için...
Nedensizce haykırılan kelimeler duyulmaz...
Bir nedeni olmalı, varacakları yerleri bilmeli...

Sevgi ve Işıkla kalın...
Persephone

 

12 Nisan 2014 Cumartesi

....

Kaybettiğin cesaretini bulduğunda,
Korkuların son bulduğunda,
Yeniden güvenmeyi öğrendiğinde,
Sözlerindeki karanlık yerini ışığa bıraktığında,
Söylemlerin umut dolu olduğunda,
Ve o umudu yüreğinde hissettiğinde,
Geçmişte kalanlar,geçmiş olduğunda,
Kaybettiğin içindeki mutlu çocuğa ulaşmayı başardığında,
Aradığın her ne ise emin ol ki  bulacaksın,
Yeter ki arama cesaretine
Ve kudretine sahip ol...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

11 Nisan 2014 Cuma

Nice nice insanlar gördüm yaşı başında olup aklı başında olmayan.


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

8 Nisan 2014 Salı

M.S.2150 Thea Alexander

Nasıl atlara,gördüklerinden ürkmemeleri için meşin gözlük takıp onların görüş alanlarını daraltıyorsak,kendimize de aynı şeyi yapıyoruz.At gözlüklerimizi,alışık olmadıklarımızın dışındaki herşeye karşı kendimizi kapayacak veya bunları dışlayacak biçimde dar tutuyoruz.Sonuçta kendimizin,başkalarının ve evrenle olan ilişkilerimizin sınırsız,ama çaba gerektiren makrokozmik gerçeğini görmek yerine,bu gerçeğin son derece kısıtlı,ama bize pek rahat gelen mikroskobik bir parçasıyla yetiniyoruz...

M.S.2150
Thea Alexander


Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

7 Nisan 2014 Pazartesi

SINAV HEYECANI




Bu aralar bir tatlı heyecan var içimde Adı da sınav heyecanı, pek bir eğlenceli...Konuların ağırlığı düşünülürse pek te zaman kalmadı aslında 24 Mayıs’a. Kolları sıvadık, iş sonrası ders çalışmalara. Sağlık Bakanlığı az eğitimli bulmuş sanırım bizleri, düşünmüşler, taşınmışlar biraz daha eğitelim arkadaşları demişler. Hem de ne eğitmek, doktor diploması verecekler bize galibaBir tek cerrahi eğitim eksik, onu da aldık mı dört dörtlüğüz çok şükür... Evelallah öğrettiniz mi cerrahi operasyon da yaparız biz.
Halk sağlığından epidomolojiye, akılcı ilaç kullanımından kişiler arası iletişime, hele bir de farmakoloji var ki değmesin kimse keyfimeToplam yedi ana başlık, yirmi beş konu. Sayfa sayısına bakmayı yüreciğim kaldırmadıO kadar yani.

Prevelans, insidans nasıl hesaplanır, kaba doğum hızı, genel doğurganlık hızı, kaba ölüm hızı, bebek ölüm hızı nedir,  nasıl hesaplanır bugünlerde ki en önemli gündem konularım. Tabii bilimsel çalışmada yapmadan olmaz. Hazırlık planı şart. Konunun seçimi, tanımlanması ve amaçlarının belirlenmesi, konu ile ilgili yazılı/görüntülü kaynakların derlenmesi, araştırma amaç ya da hipotezlerinin belirlenmesi, materyal-metod/gereç-yöntemin belirlenmesi, verilerin toplanması, bilgisayara girilmesi, kalite kontrolünün yapılması, verilerin analizi ve değerlendirilmesi, sonuçların yorumlanması, araştırma sonuçlarının rapor edilmesi lazım, işim çok açıkçası.

Santral Sinir Sisteminden,Kardiyovasküler Sisteme, Kanın pıhtılaşmasından Solunum Sistemine, antimuskariniklerden antivirallare, vitaminlerden hormon ilaçlarına oku oku oku bitmiyorİlk emirde oku oku oku değil mi! Okumak yetse okuyalım tabiGebelikten yenidoğanlara, çocuklardan geriatriye geç geç geç sonu gelmiyor.
Anatomi hooop yut, yetmedi ilaç etki mekanizmalarını ezberle, hastalık teşhis tanı ve tedavisini öğren. Hangi ilaç, hangi besinlerle, hangi ilaçlarla etkileşir, hangi etkin maddeler hangi  hastalıklarda kullanılır. Hangi hastalıkta hangi tedavi yöntemi  uygulanır öğren, dur ama o da yetmez palyatif tedavi mi radikal tedavi mi uygulanacak bir de ona bak bakalım. Tabii bu ilaçların advers etkileri var o da yetmedi bir de kotrendikasyonları var ne yapmalı şimdi? Bir de bu etkin maddeleri gruplara ayırmak lazım öyle ya her biri ayrı bir grup içinde. Benzadiozepinler, barbüratlar, alfa-beta adrenerjik reseptörler, antikoagülanlar, antimuskarinikler, antihipertansifler v.s pıfff yazarken yoruldum yaaaa... Ancak bu kadarını yazabildimDaha yüzlerce etken madde var.

Kendi teşhis ve tanımı kendim koyup kendi tedavimi kendim yapacak noktaya ulaşmak üzereyimSabır. Dopamin, serotonin ve nöradrenalin seviyeleri yerlerde, hafiften demans ta başladı. Ciddi anksiyete belirtileri de var. Hangi ilacı başlasam acaba? Trisiklik başlamayayım onlar eski ilaçlar, MAO’lar da önüne gelen her ilaç, her besinle etkileşiyor yok o da olmaz, en iyisi Selektif Serotonin Reuptake Inhibitörü başlamakHafif insomnia da başladı, yanınada bir sedatif hipnotik eklemek lazım gelir. Benzodiazepin mi alsam yoksa barbürat mı belki de bir H1 antihistaminik reseptörü almalıHafiften gastroözofageal reflü de var, mide mi dayanır bunlaraSinirsel uyarılarla salgılanan mide asidi salgısı sizlere ömürBu strese mide asitimi dayanır haklı olarak.

Pıffff şaka bir yana da hakikaten zorlu bir eğitim hazırlamışlar, sağ olsunlar. İnsanlar alışmamış beni enerjisi düşük görmeye, görenler hey ne oldu sana modundaGayet iyiyim işte ne ola ki. Hayat size güzel arkadaşım ye iç, eğlen, gez. Biz de bu güzel havlarda, öğrenci modunda ders çalışmacaİyiyim iyi, bişeyciğim yok     




Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone




Kendin Ol





Zor gelir bazen hissettiklerini dile dökmek, kaleme almak. Korkarsın, tamamen insancadır bu korkular. Ne de olsa biz duygularını baskılamak için eğitilmiş bir toplumuz. Tabularla büyütülmüş, bir çok şeyin ayıp olduğu söylenmiş, öğretilmiş bize. ''Erkekler ağlamaz, kadınlar çok gülmez'' bizim öğretilerimizde... Hal böyle oluncada nasıl dökeceksin aklına gelen her şeyi dile. Saygı ve sevgiyse öğretilen aman dur diye basarsın acı acı frene... Biraz da insanlık, vicdan sıkışmışsa araya vah vah haline... Gel de söyle, söylemek istediklerini... Aman dur sık dişini, var gücünle baskıla kendini. Ele güne rezil olma, demesin hakkında kimseler kötü bir şey... Alimallah!!!
Kim ne kadar açık ve net yaşıyor hissettiklerini ki?
Ne kadar açık ve net, hiç çekinmeden söyleyebiliyor insanlara söylemek istediğini?
Ne kadar kendi olabiliyor özgürce?
Kimin ya da kimlerin yanında yalnızca ve yalnızca kendi olabiliyor insan? Varsa öyle biri ya da birileri bulunmaz nimet...
Hiç mi baskılamıyorsun kendini?
Rahat mısın gönlünün istediği gibi?
Yoksa sürekli kendinle mi çelişiyorsun ve çatışıyorsun?
Söylesem ayıp olur mu?
Yanlış anlaşılır mıyım?
Ya kendimi doğru ifade edemezsem?
Ya hakkımda yanlış fikirlere kapılırsa insanlar?
Ya olduğumdan farklı görürse insanlar beni?'
Ne kadarımız bu korkuların dışında yaşıyoruz?
Ne kadarımız gerçekliklerimizin, kendimizin farkındayız?
Dinliyor muyuz kendimizi?
Kulak veriyor muyuz içimizden gelen sese?
Yaşaya biliyor muyuz gönlümüzün istediğince?
Yoksa hep içimizden gelen sesi baskılamakla mı meşgulüz?
Bunları yaptığımızda deli damgası yemekten mi korkuyoruz yoksa?
Bırak eleştirsinler, bırak insanlar ne düşünmek istiyorlarsa onu düşünsünler, insanların senin hakkında gerçekte neyi, nasıl düşündüğünü ne bilebilirsin, ne de değiştirebilirsin. Ayrıca ne önemi var ki sen, sen olmaktan vazgeçiyorsan eğer, kimin ne düşündüğünün... Bırak ne isterlerse onu düşünsünler... Kimselere göre değişme eleştirileceksin diye... Çocuklar gibi özgür ol, uçurtma gibi salın gökyüzünün maviliğinde... Düşünme gerisini, kimseye zarar vermediğin sürece...
Sev kendini, dinle yüreğinin sesini, kulak ver vicdanın sesine... Kendin ol ve vazgeçme hiçbir şey için kendin olmaktan... Yık tabularını, bırak geride sana öğretilen tüm yanlışları... Kapatma kendini yaşama, aksın gelsin yaşam bildiğince... Sevinçle karşıla tüm yaşayacaklarını, gülümsyerek uğurla yaşadıklarını...
Varsın desinler bana deli,
Ben kendimi seviyorum, kimseler sevmese de beni...
Tanıdığım ve tanımadığım insanları seviyorum, insan olduklarından ötürü...
Doğayı seviyorum, taşı,toprağı, yağmuru,fırtınayı,
Her gün doğan günü, geceyi aydınlatan ay ve yıldızları,
Hayvanları seviyorum,
Elimden geldiğince, gönlümün el verdiğince,
Kimsenin onuruna, kişiliğine, gururuna el değmeden söylemek istediklerimi ya dile getiriyorum ya da kaleme döküyorum,
Seviyorum her bir yazdığım satırı, çünkü inanarak yazıyorum ve içimden geldiğince yazıyorum, ruhumun, yüreğimin en saf haliyle yazıyorum... Burada da tamamen kendimim...
Ve kendime inanıyorum...
Biliyorum ki bu hayatta benim isteyip te yapamayacağım hiç bir şey yok, şartlar el verdiğince...
Yaptıklarımdan çok yapamadıklarım ya da yarım bıraktıklarım için pişmanlıklarım...
Kendim olduğum sürece mutluyum,
Duygularımla, hissettiklerimle, mantığımla varım...
Söylemek istediklerimi,söyledikçe artıyor mutluluklarım...
Varsın alınan alınsın, alınmaması gerekenler alınmasın...
En çokta bundan artıyor mutluluğum sanırım; herkes kendinden bir şeyler buluyor ya satırlarımda bu bana yeter de artar bile...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

3 Nisan 2014 Perşembe

ZORDUR YAŞAMAK




Kanın emildiğini, ruhunun çekildiğini hissedersin. Anlamını yitirir bir çok şey, doğruların yanlışlarına, yanlışların doğrularına karışır. Doğru bildiklerin yanlış, yanlış bildiklerin bir bakmışsın doğruların olmuş zorla! Göğsünü gerersin hayata, var gücünle ayakta kalmaya çalışırsın. Rüzgara karşı yelken açarsın. Boş yere uğraşma! Tek dertleri devirmektir yere seni aklı başında olmayanların.... Var güçleriyle iterler kakarlar seni, ayaklarını yerden kesmek için... Yüzüne gülenlerin, ardından konuştukları bini bir para...
Herkesi memnun etmeye çalışmak boşuna, kimseyi de memnun etmek zorunda değilsin ya aslında... Kimse kimseden memnun değil, işine gelmiyorsa yapılan; biri için bir diğeri hatalı, yanlış zaten... Kimsenin kimseye ne saygısı kalmış, ne güveni.
Bu kadar insan olmaktan çıkaran ne?
Çıkar çatışmaları mı? Ben merkezci olmak mı?
Ya da dünyanın etrafında döndüğü ilizyonuna tutulmak mı?
Herkes kendine göre akıllı, kendine göre iyi, kendine göre doğru, kendince haklı... Bir çok şey de aldığın terbiye ve kültüre bağlı...
Ne zordur yaşamak, yaşamaya çalışmak. Umutların, umutsuzlukların olur, geçiriverirler küçücük el kadar dünyanı başına. İyi niyetin suistimallere uğrar, insanı insanlıktan çıkarırlar. Oysa tek niyetin ayakta kalmak, kimseye zarar vermeden insanca yaşamaktır!!!!
Yapmayacağın, yapamayacağın şeyleri zorla yaptırırlar. Sonra da gereksiz yere vicdanını yorarlar. Onurun gururun kırılır, kalbin kırılır yalnızca yaşamak yaşayabilmek uğruna sen de çevirirsin yelkenini ters yöne... Dalgaların gelişine göre yön verirsin yelkenine... O zaman kimse kusura bakmasın! Her koyun kendi bacağından asılıyorsa bu hayatta, herkes işine geldiği gibi belirler davranışlarını. İnsani duygulara sahip olmak suçsa, insanlık yolundan çıkmış olanlara boyun eğmek neden?
Yalnızca yaşamak, yaşayabilmek için mi?     


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

İNSANIN KISA HİKAYESİ

Çoğu zaman aklımda deli sorular... Hayatı sorgulamak, insanların yaptıklarını anlamlandırmak. Boş yere, gereksiz yere... Ne anlamsız çaba! Herkes kendi pencerisini açmış hayata. Baktığı nokta aynı!İsteklerime cevap verilsin peşinde, e haklı da herkes kendince… Herkes doğal olarak kıymetli ne de olsa, senden değerli ne ola ki şu garip hayatta!
Allah akıl vermiş, zeka vermiş bi de üstüne ego vermiş tavan yapsın diye... Herkes kendine göre bulunmaz hint kumaşı!!! Anlamak zor, anlamlandırmak olanaksız...
Neden bunca kafa yormaca o zaman?' 'Hayat gel be bir kez olsun benim istediğim gibi ol!'' dediğinde herkes ne olacak peki? Hakikat ne o zaman? Benim isteklerimin cevap bulması mı? Karşımda ki insanların isteklerine cevap bulması mı? Benim isteklerim cevap bulunca onların ki bulmayacak, onların istekleri cevap bulunca benim isteklerim olmayacak... E ne yapmalı şimdi!!! Varsa bilen söylesin... Kendini düşünürsen bencil, karşındakileri düşünürsen safsın. Eh işte günümüzün değer yargıları da böyle...
İnsan kendine bile çoğu zaman hakikatleri itiraf edemez ve bu hakikatlerden kaçarken? Kendini, kendine bile dürüstçe ifade edemezken, hep bir kaçış noktası ararken.Yaptıklarına, yapacaklarına ya da yapamayacaklarına bahaneler üretirken... Çözümü kaçışlarda ararken, vur kaçlar peşindeyken. Aman dur bana zarar gelmesin, benden sonrası Allah Kerim, ben kendimi koruyayım gerisinden bana ne derken... Neyin nesi? Neyin kafa yormacası? Ah be deli!
İnsanların görmek istemediği nokta, herkes kendince zeki, kendince akıllı!!! Gerisi akıl yoksunu, durum öyle olmasa da! Herkes kendini, bir diğerinden üstün görmekte mübarek... Kaf dağında sanki!!! Ki durum çoğu zaman hiç de öyle değil!! Çünkü; kimse kimseden üstün değil, ama bunu anlayacak akıl nerede?! İşte bu kadar... Kolaysa yap  tercihlerini..:i

Kişi kendinden bilir işi!!!
İşte insanoğlunun kısa hikayesi bu...

Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone

30 Mart 2014 Pazar

YETER Mİ Kİ KURTARMAYA!!!





Düşünceler dağınık, kum taneleri gibi savrulmuş etrafa...
Leşleri kemiren kurtçuklar da üşüşmüş düşüncelere,
Var güçleriyle kemirmekte...
Hangi güç yeter kurtarmaya?
Çalı süpürgesi mi?
Kurtçukları zehirlemek mi?
Yorgun bedenden cevap gelir, çığlıkları bastırılmış sesin boğukluğunda; ''Yak, savur gitsin küllerini, bırak nehrin akıntısına!!!''
Yeter mi ki bu kurtarmaya?
Ruh der ki; ''Hayır, yetmez bu kurtarmaya! Yorgun beden huzur verirse bana, ulaşır çıkış yoluna, gerek yok yakmaya!!! ''
Kalp seslenir; ''Durun, dinleyin beni!!! Kulak verin bana, tüm gerçekler bende saklı... Düşünceler, yorgun beden, ruh fasa fiso... Tüm güzelliklerin kaynağı benim!!! Ben hissederim, ben karar verim olacaklara... Boş yere düşünme, yorma bedenini, sıkma ruhunu!!! Mantık bir yana, ben bir yana... Benim varlığım her birinizin varlığının sebebi... Direnmeyin artık yüreğinizin sesini dinlemeye... Kurtuluş bende!!!''


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

21 Mart 2014 Cuma

CÜMLELER

Dile gelmez cümleler,
Sıra sıra dizilir boğazında,
Koca bir düğüm olur, çökerler yüreğine...
İfade etmek için yetmez kelimeler,
Çoğu zamanda anlamsız gelir yan yana dizilişleri...
Ne doğru ne de yanlıştır aslında cümlelerin,
Yalnızca gideceği yeri bilmezler...
Gideceği yeri bilseler de,
Değerinin bilinmemesinden, anlamlarının yitirilmesinden korkarlar...
Delice sahip çıkarsın cümlelerine,
Feda etmek istemezsin cümlelerini, kıymetinden bihaber olanlara...
İstemeden de olsa saklarsın kendine,
Fırtınalara, kasırgalara yenik düşerler,
Bir sonbahar yaprağının hüznüyle...
Savrulur düşüncelerinde bir oraya bir buraya,
Belki de böylesi en güzeli, saklamalı cümleleri kendine...
Çünkü; cümleler değerlerini bilenler için kurulur...
Dağa taşa konuşmak, boşluğa savurmak cümleleri
Daha iyidir kimi zaman...
İnsanın anlamadığı, anlayamadığı kadar doğa anlar çünkü dilinden....

Sevgi ve Işıkla kalın...
Persephone




20 Mart 2014 Perşembe

İNSAN OLMAK

Mesele insan doğmak değil, insan olmak ve insan olabilmeyi başarabilmek. İnsan doğduk ama insan olmak kolay değil, ne yazık ki herkes insan olmayı beceremiyor. İnsan olmanın ne okulu,ne eğitimi, ne de kitabı var...
Uzmanlara göre kişilik çocuklarda 0-6 yaşlar arasında oluşmakta ve hayat boyu gelişmeye devam etmekte. Çocukluk döneminde kişilik oluştuğuna göre ailenin önemi çok büyük sonraki aşamalar da ise eğitim, sosyal çevre ve sosyal etkenler, arkadaşlar sırayı almakta.
Hayatta tek seçim hakkımızın olmadığı nokta doğduğumuz ya da doğacağımız aile. Sonrasında bütün seçimler bize ait.
İnsan olmak ya da olmamak.
Seçim tamamen bizim!
Nasıl bir insan olmak istiyoruz?
Nasıl bir insan olmak bizi mutlu eder?
Olmak istediğimiz insan mıyız?
Yoksa şartların gerektirdiği durumlara göre şekillenerek mi insanlığımızı ortaya koyuyoruz?
Daha onlarca soru sorulabilir bu konuyla ilgili. Peki hangi noktadayız, olmak istediğimiz insanın özelliklerini taşıyor muyuz? Yoksa kendimizden hiç mi memnun değiliz? Şu konuda falanca kişi gibi davranabilseydim, bu konu da filanca kişi gibi tavrımı koyabilseydim, şu özelliğim de olsa hiç fena olmazdı gibi bir yaklaşım mı sergiliyoruz kendimize, kendimizden şikayet edercesine...
İnsan olma yolunda kişilik gelişimi önemli bir faktörken, kişiliği etkileyen en önemli faktör ise ''Benlik Kavramı''dır. Benlik; insanın kendi kendisini nasıl tanıdığı, nasıl algıladığı ve nasıl değerlendirdiğidir. Uzun lafın kısası insanın kendi kendini nasıl gördüğü ve ifade ettiğidir ''Benlik Kavramı''.
Peki kendimizi yeterince tanıyor muyuz? Ne kadar irdeliyoruz kendimizi?
Soruyor muyuz kendimize; ''Ben hangi özelliklere sahibim?'', ''Benim için neler değerlidir?'', ''Hangi değer yargılarına sahibim?'' ''Ben neyi, nasıl, ne kadar yapabilirim ya da yapamam?'', ''Hedeflerim nelerdir?'' v.s...
İnsan olmak; önce kendini tanımak ve en önemlisi de bir bütün olarak kendini sevmekle başlar. Kendini bir bütün olarak, tüm sahip olduğu özellikleriyle sevmeyen insan, yeryüzünde ki hiç bir canlıyı da sevemez, sevdiğini zannederek kendisini kandırır.
İnsan olmak; vicdan kavramını anlamış, özümsemiş olmak demektir. Kendi davranışları hakkında yargıda bulunabilen, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu içsel olarak bilen, iyiyi kötüden ayırabilen kişi insandır ve insanlığın anlamını kavramıştır.
İnsan olmak; var olan zekayı akılla yoğurmak, iradeyi doğru kullanmak, merhamet ve şefkat duygusuna sahip olmaktır.
İnsan olmak; farkındalık sahibi olmayı, empati yeteneğini geliştirmeyi gerektirir.
İnsan olmak; dürüstlük gerektirir. Kendi bencilce duygularına ve isteklerine yenik düşerek, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmamasının gerekliğinin farkında olma yetisini kazanmış kişi olmaktır.
İnsan olmak; düşünmektir. Hiç bir şeyi sorgulamadan, körü körüne bağlanmamak, konu hakkında farklı bakış açılarına sahip olmak, farklı pencerelerden bakabilmeyi başarabilmektir.
İnsan olmak; doğayı, yaşadığı çevre ve yeryüzünde ki tüm canlıları ve insanları sevmektir. Sevmiyorsa da saygı duyması gerektiğinin bilincinde olmak demektir.
İnsan olmak; farklı duygu ve düşüncelere değer vermek, aynı fikir ve düşünceye sahip olmasa da karşısında ki insanlara, en azından insan olma vasfına sahip oldukları için saygı duymaktır.
İnsan olmak; insan olamanın bilincine sahip olmak demektir.

Kişi kendini olduğu gibi kabul etmeyi bilmeli, beğendiği kişilik özelliklerine sahip kimselerle kendini kıyaslamamalı, kendini sahip olduğu özellikleriyle iyisiyle kötüsüyle sevmelidir.
Başkaları tarafından onaylanmak ya da değer görmek beklentisi içine girmemek, kendine değer vermeyi bilmek gerekir. Sen kendi gözünde bir değere sahip değilsen, bunu başkalarından görmeyi boş yere beklemek anlamsız olur.
Alçakgönüllü olmak yetenekleri gizlemek değil, yetenekleri tamamlamaktır. Bu yüzden alçakgönüllü olmak insanın sahip olması gereken özelliklerden biridir..
İnsan eleştiriye açık ve bu eleştirileri açık yüreklilikle karşılayacak cesaret ve özgüvene sahip olmalı.
Kişileri değiştirmek amacına sahip olunmamalı, değişim gerekliyse insan önce kendinden değişime başlamalı. Çünkü değişim bir gerekliliktir ve değişim önce insanın kendisinde başlamalıdır.
İnsan anlama ve dinleme kavramlarını özümsemeli. Önceliğin konuşmak, kendini anlatmaya çalışmak değil, anlamak ve dinlemek olduğu gerçeğini kabul etmelidir.
Haklı olmaktan çok, mutlu olmak için çaba harcanmalıdır.
Affedici olun!
Affetmek iyi insanların intikamıdır.
Bazen en büyük intikam gülüp, geçmektir....

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

17 Mart 2014 Pazartesi

Zamana Dair



Zaman tüm acılara rağmen hızla akmaya devam ediyor. Kendi zaman akışımız arada sekteye uğrasa da belli bir zaman diliminde takılıp kalsak ta, hayat bize inat ilerliyor. Takılı kaldığımız zaman diliminden kurtulmak, hayatın akışına yeniden dönmek gerek. Gerçeklikten uzaklaşmanın faydası yok. Hayaller kurmuş olabiliriz, bu hayaller tepemize yıkılmış, hayatımızı kabusa çevirmiş de olabilir. Ahlanıp vahlanmak ne yazık ki boş. Olan olmuş, biten bitmiştir. 
Film makarasını sarar gibi sürekli geriye dönüp bakmak, acıları arttırmaktan başka bir işe yaramaz... Acılara tutunmak, anılarla yaşamak, neden olmadı ya da olmuyor diye sızlanmak kadar çözümsüz ya da çaresiz değildir hiç bir sorun ve yıkılan hayallerin yerine yenileleri de inşa edilir.
Yeter ki çözmek iste!
Yanlış yolda gittiğinin farkındalığında ve bilincinde ol!
Olmadıysa vardır bir hayır demesini bil!
Tabii bu durumda yaşıyor olmaktan ayrı bir haz duyorsak o ayrı, ne yazık ki böyle yaşamayı sevenler de var şu koca evrende! Acılarıyla, sıkıntılarıyla, kederleriyle, mutsuzlukllarıyla beslenenler!
Ne kadar garipsesek te, hadi oradan olur mu böyle saçma şey desek te var işte...
Keder, acı, sıkıntı, ölüme karşı afinite, sevilen ya da istenilen nesneye ulaşamamanın verdiği aşırı stres! Hastalıklı bir ruh hali!
Unutmamalı ki; insan kendini bu durumun, bu ruh halinin içine sürüklerken, yalnız sürüklenmiyor, annesini, babasını, kardeşini, eşini, çocuğunu, arkadaş ve dostlarını da sürüklüyor ve durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor... Çevremizdekileri de etkiliyoruz bu halimizle... Ya üzüyor ya da kırıyoruz istemeden sevdiklerimizi ya da bizi sevenleri... 
Kimse istemiyor etrafında bu ruh haline sahip kişileri. Her yeni gün gelirken, beraberinde de  bir çok sorunla geliyor zaten, kim ister ki etrafında sorunlu kişi ve kişilikleri. Artık herkes kendini mutlu hissettiği, kendisini iyi hissettirecek, sorunsuz insanların yanında olmak istiyor, yaşam da yeterince sıkıntı var, üzerine yenilerini eklemekten kaçıyor herkes. Haksız da sayılmazlar tabii...
Unutmak zor olsa da yaşanan olayları, gerçeklerden kaçmak yerine kabullenmek, mutsuzlukların yerine yeni mutluluklar koymak, yıkılan hayellerin yerine yenilerini inşa etmek, hastalıklı ruh halinden çıkıp yeni bir bakış açısı geliştirmek,geçmişin acı ve sıkıntılarıyla yaşamaktansa gerçek hayatla yüzleşmek daha iyi bir yaklaşım şekli olacaktır.
Sıkıntıları, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymanın ne kendimize faydası var, ne de sıkıntılarımıza, ne de olup biteni değiştirmeye...
Geride kalanlar geçmiştir, gelecek zaten gelecektir, önemli olan anda kalmak, anın tadını çıkarmaktır.   
Neşe, mutluluk dururken, sorun ve sıkıntılara yeni ya da farklı çözümler bulmak varken, 
Şu ölümlü dünyada kendimize ve etrafımızda ki bizi sevip, değer verenlere hayatı zehretmek niye?


Karlı dağlar kadar yalnızızdır bu durumun içinde, bu ruh halinden bizi kurtaracak kişi ne yazık ki yine bizizdir... Kurtarıcı beklemek boş yere vakit kaybından ibarettir ...

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

15 Mart 2014 Cumartesi

GERÇEKLER ACITIR!

Sanatçı Alex Andreyev'in ''İnsanın Gözlerini Açması,
Bazen Çok Acı Verici Olabilir'' adlı çalışması.

Çoğu gerçek acıtır ve gerçeği kabul etmekten kaçınır insan. Özellikle de işine gelmeyen gerçekleri. Eğer var olan gerçek acıtıyorsa, EGO bunun yerine başka bir gerçeklik yarartır ve bunu kabul eder. EGO kendini koruma eğilimi gösterir, belli bir doyuma ulaşmak ister. EGO acı çekmek istemez ve senin de acı çekmeni engellemek ister... Kanayan yaralarına merhem olma gayreti içerisindedir... O da kendince masum ve haklı anlayacağın!!!
EGOmuzun yaratmış olduğu bu yalancı gerçekliği kabul ederiz, çünkü bu şekilde olması bizim de işimize gelir, kendimizi daha iyi hissederiz. EGO istediğine ulaşmıştır, gözler kör olsa da, içimiz rahattır artık. EGO da derin bir nefes alır bu arada...
Gizlice hayal dünyasına itilerek, var olmanın dayanılmaz hafifliğinde yaşamımızı devam ettiririz. Güzeldir böyle yaşamak, iç huzur sağlanmış, kendi kendimizle çatışma sona ermiştir. Her konuda haklıyızdır... Özrümüzü örtecek bir gerçeklik yarartmışızdır kendimize...
Özellikle reddedilme, kabul görmeme korku ve kaygıları gerçeklikten uzaklaştırır insanı. İstediğini almaya alışmış olan insanoğlu için zordur, reddedilmek ve kabul görmemek...
Gerçekler bambaşka olsa da, bu tarz bir davranışla karşılaştığında, kendini korumaya alır ve kendi gerçekliğini yaratır, yarattığı o gerçekliğe de inanır insan.Yoksa hemen anksiyete belirtileri baş gösterir bu gibi durumlarda....
Bundan sonrasında yarattığı gerçeklikle başbaşa içi rahattır, yapması gerekeni yapmıştır, doğru da budur ve başka doğru  da olamaz zaten... EGO Tanrısallaşmış, yücelik mertebesine oturmuştur sonunda... Hem haklıyım hem de mutlu... Oh be ne güzel!
Davranışları konusunda, kendi kendini haklı çıkarmakta insanoğlunun üzerine de başka canlı yoktur yeryüzünde...
Topla kendini, yüzleş artık gerçeklerle!
İstenmiyorsun!
Reddedildin!
Kabul görmüyorsun!
Yaşamaktan vazgeç yarattığın yalan dünyanda!
Haklı olmak ve mutlu olmak arasındaki içsel savaşına son ver!
Vazgeç öğrenilmiş çaresizliklerinden, bak o zaman dünyan daha güzel olacak...
EGOnun tüm bilincini yok etmesine izin verme!!!
Hayattaki amacın; ''Haklı olmak mıdır?Mutlu olmak mıdır?''
Tercih senin!
Ya haklı olur, mutsuzlaşırsın ya da mutlu olur haksızlaşırsın....
Ne yazık ki ikisi bir arada olmuyor...
Hem haklı hem de mutlu olunmuyor....
EGOna yenik düşme,
Yüzleş gerçeklerle,
Etrafında olup bitenlere kapatma gözlerini!!!
Gerçekler acıtsa da!!!

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

...

Aklın olmadığı,yüreğin sustuğu yerdeyim şu an!
Ne söyleyeceğini,kendini nasıl ifade edeceğini bilmiyorsa,saçmalamanın eşiğine gelmişse bir insan!
Lal olup,susmalı!!!

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

10 Mart 2014 Pazartesi

Var Mı Bilen?

Bitmek bilmeyen huzursuzluk,
İnsanların birbirleri ile savaşı,
Nereye kadar?
Para hırsından kör olmuş gözler...
Hırsızlara bile alkış tutar hale gelmiş millet...
Helal olsun yapana! Diye ağızdan çıkan cümleler!
Akıllara durgunluk...
Ne oldu bu millete!
Yoksa bir şuur kaybı mı?
Ya da zaten bir şuuru yok muydu?
Herkes işine geldiği gibi taraf...
Körü körüne bomboş savunucular...
Körü körüne bağlılık...
Cehalet almış başını gidiyor...
Bilinçlice cahil bırakılmış toplum..
Okumak yok! Aklı kullanmak yok!
Allah insana akıl vermiş kullansın diye!
Eeee hani nerede?
Hadi aklını kullanamadın,
Vicdan muhakematin de mi yok?
Sormak, sorgulamak unutulmuş,
Vicdanın anlamı bir kenara sindirilmiş...
Diğer tarafta da fazlasıyla sorgulayanlar!
Her şeye bir eleştiri getirenler!
Bu kadar biliyorsan,
Hadi kalk ayağa da bir şeyler yap o zaman!
Eleştirmek yetmez, icraatlarını göster!
Eleştirinin de dozunu kaçırma,
Arada kendini de sorgula ''ben ne yaptım ne yapıyorum'' diye...
Öyle oturduğun yerden ahkam kesmekle olmaz o işler!
Bir vurdum duymazlık, bir aymazlık, bir adam sendecilik...
Gazetelerde sonu gelmeyen üçüncü sayfa haberleri,
Ana haber bültenlerinin baş haberleri;
İhanetler, cinayetler,,adaletsizlik,kadın ve çocuk ölümleri...
Açlık, sefalet bir yan da
Zenginlikten gözü dönmüş sefa sürenler diğer yanda haber!
Fakir; zengine alkış tutuyor, zengin fakiri eziyor, ezikliyor...
Merhamet tükenmiş, herkes birbirine küfreder hale gelmiş...
Elektrik akımıyla yüklü insanlar...
Saman alevi gibi parlamak için hazır olda...
Herkes birbirini bulsa bir kaşık suda boğacak...
Kardeşlik, dostluk, arkadaşlık, saygı yok olmuş...
Kimse kimsenin ne fikrine saygı duyuyor, ne kendisine...
Nereye gidiyor ülke?
Nerede kaldı değerlerimiz?
Ne olacak bu işin sonu?
Dünyada da pek farklı değil bu durum!
Aynı olmasa da bir çok şey insanlık dışı!
Birbirinin gözünü oymak için bekleyenler...
Vicdan vicdan diye haykıran sesler,
Vicdanın V'si nedir bilmeyenler ,bilemeyenler...
Dört bir yandan neler oluyor diye yükselen sesler...

Neler oluyor gerçekten insanlığa?
Var mı bilen?
Ben bilmiyorum da!


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...Persephone