29 Haziran 2022 Çarşamba

Yeşilçam Beklentilerimiz

Pazartesi günü İstiklal caddesinde yürürken, Yeşilçam sokağı gözüme takıldı. Yeşilçam filmleri ile büyümüş bir neslin mensubu olarak, saniyeler içinde zihnimde bir sürü şey uçuştu. Başlığı pazartesi günü, kendime hatırlatma olarak attım. Ne yazık ki bugün de Cüneyt Arkın’ı kaybettiğimiz haberi geldi. Mekanı cennet olsun. Çok üzgünüm. Çocukluğum, gençliğim avuçlarımın içinden kayıyormuş gibi hissediyorum.

Çocukluğu, gençliği Yeşilçam filmleri ile geçince insanın, hayata yeni nesilden biraz farklı bakarak büyüdük. Hayalimizde hep mutlu sonlar vardı, ister istemez. Saf, temiz, masum bir bakış açısı. Yoğun bir duygusallık, biraz da mantık dışı bir sulu gözlülük. Halen en ufak duygusal bir şeyde gözlerim yaşla dolar.

Fakir oğlan, zengin kız birbirlerine aşık olur. Ya da tam tersi fakir kız, zengin oğlan. Kavuşmaları için oldukça zorlu yollardan geçmeleri gerekir, aşkları ağır sınavlardan geçer. Kötü karakterler sürekli kavuşmalarını baltalamaya çalışır. Bu güzel çiftimizin aşkı tüm bunlara göğüs gerer. Ve filmin sonunda kötü karakterlerin hepsi birer iyilik meleğine dönüşür. Çiftimizin mutlu sona doğru giden yollarını açarlar. Sıcak bir kavuşmayla film sona erer. Tüm film kadrosu bir arada, mutlu.

Bu filmin izleyecileri de hayatın böyle bir şey olduğunu düşünerek büyür. Beklentilerini de bu yönde oluşturur . Zorlu aşamalardan geçebiliriz ama aşkımız mutlu sonla bitecektir. Evlenip, çoluk çocuğa karışacak. Pembe panjurlu evimizin bahçesinde, gülüşüp eğlenen çocuklarımızı seyredeceğiz. Nasıl etkilenmişsem küçükken, büyüyünce hep pembe panjurlu evim olacak sanırdım.

Filmlerde eksik kalan nokta, mutlu sondan sonraki aşamaydı sanırım. Hikayenin sonrasını her zaman izleyicinin hayal dünyasına bıraktılar. Bitiş mutlu olunca, hayalimizde filmin devamıda mutlu mesut kurgulanıyordu. Ta ki, hayatın gerçek yüzü ile karşılaşana kadar. Mutlu sonların devamının farklı ilerleyebileceğini de öğrendik. Yeşilçam beklentilerimiz suya düştü. Ve tabii ki; bir neslin hayalleride böylece suya düşmüş oldu. 

Dipnot: Halen keyifle izliyorum Yeşilçam filmlerini. Tüm Yeşilçam emekçilerine selam olsun. Vefat edenlerin mekanı cennet olsun. Hayatta olanlarada Allah sağlıklı, uzun ömürler versin.

Sevgi ve ışıkla kalın…

Persephone


25 Haziran 2022 Cumartesi

Sığınak

Çok can sıkıcı bir haftayı geride bıraktım. Çok şükür! İnişlerim çıkışlarım. Kendimi tanımakta zorlandım. Neyse ki; normale kısmî olarak döndüm. Kontrolüm dışında olan şeylere, bu kadar can sıkmayı sevmiyorum aslında. İçsel baskı yoruyor beni, ‘Bunu başarmalısın, yapmalısın!’ Başardım mı? Evet! Ruhum darlandı mı? Evet!

Kendimi sorgulamadan duramıyorum. Ne için bu kadar çaba? Bende ki cevabı net. ‘Oğlum!’ Çünkü; bu saçma sapan dünyaya gelmeyi o seçmedi. Onun adına ben karar aldım. Kendimce doğru olan neyse onu yapmalıyım! Onu düşünebilecek bir tek annesi var. Yolunu açmak da bana düşüyor. 

Bu iniş çıkışlı ruh halimin içinde kitaplara gömüldüm. En sevdiğim sığınak, kitap okumak. ‘Kinyas ve Kayra’ okumaya çalışıyorum arada. Arada çünkü; kitap epey zorladı. Hakan Günday lütfen hoş gör beni. Ruhum pek hazır değildi sanırım. Baş ucumda kitap bana, ben kitaba bakıyorum. Araya kitaplar sıkıştırmayı tercih ettim sonunda. İlk kez üç dört kitabı bir arada okuyorum. 

‘Güçlü Sorular - Andrew Sobel&Jerold Panas’ bitti. Bir önceki yazımda kitaptan bahsetmiştim (Tık Tık). Tavsiye eder miyim? Kesinlikle.  Bir silkeler, kendinize gelirsiniz. 

‘İyileştiren Alışkanlıklar - Gretchen Rubin’. Alışkanlıklarla ilgili bir kitap okuyacaksanız,  okumanız gereken ‘Alışkanlıkların Gücü - Charles Duhigg’ Net! Ay hadi şu alışkanlıklarımın üzerine gideyim. Bir kendimi tazeleyim diyorsanız. ‘Alışkanlıkların Gücü’nü okumadıysanız, okunur. 

 ‘Zihin Çerçeveleri - Howard Gardner’ henüz yorum yapıp yazara haksızlık edemem. Henüz yolun başındayım.

‘Gerçek Hesap Bu! - Nejat İşler’ samimi, içten, sıcak. Dur şu sosyal medya aleminde  dolaşan ‘Nejat İşler’ sözlerini kim yazmış diye merak ediyorsanız, okuyun derim. Bitmek üzere. Belki bir ara yorumumu yazarım. İlginç olabilir.

Yine daldan dala konmuş olabilirim. Ne yapayım bende böyleyim işte. Hoş görün.


Sevgi ve ışıkla kalın…

Persephone







21 Haziran 2022 Salı

Ölüm İlanı

 ‘Bugün ölüm ilanını yazman gerekseydi, seninle ve hayatınla ilgili neler anlatmasını isterdin?’

Bugünlerde okuduğum kitabın en çarpıcı, en etkileyici sorusuydu. Üzerine epeyce düşünülesi bir konu. 

Yazar, aile mesleği olan doktorluğu seçer, ancak fen dersleri onun için mutsuzluk kaynağı olur. Okulun ikinci yılında kaderini değiştirecek olan ilanla okul gazetesinde karşılaşır. ‘Kariyer Rehberlik Semineri. Etkili bir özgeçmiş yazmayı öğrenin.’ Neden olmasın? diye düşünür. Yaz tatillerinde çalışmak için işine yarayabilir, gelecek iş hayatında fayda sağlayabilirdi.

Kursa kaydını yaptırır. İki gün boyunca özgeçmiş yazmayı öğrenir. İkinci gün öğleden sonra son ödevini alır ve uzman; ‘ bu son alıştırmanız’ der.

‘Bir kağıt çıkarın. Önümüzdeki bir saat içinde ölüm ilanınızı hazırlayacaksınız. Siz öldükten sonra yerel gazetede yayınlanacak ve hayatınızı anlatacak olan makaleyi yazacaksınız. O makalede neler yazmasını isterdiniz? Nasıl bir hayatı tanımlamasını isterdiniz? Şimdi başlayın’

İnsanın 20’li yaşlarında kendi ölüm ilanını hazırlamasını kafamda canlandıramıyorum bile. Tabii son ödev mecbur yazılacak. Yazarımız başlar kendi ölüm ilanını yazmaya. Görkemli bir tıp kariyeri anlatır. Ailesinin ne kadar gurur duyduğunu yazar. Bir an paniğe kapılır, kendini ezici bir ağırlığın altında hisseder. ‘Gerçekten yaşamak istediği hayat bu mu?’ Kalemi bırakır. Asıl yapmak istediği seyahat etmek, yurt dışında yaşamak, roman yazmak, yabancı diller öğrenmek ve girişimci olmaktır. Yıldırım çarpmışa döner. Tıp fakültesini aslında babası için okumak istediğini fark eder. Yeni ölüm ilanını yazmaya başlar. Bu kez farklı bir hikaye çıkar ortaya. Ve bu yazdığı hikayenin bir çoğununuda bugün gerçekleştirmiş.

Etkili bir soruyla, yazarın  değişen hayat hikayesiydi beni kalbimden vuran. Kendi hayat hikayemizi mi yazıyoruz? Yoksa birilerini mutlu etmek için mi hikayeler yazıyoruz? 

Merak edenler için:

Kitap: Güçlü Sorular

Yazarlar: Andrew Sobel & Jerold Panas

Sevgi ve ışıkla kalın…

Persephone

19 Haziran 2022 Pazar

Kime Göre, Neye Göre?

Olayları yaşarken, yaşadıklarımıza dışarıdan bir gözle bakmak çok zordur. Bir film karesini izler gibi, olaylara objektif yaklaşmak bir bakış açısı gerektirir. Bunu başaramıyorsak, en kolay yolu seçeriz. Başkalarını suçlamak!
İnsan, olayları kendi kişisel deneyimleriyle yorumlar. Her bireyin olaylara yorumu, kendi yaşam deneyimlerine dayanır. Ne kadar objektif olduğumuzu düşünsekte, maalesef deneyimlerimiz bakış açımızı etkileyecektir. Kendimizle ilgili farkındalığımız gelişmediyse, konu ile ilgili başkalarını suçlamak insani bir duygu olabilir. Çünkü, insan bir çıkış yolu arar. Bu da hepimiz için doğaldır. Neticede insanız. Kendimizi iyi hissetmeye ihtiyaç duyarız. Her ne kadar doğru olmasa da, kendimizi suçlu hissetmektense başkalarını suçlamak vicdani olarak rahat hissetmemizi sağlar.
İnsanların doğruları, yanlışları yaşadıkları deneyimlere göre değişir. Doğru ya da yanlış. Kime göre, neye göre? Cevap aslında deneyimlerimizde, kültürümüzde gizli. Bu hayatta ne aldıysak, onu yansıtıyoruz. Düşünce şeklimizle, hayatı yorumlayışımızla, olaylara bakış açımızla… 
İşte bu nedenle bu soruyu çok seviyorum; ‘Kime göre, neye göre?’



Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone



4 Haziran 2022 Cumartesi

Kitap Yorumu: Bir Doktorun Pandemi Günlükleri


Yazar Hakan Özdemir, 15 Mayıs 1972 Bitlis doğumlu. Babasının mesleği sebebi ile çocukluk yılları farklı illerde geçmiş. İzmir Atatürk Lisesi, Cerrahpaşa İngilizce Tıp Fakültesi sonrasında Cerrahpaşa Göz Hatalıkları Anabilim Dalında uzmanlık eğitimini tamamlamış. 2015 yılında Profesör ünvanını almış ve alanında çok sayıda kitaba yazarlık, editörlük ve çevirmenlik yapmış. Halen İstanbul Bezmialem Vakıf Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürüten Hakan Özdemir evli ve iki çocuk babası.

Kitabın adından anlaşılacağı gibi yazar Hakan Özdemir, pandeminin ilk döneminde covid 19 geçirmiş ve karantina döneminde günlük tutmaya başlamış. İlk günlük tutma deneyimi olmadığını kitabın önsözünden anlıyoruz. İlk günlük denemesi çocukluk yıllarına dayanıyor. Ortaokulu yatılı okuduğu yıllarda babasının hediyesi olan bir deftere kurşun kalemle yazmaya başlıyor. Bu günlüklere ailesine ve evine duyduğu özlemi dile getiren ‘Evden Çok Uzakta’ ismini veriyor. Günlük tutma deneyimi çok uzun sürmüyor. İkinci günlük tutma deneyimi de ilki ile benzer sürelerde son buluyor. Üçüncü denemesi Tıp Fakültesine başladığı ilk yıl. Hayal ve özlemlerini yazdığı için ‘Mavi Günlük’ adını vermiş. Son günlük denemesi ‘Bir Doktorun Pandemi Günlükleri.’ Ve bu günlükte kitap haline getirilerek biz okurların huzuruna sunuluyor.

Kitabı temin etmeden önce kitabın konusu ile ilgili fikrim,  bir hekimin pandemi döneminde neler yaşadığına dair yaşadıklarını anlattığı bir hikaye olduğu idi. Tamamen yanılmışım. Kitabın isminden dolayı beklentim farklı oluşmuş. 

Kitap 26 bölümden oluşan ve her bölümde içinde kaybolduğunuz, heyecanla bir diğerine geçmeyi beklediğiniz bilgilerle dolu ve çok akıcı bir dille anlatılıyor. Bilgiye aç olan benim gibi biri için bulunmaz nimet.

 5. Bölümde kaleme alınan ‘Game Changer’ bölümü beni çok etkiledi. Bölümün kahramanları olimpiyat şampiyonu Dick Fosbury ve House müziğine yeni radikal ritimler getiren Avicii. İki ayrı dünyanın insanını bir araya getiren hayat hikayesi. Başarıları okurken yüzünüzde bir tebessüm, acıları okurken de garip bir hüzün oturuyor insanın yüreğine. Hikaye entegrasyonu öyle güzel yapılmış ki; duygularınız bir iniyor, bir çıkıyor. Eminim bu kitapta ilgi alanınıza göre sizleri de etkileyecek bölümler bulacaksınız.

Ve sözü kitabın arka kapağına bırakıyorum:

‘Bir Doktorun Pandemi Günlükleri’ 26 küçük bölümden oluşuyor. Her bir bölüm, yazarın pandemi süresince tuttuğu günlüklerden derlenmiş vaziyette. Yazar günlüklerinde bize o gün neler yaşadığını anlatmaktan ziyade, o günün zihninde ortaya çıkardığı bağlantıları göz önüne sermeye çalışıyor. Kitabı okurken küçük bir gazete haberinden, Eyfel Kulesi’ne, önemli bir arkeolojik buluntudan. Beatles şarkısına, Nobel Ödülü’nden, Bitcoin’in geleceğine, görünmez bağlantılarla dolu bir dünyayda seyahat ediyorsunuz. Bu seyahatte zaman ya da mekan kısıtlaması yok. Kimi zaman 1500’leri, kimi zaman tarih öncesi dönemi ya da yakın geleceği yaşıyorsunuz… Kimi zaman Şam’ın surlarında ya da Himalaya’ların eteklerinde, kimi zaman Haliç’in orta yerinde ya da Dublin’de bir müzede oluyorsunuz. Leonardo da Vinci’sen, Uğur Şahin’e, Woody Allen’dan, Isaac Newton’a birçok ünlü ismin arka planda kalmış özelliklerini öğrenirken, hemen her bölümde bir miktar bugünü ve pandemiyi hissediyorsunuz.


Kitap: Bir Doktorun Pandemi Günlükleri

Kitabevi: Anadolu Kitabevi

Sayfa sayısı: 136

Hakan Özdemir İntagram hesabı: https://urldefense.com/v3/__https://instagram.com/profhakanozdemir?igshid=YmMyMTA2M2Y=__;!!N3hqHg43uw!rfGNfBZD_K4-Vb8Ki375GVOcSkLcvVY7uPiCp8-dydnufgVqvDDXeA-f_eHrKVgUn80nVV-kNS_uS3-4mptB5rtlpVqD$

Sevgi ve ışıkla kalın…

Persephone 

2 Haziran 2022 Perşembe

Anda Kalmak, Anı Yaşamak





En sık duyduğumuz öğütlerden biri; ‘anda kal, anı yaşa!’ Peki söylemesi kolayken, uygulaması bu kadar kolay mı? Kolay olmasa da bu kasınızı güçlendirebilirsiniz.

Zihin sürekli geçmiş ve gelecek arasındaki düşüncelerde yolculuk eder. Geçmişte yaşananlar için üzülmek, gelecek için kaygılanmak bir çoğumuz için sıradandır. İnsan, olumsuza odaklanmakta oldukça başarılı bir varlıktır. Tüm gününüzü harika geçirirsiniz, tam eve mutlu mutlu geliyorsunuzdur, en sevdiğiniz ayakkabınızın topuğu kırılır ve yaşadığınız o harika gün mahvolur. Zihin artık o en sevdiğiniz ayakkabıda kalır. Gün içinde yaşadığınız harika deneyimler, güzel duygular artık bir ayakkabı topuğu sayesinde yok olmuştur.

Geçmiş geçmişte kalmıştır, gelecek ise bilinmezliktir. Bilinmezlik ve beklentiler çok yorucudur. İnsanı yiyip, bitirir. O nedenle anda kalmak, kalabilmek değerlidir. Peki bu kadar bilgiye hakimken anda kalmayı başaramamak, anı yaşayamamak neden? Çünkü; zihinden gün içerisinde 60.000 civarında düşünce geçer ve zihni durdurmak güçtür. Düşünceleri durdurmak için ciddi bir farkındalık gerekir, bu farkındalık içinde emek.  

Anda kalmak için ne yapalım? 

Yaşadığımız anın farkında olalım. Gün içinde 2-3 dakikanızı ayırarak alıştırma yapmaya başlayabilirsiniz. Yapacaklarınız çok basit aslında. Aldığınız nefese, bedeninize odaklanmak. Vücudunuzu hissetmek, etrafınızdaki sesleri dinlemek. Yemek yerken yediğiniz şeye odaklanmak, aromasını, yapısını hissetmek. Araba kullanırken direksiyonu kavradığınız ellerinizi hissetmek, gaz pedalındaki ayağınızı hissetmek gibi. Bir alışkanlık kazanmak için bilimsel olarak söylenen süre 21 gün. 21 gün aralıksız anda kalma çalışmalarıyla alışkanlık edinebilir, yaşadığınız anaların farkına varabilirsiniz. 

Anda kalabildiğiniz, anı yaşayabildiğiniz güzel bir ömür geçirmeniz dileğiyle…

Sevgi ve ışıkla kalın…

Persephone

29 Mayıs 2022 Pazar

Bir Süre Sonra

 



Bir süre sonra,

Bir eli tutmakla, bir ruhu zincirlemek arasında ince farkı

öğrenirsin,

Ve aşkın yaşlanmak,

Birlikte olmanın da güvende olmak anlamına gelmediğini

öğrenirsin.

Ve öpücüklerin sözleşme

Ve hediyelerin de vaat olmadığını

Öğrenmeye başlarsın.

Ve yenilgileri

Başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın,

Bir çocuğun üzüntüsü ile değil, bir yetişkinin zarafeti ile,,,

Ve her şeyi,

Bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin,

Çünkü yarın ile ilgili her şey belirsizdir.

Bir süre sonra güneş ışığının

Eğer fazla maruz kalırsan,

Yakıcı olduğunu öğrenirsin.

Bu yüzden

Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden

Kendi bahçeni yarat ve kendi ruhunu kendin süsle.

Ve göreceksin ki, dayanıklısın

Ve kuvvetlisin

Ve değerlisin…

Veronica Shooffstall


Kitap: Mindfullness

Yaazar: Doç.Dr. Zümra Atalay

Sevgi ve Işıkla kalın

Persephone  

22 Mayıs 2022 Pazar

Tuhaf Gün

Yine tuhaf duyguların depreştiği, tuhaf bir gündeyim. Buradan eski dostlar bilir, yine sorguladığım günlerden birindeyim. 

Hayat garip. Aklından bile geçiremeyeceği şeyler yaşayabiliyor insan. Yürüdüğümüz hayat yolunda iyi kötü her sürprize hazır olmalı. Hayatın bizim için ne gibi planları var, bilmek zor. 

Şu son bir yılda, bunları ben mi yaşadım? Bu yaşananlarla ben mi baş ettim? Gerçekten inanmak bana bile bazen zor geliyor. Diyorlar ki; ‘Allah kimseye baş edemeyeceği yük vermezmiş’.  Belki de doğrudur. 

Ooo ne tatlı hayatın var, diyenlerin yüzdesini düşününce, dudağımda he canım he cinsinden bir kıvrım beliriyor. Çok tatlı. Gel beraber yürüyelim bu yolu! 

Sosyal medya hayatımıza girdi gireli, bir şeyler ters gidiyor. Mutlu hissettiğin anları paylaştığında, sanki her günün öyle geçiyormuş izlenimi tuhaf ötesi. Ne yapayım? Ağladığım, üzüldüğüm anları mı paylaşayım? Benim de insan olduğumu anlamanız için! Ben de her insan gibi zorluklar yaşayabiliyorum yani! Belki de sizin hiç kaldıramayacağınız cinstendir yaşadıklarım! Nereden biliyorsunuz? Demek istiyorum ve tabii ki demiyorum. 

O saçma önyargılarla yaşamak zorundayız sanırım. Pek bir şeylerin değişeceği yok gibi. Hele bizim nesilin hiç değişeceği yok! Umudum ‘Z kuşağı’. Onlarla beraber bir şeyler değişiyor. Göreceğiz. Elalem ne der neslinden, kim ne derse desin nesline geçiyoruz, çok şükür. 

Ne diyeyim, hayat hepimiz için bir şekilde akıyor işte. İyisiyle kötüsüyle. Hayat her birimize keyifli günler sunsun. Hayatın akışında, şu kısacık ömrümüzün tadını çıkaracak insanlar çıkarsın karşımıza. Yoksa hayat dediğin nedir ki! Cemal Süreya kısaca özetlemiş; ‘Hayat kısa, kuşlar uçuyor’.

Sevgi ve Işıkla kalın

Persephone 




15 Mayıs 2022 Pazar

SANRI


Göz hastalıklarına yakalanan ya da görme kaybı yaşayan insanların yüzde 10 kadarı görsel sanrılar deneyimler. Charles Bonett Sendromu olarak bilinen tuhaf rahatsızlıkta, görme yetilerini kaybeden kişiler, geçek olmadığını bildikleri çiçekler, kuşlar, insanlar, binalar gibi nesneler görmeye başlarlar. 1700’lü yıllarda yaşamış İsviçreli düşünür Charles Bonnet, katarakttan dolayı görüşünü kaybetmekte olan büyükbabasının aslında orada bulunmayan nesneler ve hayvanlarla etkileşim kurmaya çalıştığını fark ettikten sonra tanımlamıştır bu bozukluğu.

Bu sendrom tıp literatüründe yüzyıllardır yer almakla birlikte tanıda sıklıkla gözden kaçar. İki nedenle: Birincisi, çoğu hekimin sendromdan haberdar olmayıp belirtileri bunama olarak yorumlaması; ikincisi, halüsinasyonları görenlerin, gördükleri şeylerin en azından kısmen beynin bir oyunu olduğu bilgisine yenik düşmesi. Bazı araştırmalara göre bu kişilerin çoğu, zihinsel hastalık tanısından korktukları için doktora gördükleri sanrılardan bahsetmemektedirler bile.

Klinisyenlere göre ise bu noktada en önemli şey, hastanın kendisine bir tür gerçeklik testi uygulanarak, gördüğü şeyin sanrı olup olmadığını anlayabilmesidir. Böyle durumlarda rahatsızlık yalancı sanrı olarak adlandırılır. Sanrı görüp görmediğinizi bilmek bazen çok zor olabilir elbette. Şu anda bile masanızın üzerinde bir gümüş kalem sanrısı görüyor ve gerçekliğinden kuşkulanmıyor olabilirsiniz; varlığı ne de olsa akla aykırı değil. Saptanması görece kolay olan sanrılar, gerçekten tuhaf olanlarıdır. Çünkü bildiğimiz kadarıyla sanrı, hepimizin gördüğü sürekli bir şeydir. 

Gördüğümüz üzere, normal algı dediğimiz şey aslında sanrılardan pek de farklı değildir; ikincisinin dış kaynaklı girdilerle sabitleniyor olması dışında. Aslında sanrı dediğimiz şeyi basitçe, sabitlenmemiş görüş olarak tanımlamak da mümkündür.

Kitap: İncognito ‘Beynin Gizli Hayatı’

Yazar: David Eagleman

Sevgi ve Işıkla kalın…

Persepghone

 


13 Mayıs 2022 Cuma

Travmalarımız





Ne gariptir ki; insanların travmaları hayatının yönünü, akışını  değiştirir. Farkında ol ya da olma. Çoğu zamanda farkında olmayız. Günler geçer, aylar geçer hatta yıllar geçer. Uyandığınızda zaman akıp gitmiştir. Zaman acımasızdır, beklemez sizi.

Belki olması gereken olmuştur. Hayat hiç farkında olmadan savurmuştur sizi, bizi bir yerlere. Alınması gereken dersler vardır. Aldın aldın; almadın geçmiş olsun. Eh işte; o 'zaman' dediğin  süreç hep aleyhine işler. Zaman hiçbir şeyin ilacı değildir. İlaç sensindir. Hayata bakışın, hayattan aldığın dersler, farkındalığındır sana ilaç olan. Ama sen inkarı seçersin. Daha kolaydır çünkü.  

Bir şeyleri kaçırdığını düşünürsün, hissedersin. Müdahale etmek zor gelir. Bir kere duvarlar örülmüştür, yıkamazsın. Yıkması da o kadar kolay değildir. Öğrenilmiş çaresizliklerini yıkmak zor gelir insana. Dış müdahaleler vız gelir. Çünkü insan; bildiğini yapmak üzerine kurgulanmıştır. En doğru yolu göstersen de, insan deneyimlemeyi seçer , yani kendi bildiğini okur. Her seçim, yeni bir deneyim. Yaşaman gerekeni, yaşamadan doğru yolu bulamazsın. O halde seçimlerimizle yaşamaya, var olmaya devam...

Sevgi ve ışıkla kalın...

Persephone   

 

7 Mayıs 2022 Cumartesi

UMUŞ

 


Bütün iyi kitapların sonunda
Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
Meltemi senden esen
Soluğu sende olan
Yeni bir başlangıç vardır

Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın
Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile
Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.

Edip CANSEVER


Sevgi ve Işıkla kalın…

Persephone

12 Aralık 2020 Cumartesi

Herkes İçin Biraz Mutluluk


Bu minnoş da benim mutluluk kaynaklarımdan biri❣️❣️

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; ‘Bomba gibiyim’ diye yanıt verirdi hep... ‘Bomba gibiyim.’ Jerry doğal bir motivasyoncuydu... Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry’ye gittim. Anlayamıyorum, dedim. Nasıl olur da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun... Nasıl başarıyorsun bunu? 

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry, bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü, derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: kurban olmak ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var... Şikayetlerini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet... Kolay, dedi Jerry...

Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin... Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp Jerry’i delik deşik etmişler... Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın, diye sorduğumda, ‘bomba gibiyim’ dedi, bomba gibi olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.

Yerde yatarken, iki seçimim var, diye düşündüm... Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü... Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi? Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep iyileşeceksin merak etme, dediler.

Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözle bana; adam ölmüş, diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten....

Ne yaptın, diye merakla sordum. Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu. Evet, diye yanıt verdim... Var... Doktorlar ve hemşireler merakla sustular... Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var!..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım: Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil.

Jerry sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşamayı bana yeni ders oldu.

Her gün, hayatımız dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim. Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu...

Yazan: Francie Baltazar-Schartz


Sevgi ve Işıkla kalın...

Persephone

10 Aralık 2020 Perşembe

HİKAYE ANLATICILIĞI

Son dönemlerde ön plana çıkmaya başlayan kavram ‘Storytelling’ dilimizde ‘Hikaye Anlatıcılığı’ olarak yer buldu.

Hikayelerin beynin işleyiş mekanizmasına uygun olması Hikaye Anlatıcılığı’nı günümüzde ön plana çıkarmış durumda. Sayısal değerler uzun süre sonra hafızamızdan silinirken, duyduğumuz, okuduğumuz hikayeleri anımsarız. Bir olayı sayısal değerlerle ifade ettiğimizde, karşı tarafta bir duygu uyandırmaz. Olayı hikayeleştirdiğimizde ise ortaya duygu çıkar ve iz bırakır. Hatırlanması kolay hale gelir. Bundan dolayıdır ki  haberlerde izlediğimiz kadın cinayetleri rakamlarla ifade edildiğinde unuturuz. Bir kadının hikayesi anlatıldığında ise hafızamıza kazınır.

Mantık genelleme yapar, öznel duygulardan uzaklaştırmaya çalışır. Hikaye genel çerçeveyi yakalar, duyguları yakalar. 

Hikaye neden anlatılır? Neden bu kadar önemlidir?

- Ortak yaşama doğrudan katkı sağlaması

- Bireysel deneyimlerin çok kısa ve etkin biçimde aktarılması

- Geleneksel ve kolektif yapısıyla etkililik düzeyinin yüksekliği

- Beynin çalışma şekline uygun olması

- Empati becerisini geliştirmesi

- Farklı bakış açılarını, farklı duygularla sunması

- Geleceği kurgulayabilmesi

Bu liste böylece uzar gider. 

Bugün milyar dolarlık şirketler dahi hikayelerini anlatıyor. Etrafımızda gördüğümüz bir çok şeyin hikayesi var. Her birimizin farklı hayat hikayeleri var. 

Hiç Tedx konuşması izlemediyseniz, izlemenizi tavsiye ederim. İnsanlar yirmi dakikaya hayat hikayelerini sığdırıyor. Ve bir çoğunu anımsıyorsunuz. Çünkü bir insanın hikayesine eşlik ediyor, hislerini paylaşıyorsunuz. 

Karşınızdaki kişiye bir şey anlatmak istiyorsanız, hikayeleştirin. Bu işinizi kolaylaştıracaktır. 


Sevgi ve Işıkla kalın...

Persephone

7 Aralık 2020 Pazartesi

TEKRAR BASKILAMASI




İnsan neden her şeye hızla uyum sağlama eğiliminde? Bunun nedeni tekrar baskılama olgusudur. Beynimiz bir şeye alıştığında, onu her gördüğünde daha az tepki vermeye başlar. Sizin için yeni olan bir şeyle karşılaştığınızda mesela sizinle sohbet eden bir robot. İlk gördüğünüzde beyniniz büyük bir tepki verecektir, çünkü o sırada yeni bir şeyi kaydetmektedir. Robotu ikinci gördüğünüzde beyniniz daha az tepki verecek, üçüncü kez gördüğünüzde daha da az. Artık sizinle sohbet eden robot, sizin için olağandır. Çünkü o şey artık yeni değildir.

Bir şeye ne kadar aşina olursak ilgimiz o kadar zayıflar. Sık sık anlatılan bir fıkraya her seferinde gülebilir miyiz? Pek sanmıyorum. Bunun nedeni tekrar baskılaması. 

En mutlu gününüzü tekrar tekrar yaşadığınızı düşünün. Bu sizi ne kadar süre mutlu edecek, olaylar etkisini yavaş yavaş yitirmeye başlayacak ve bir anda tekrar baskılaması nedeniyle son bulacak. Çünkü beyin yeni bir şeyler deneyimlenmek isteyecek. 

Beyin aşina olduğu şeylere daha az nöral enerji harcar. Bilinen güven vericidir, ancak beyin dünyasına yeni gerçeklikler katmak ister, yenilik arar ve güncelleme yaptığında heyecan duyar.

Neyse ki beyin böyle bir dürtüye sahip. Yoksa hayatın pek tadı tuzu olmazdı. Her şey sıradanlaşır, yeni heyecanlar ve deneyimler yaşamadan ömrümüz son bulurdu.

Yararlanılan Kaynak: Yaratıcı Tür - David Eagleman

Sevgi ve Işıkla kalın...

Persephone

6 Aralık 2020 Pazar

Ben Dünüm, Senin Dostun Yarındır




Ben dünüm... Senden sonsuza dek uzaklaştım... Senden ayrılıyorum ama her zaman seninle olacağım. Bir zamanlar adım yarındı!.. Sonra sana eşlik etmeye başladım ve adıma ‘Bugün’ dendi...

Artık dünüm ve üzerinden senin hiç çıkmayacak izini taşıyorum. Ben kitabın sayfalarından biriyim. Benden önce ve benden sonra da pek çok sayfa var.

Solgun görünüyorum, çünkü hiç umudum yok. Elimdeki tek şey anılarım... Zenginim çünkü bilgilerim var...

Bir çocuk doğurdum, sana bıraktım adı deneyim!.. Bana bakmaktan hiç hoşlanmıyorsun. Hiç güzel değilim çünkü... Yalnızca heybetli, sadık ve ciddiyim... Ben dünüm, bugünden ya da sonsuza dekten farkım yok, çünkü ben senim, kendinden kaçamazsın.

Seni sevmiyoruz, senden nefret de etmiyoruz. Yargılıyoruz seni!.. Şefkat duymuyoruz, yalnız bugün yapabilir bunu!

Seni cesaretlendirmiyoruz da... Bu da yalnızca yarının elindedir. Geçmişin kapısında durmuş, geçen günleri karşılıyoruz. Yarınların bugün olduğunu görüyoruz, sonra onlarda aramıza katılıyorlar... Yavaş yavaş yaşamını emiyoruz, tıpkı vampirler gibi! .. Sen yaşlandıkça biz düşüncelerimizi yudumluyoruz... Giderek daha bize dönüyorsun, yandan yavaş yavaş uzaklaşıyorsun...

Yarınlar belirsiz, bugünler anlamadan geçiyor. Bugünü boğmak, yarın önünü kesmek için geleneklerin uzun, güçlü, gri kollarına sığınıyoruz! Biz dünyanın dünleriyiz... Eğer bize karşı ayak direnmeyi bilseydin, daha hızlı yükselebilirdin. Ama bizim sırtına binmemize izin verdiğinde, sana baskı yapıyor, seni boğuyoruz...

Ben dünüm. Benim yüzüme bakmayı, beni kullanmayı, benden korkmayı öğren!

Ben senin dostun değilim... Yalnızca seni yargılar ve korkuturum... Senin dostun yarındır!..

Dr.FRANK CRANE


SEVGİ ve Işıkla kalın...

Persephone

10 Kasım 2020 Salı

İtalo Calvino “Görünmez Kentler”

 





“Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: Sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”

İtalo Calvino “Görünmez Kentler”


SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone


1 Kasım 2020 Pazar

KİMSE

 



zamanı yıllarla tartanlar  
yanılırlar  
hiçbir şey tartılmaz başka bir şeyle  
hatta çoğu zaman kendiyle bile  
yaşanır, içini tohuma bırakır  
geçer gider  
geçmez sandıkların bile  

hiçbir geçen tartılmaz kalanla  
neyin kaldığını çoğu kez kendi de bilmezken insan  
kimse kimse kimse  
sahi kimse  
ya da hiç kimse  
söylediklerimden çok  
sustuklarım  
seçtiklerimden çok  
reddedilmek için  
ne kadar varsam  
o kadar kimseyim kendime  

güç kötü bir şey  
kaderken de  
kaldıramazken de  
güç kötü bir şey  
güçlüyken de  
güçsüzken de  
kaldığın yerden devam etmenin karanlığı  
benzemiyor hiçbir çaresizliğe  
kimin kaldığı yer var ki dünyada  
kaldım sandığın yer  
bizden geçendir çoğunlukla  
içimizi parçalaya çoğalta  
hâlâ gittiğim sona aceleci adımlarla  
bütün iş birinin dediği gibi,  
yavaşça acele etmek aslında  

ölene kadar yavaşla işte  
ölene kadar yavaşla  
ne başkalaştırırsan o kadarsın  
başkalarının imtihanlarından büyük gelecekler umma  

çaresizlik bile bizden bir başkası yapmaya yetmez  
bize biçilmiş döngüye katlanırız yalnızca  
bir bakıma hiçbir yerdeyiz  
bir bakıma yalnızca buradayız  
var oluşumuzun ağırlığı altında ezilirken yapayalnız  
ait olduğunu sandığın bütün grupların içinde yapayalnız  
reddin imkânları sayım kayıpları yoklama kaçakları  
sanma ki hayat bizi bekler başka kıyılarda  
oysa biz buradayız  
halsiz, kanıtsız  
yılların neyi tarttığını bile bilmeden  
kendi gücümüzün altında azala azala  

kollarımız kadar kulaç kalplerimiz kadar sahil  
hiçbir adanın almadığı yalnızlarız,  
tamamlanmamış haritasında  
define ve varlık  
geleceğin tarihe dağıttığı kayıplar  
bir gün birbirini bulmanın umuduyla  

gölgemizle barışmanın uzun yolculuğu: büyümek  
kendiyle tanışmayı erteler insan çoğu zaman  
hayat yanlışlarla kısalır  
başka biri olarak girdiğimiz bir kapıdan  
bir diğeri olarak çıkarız  
gündeliğe katlanmak için başkalarını kandırırken kendimizi yanıltırız  
içimizi denerken yüzeriz farklı yüzlerle kendi içimizde bile  
bu yüzden aşk yalnızca bir fikirdir  
bu sefer gerçekleştirdiğini sandığın bir fikir  
hep öyle oldu bende  
hep saklı kaldı içimdeki anahtar  
ve hep aynı kilitte kırıldı  

fikirler de zamanla değişir  
kırıldıkları yerde  
kırıldıkları yer her şeyi değiştirir  

zamanla bir şey söylemez artık kırılmak bile  
sonra başka bir başlangıcın kapısında  
aynı korkularla kalakalırız  
daha önce de söylemiştim:  
kimse yoktur kimsenin kimsesizliğine  
her şiirin gizi başka bir şiirle  
açıklar kendini  
demiştim ya, hep öyle oldu bende  
böyle katlandım kimsesizliğe  
o birini ararken bile biliyordum  
hiç kimse hiç kimse hiç kimse 


Murathan Mungan


SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone

28 Ekim 2020 Çarşamba

Telefonda Âdâb-ı Muaşeret




Telefonun icadını Graham Bell’in annesinin doğuştan işitme engelli olmasına borçluyuz. Bell farkında olmadan yardımcısını yardıma çağırırken 10 Mart 1876 günü ilk telefon görüşmesini yaptı. Türkiye’de telefon 1908 yılında kullanılmaya başlandı.  İlk cep telefonu görüşmesi dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakanı Tansu Çiller arasında 1994 yılında gerçekleşti.
Telefonun tarihsel gelişiminden bugüne elimizden düşmeyen cep telefonlarına doğru evrildik. Evlerde telefonu zor bulurken, artık neredeyse her bireyin cebinde bir telefon var. 
Cebimizde telefonlarla geziyoruz, telefonda iletişim kurmaya zorlanıyoruz. Haksızda sayılmayız, yüz yüze iletişimin yerini maalesef tutmuyor. Yüz yüze iletişimde üç kanal kullanırız: Ses, söz, beden dili. Telefonda ise sadece söz ve sesten oluşur iletişim. Telefonda iletişimin en önemli iki eksiği görsellik ve süre kısıtlılığı.
Telefonda konuşurken karşımızdaki kişi sesten ibaret değildir, insandır. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insan sıcaklığını arıyoruz. Konuşmanın konusu ne olursa olsun karşıdaki kişinin kendini değerli hissetmesi gerekir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, telefonda iletişimde ses tonu %80. Yani ne söylediğimizden çok nasıl söylediğimiz önem taşıyor. Telefondaki ses kişiliğimizdir. Karakterimizi ve kişiliğimizi yansıtır. 
Konuşurken karşımızdakinin enerjisinden bir basamak yukarıda olmalıyız. Ses tonu görüşme yapılan kişiye göre ayarlanmalıdır. Uyumlanma konuşma hızında da olmalıdır. Karşıdaki kişinin ilgisini canlı tutmak için soru sorulabilir. İnsanlar telefonda görülmedikleri için kabalaşabiliyor ve ilgileri başka işlerle dağılabiliyor. Samimi bir ses duyduklarında kaba davranmayacaklardır. 
Anlatma derdi olan birine, bir şey anlatmanız mümkün değildir. Bırakın anlatsın. 
Sizi arayacağım dediğinizde o kişiyi mutlaka arayın. Müsait değilim, arayacağım deyip günlerce aramayanlarda en hassas noktam. Verilen söz tutulmalı. Karşınızdaki kişinin gözünde itibarınızı zedelemeyin.
Cümlenize hayırla başlamayın. Bunu yapamayacağız yerine bunu nasıl yaparız cümlesini kullanın. Nezaket göstermek karşıda bekleyenin sabrını artırır. Ne kadar meşgul olursanız olun, karşınızdaki kişiye nazik olun. Anlamsız mırıltılar kullanmayın. Gerginseniz bırakın telefonunuz bir kez daha çalsın. Derin nefes alın. Gülümseyin. Daha sonra telefona cevap verin.
Aranan bizsek en fazla iki çalmadan sonra telefonu açmalı, arayan bizsek dört çalmadan sonra kapatmalıyız. En sinir olduğum şey uzun uzun çaldırdılan telefon. Müsait değilsem ve o an o telefon uzun uzun çalıyorsa acil bir şey olduğunu düşünüyorum ve panikliyorum. Hele birde arayan öylesine bir konu için arıyorsa iyice sinirleniyorum. Aciliyet yoksa çaldır, açmıyorsam müsait değilimdir, müsait olunca dönerim.
Karşımızdaki kişiye önce hal hatır sormalı, sonra müsaitliği sorulmalı. Görüşeceğiniz konuyu mutlaka bu esnada belirtin. Kişinin o an o konu için uygun olup olmadığını sorun. 
En sık yapılan hata telefonda konuşurken ortamdaki kişilerle sohbete devam etmek ya da başka işlerle uğraşmaktır. Direkt telefon ahizesine  öksürmek, hapşırmak ve burun silmek nezaketsizliktir.
Görüşme bitiminde; görüşme özetlenmeli, varılan anlaşmalar tekrar edilmelidir. Konuşmada açılış kısmı kadar kapanış kısmıda önemlidir. Telefonu pat diye yüzüme kapattı izlenimi verilmemelidir. Genel nezaket kuralı telefonla arayanın telefonu kapatmasıdır. Ancak  aranan kişi yaşça, makamca büyük ise o kişinin telefonu kapatması beklenmelidir.
Genelde telefon konuşmaları bir ihtiyaç üzerine yapılan görüşmelerdir. Günümüzde bu durum değişmiş, insanlar telefonu bir sohbet aracı haline getirmiş olsalarda, en iyi ve en etkili görüşme yüz yüze yapılandır.

SEVGİ ve IŞIK’la kalın...
Persephone 

11 Ekim 2020 Pazar

Ne Okuyorum?



Gülseren Budayıcıoğlu okuyorum bu aralar. Üç kitabını bitirdim, dördüncü kitapta bitmek üzere. Nefes almadan, soluksuz okuyorum. Gerçek hikayeler olunca etkilenmemek mümkün değil. Sonu ne olacak bu insanların diye merakım, okuma hızımı artırıyor. 

Kitaplarda çok ilginç hayat hikayeleri var. Okurken nefesimi kesiyor. Dışarıdan baktığımızda sıradan insanlar dediğimiz insanların ne acılar, ne ağır yükler taşıdığını görmek etkileyici. Bir çok hikayenin ana kaynağı çocukluk travmaları. Ne kadar önemli çocukluğumuzda ne yaşadığımız! Gelecekte ne olacağımızı, nasıl bir hayat yaşayacağımızı belirliyor. Çocuklukta yaşanmışlıklarımızı, hiç farkında olmadan geleceğimize taşıyoruz. Bütün hayatımızı etkisi altına alıyor. Ölene kadar onlarla yaşıyoruz. Bilinçdışına itilenler, hayatı insana zindan ediyor.

Kitapları okudukça, Allah’ım çok şükür demekten kendimi alamıyorum. İnsanın o ağır yükleri yetişkinlik çağına kadar taşıması ızdırap. Zaten sonları psikiyatri kliniğinde bitiyor. Kimi tedavi oluyor, kimi tam anlamıyla iyileşmiyor. Nadiren hastalar kliniğe başvuruyor, genelde yakınları getiriyor. İnsanın ruhsal hastalıklarını kabullenmesi zor. Bu yüzyılda bile, insanlar toplumun bakışından çekiniyor. Oysa kanserden ne farkı var? Beden değil, ruh hastalanıyor. 

İnsan ruhunda bir rahatsızlık hissediyorsa, çekinmemeli. Beden hastalanınca nasıl doktora başvuruluyorsa, ruh hastalanınca da doktora başvurmaktan korkmamalı. Herkese hem beden, hem ruh sağlığı dilerim.

SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone