Hayal kırıklığı, karşılanmamış beklentilerin sonucunda ortaya çıkar... Kendinden başka kimseden beklentin olmasın!
Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone
25 Ocak 2015 Pazar
19 Ocak 2015 Pazartesi
HASAN DEDE
Hasan dede her zaman ki gibi evinin sokağa bakan camının köşesinde oturmuş olan biteni izliyor... Güneşli güzel bir gün, çocuklar güneşli havayı görünce dökülmüşler sokağa... Ne güzel de koşuşturuyorlar, çocuklar işte ey gidi ey...
Annesi Ecrin'e sesleniyor ama Ecrin oralı değil... Furkan Batuhan'a bağırıyor : ''Tutsana şu topu...'' Nursu ve Kübra ip atlamak için Büşra'ya sesleniyor: ''Hadi artık gel, seni bekliyoruz...'' Bizim zamanımızda isimler böyle miydi? Ayşe, Emine, Fatma, Ahmet, Hüseyin, Ali gibi isimler vardı... Zamanla ne kadar çok şey değişiyor diye düşündü Hasan dede, isimler bile... Buruk bir gülümseme belirdi yüzünde...
Hasan dede çocukları çok seviyordu, mahallenin çocukları da onu çok seviyordu. Hasan dedenin evi binanın giriş katındaydı, çocuklar acıktı mı, susadı mı Hasan dedenin kapısını çalarlardı, alıştırmıştı çocukları buna, memnundu halinden... Çocuklar da yalnız bırakmıyordu onu, bütün ev ihtiyaçlarına, alışverişine koşuyorlardı... İyi kötü yaşayıp gidiyordu, Hasan dede seksenlerine merdiven dayamıştı ama yine de yaşına göre sağlığı iyi sayılırdı, hafif aksayan ayağı dışında...
Çocuklara bakarak derin bir iç geçirdi, ne kadar da hızlı akmıştı hayat... Bir zamanlar ben de çocuktum diye geçti aklının ucundan... Babası Fahri bey Kayseri'nin ünlü iş adamlarından, annesi Saliha'da köklü bir aileden gelmekteydi... Babası işleri büyütmeye karar verince İstanbul'a taşınmışlardı.... Güzel bir çocukluk geçirmişti, ailenin tek çocuğuydu, ailesi ikinci bir çocuğu çok istemelerine rağmen olmamıştı... Ailesi varını yoğunu Hasan'a adamış en iyi okullarda okutup, iyi bir eğitim vermişlerdi.
Çok hızlı yaşamıştı gençliğini... Zamanının bıçkın delikanlılarındandı. İyi eğitimine rağmen bir işte dikiş tutturamamıştı, babası Hasan'ı şirketin başına geçirmek istiyordu ama hovardalıklarını, vurdum duymazlığını gördükçe güvenemiyordu bir türlü. Kardeşinin oğlu Kamil'i Kayseri'den getirtmiş, onu yetiştiriyordu yanında, bir gün Hasan'ın da adam olacağını umuyordu... İşleri ona emanet etmek istiyordu ne de olsa kanıydı, canıydı... Hasan'ın gönlü kırılsa da bu duruma, aman boşver deyip devam etmişti hayatına... Yaşamıştı kendi bildiğince... Mutlu da olmuştu... Şu an ki en büyük derdi içindeki paylaşamadığı yalnızlığıydı... Etrafında çok insan vardı, konu komşu yalnız bırakmıyordu ama yetmiyordu işte... Nankörlük müydü bu düşüncesi? Yok değil, başka bir türlü yalnızlıktı onun kisi... Doldurulamaz bir yalnızlık... Çok sevmişti vakti zamanında güzel Leyla'yı... Gözünün önündeydi halen, onca yıla rağmen sanki dün gibi uzun siyah saçları, iri kömür karası buğulu gözleri, inci dişleri, ürkek gülümsemesi... Her şeyden değerli o güzel yüreği... Göz pınarlarında yaşlar birikti, yüreğinde derin bir acı hissetti Hasan dede... Leyla'nın özleminin ağırlığı altında ezildi, küçüldü, içindeki kor ateş bütün vücudunu yaktı... Leyla direnebilseydi kör olası verem illetine şimdi yanında olacaktı... Leyla'sı, çocukları, torunları ile birlikte Hasan dede çok farklı bir pencereden bambaşka bir dünyaya bakacaktı...
Hasan dede çocukları çok seviyordu, mahallenin çocukları da onu çok seviyordu. Hasan dedenin evi binanın giriş katındaydı, çocuklar acıktı mı, susadı mı Hasan dedenin kapısını çalarlardı, alıştırmıştı çocukları buna, memnundu halinden... Çocuklar da yalnız bırakmıyordu onu, bütün ev ihtiyaçlarına, alışverişine koşuyorlardı... İyi kötü yaşayıp gidiyordu, Hasan dede seksenlerine merdiven dayamıştı ama yine de yaşına göre sağlığı iyi sayılırdı, hafif aksayan ayağı dışında...
Çocuklara bakarak derin bir iç geçirdi, ne kadar da hızlı akmıştı hayat... Bir zamanlar ben de çocuktum diye geçti aklının ucundan... Babası Fahri bey Kayseri'nin ünlü iş adamlarından, annesi Saliha'da köklü bir aileden gelmekteydi... Babası işleri büyütmeye karar verince İstanbul'a taşınmışlardı.... Güzel bir çocukluk geçirmişti, ailenin tek çocuğuydu, ailesi ikinci bir çocuğu çok istemelerine rağmen olmamıştı... Ailesi varını yoğunu Hasan'a adamış en iyi okullarda okutup, iyi bir eğitim vermişlerdi.
Çok hızlı yaşamıştı gençliğini... Zamanının bıçkın delikanlılarındandı. İyi eğitimine rağmen bir işte dikiş tutturamamıştı, babası Hasan'ı şirketin başına geçirmek istiyordu ama hovardalıklarını, vurdum duymazlığını gördükçe güvenemiyordu bir türlü. Kardeşinin oğlu Kamil'i Kayseri'den getirtmiş, onu yetiştiriyordu yanında, bir gün Hasan'ın da adam olacağını umuyordu... İşleri ona emanet etmek istiyordu ne de olsa kanıydı, canıydı... Hasan'ın gönlü kırılsa da bu duruma, aman boşver deyip devam etmişti hayatına... Yaşamıştı kendi bildiğince... Mutlu da olmuştu... Şu an ki en büyük derdi içindeki paylaşamadığı yalnızlığıydı... Etrafında çok insan vardı, konu komşu yalnız bırakmıyordu ama yetmiyordu işte... Nankörlük müydü bu düşüncesi? Yok değil, başka bir türlü yalnızlıktı onun kisi... Doldurulamaz bir yalnızlık... Çok sevmişti vakti zamanında güzel Leyla'yı... Gözünün önündeydi halen, onca yıla rağmen sanki dün gibi uzun siyah saçları, iri kömür karası buğulu gözleri, inci dişleri, ürkek gülümsemesi... Her şeyden değerli o güzel yüreği... Göz pınarlarında yaşlar birikti, yüreğinde derin bir acı hissetti Hasan dede... Leyla'nın özleminin ağırlığı altında ezildi, küçüldü, içindeki kor ateş bütün vücudunu yaktı... Leyla direnebilseydi kör olası verem illetine şimdi yanında olacaktı... Leyla'sı, çocukları, torunları ile birlikte Hasan dede çok farklı bir pencereden bambaşka bir dünyaya bakacaktı...
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
Persephone
7 Ocak 2015 Çarşamba
Üstün Yaratıcılığa Sahip Kişilerde Görülen Farklı 18 Davranış Biçimi
Yaratıcılık, tuhaf ve genellikle de mantık dışı görünen bir şeydir. Yaratıcı düşünce biçimi, bazı kişilik türleri için sabit ve belirgin bir karakter özelliğidir. Ama duruma ve şartlara göre de değişebilir. İlham ve fikirler en beklenmedik anda birden bire zihnimizde belirebilir, ama onlara en çok ihtiyaç duyduğumuz zaman bir türlü ortaya çıkmazlar. Yaratıcı düşünce özel bir algılama yeteneği gerektirirse de, düşünme sisteminden tamamen farklıdır.
Nörolojik bilim bugün yaratıcılıkla ilgili çok karmaşık bir fotoğraf ortaya koymaktadır. Bilim insanları artık yaratıcılığın sandığımız gibi sağ ve sol beyin farklılığıyla (sol beyin = mantıklı ve analitik, sağ beyin= yaratıcı ve duygusal ) açıklanamayacağını anlamış bulunuyor. Gerçekten de, yaratıcılığın bir dizi bilişsel süreçler, sinirsel akımlar ve duygular sonucu ortaya çıktığı düşülmekte, ancak yaratıcı zekanın nasıl çalıştığı hakkında hala net bir bilgimiz yok.
Psikolojik açıdan bakıldığında da, yaratıcı kişilikleri belirlemek çok zordur. Zira bu kişiler genelde karmaşık ve çelişkili davranışlar sergiler ve alışkanlıklardan ya da rutin işlevlerden uzak durmaya çalışır. Bu sadece “acı çeken sanatçı” şablonu da değildir – sanatçılar belki de daha zor anlaşılan kişilerdir. Yapılan araştırmalar, yaratıcılığın karakter özellikleri, davranış biçimleri ve sosyal etkilerin bir kişi üzerinde birleşmesiyle meydana geldiğini ortaya koyuyor.
Yaratıcılık konusunda uzun yıllardan beri çeşitli araştırmalar yapan New York Üniversitesi Profesörlerinden Scott Barry Kaufmann, Huntington Post’la yaptığı söyleşide “Aslında yaratıcı kişilerin kendi kendilerini anlayabilmeleri de çok zordur. Zira yaratıcı benlik yaratıcı olmayan benlikten çok daha karmaşıktır. En belirgin şekilde ortaya çıkan özellikler, yaratıcı benliğin çelişkileri ve tutarsızlıklarıdır…. Hayal gücü yüksek olan kişilerin zihinleri daha karmaşıktır” diyor.
Yaratıcı kişiliğin “tipik” bir tarifi olmasa da, üstün yaratıcılığa sahip kişilerde belli davranışlar ve karakter özellikleri görüldüğü kabul ediliyor. Bu kişilerde görülen 18 farklı davranış biçimi aşağıda yer alıyor:
Hayal Kurarlar.
Yaratıcı tipler, ilkokul öğretmenlerinden duyduklarının aksine, hayal kurmanın boşa zaman harcamak olmadığını bilirler.
Kaufman ve “Olumlu ve Yapıcı Hayal Kurma’ya Övgü” adlı makalenin eş yazarı psikolog Rebecca L. McMillan’a göre, düşünceler arasında gezinmek, yaratıcılığın “kuluçka sürecini” destekliyor. Zaten bizler de en iyi fikirlerimizin, aklımız bambaşka yerlerde gezinirken birden bire ortaya çıktığını biliriz.
Hayal kurmak her ne kadar düşünmek anlamına gelmez gibi görünse de, 2012 yılında yapılan bir araştırma, bunun çok yoğun bir zihin faaliyeti olduğunu ileri sürüyor – zira hayal kurma sırasında olayların bağlantıları birden bire fark edilebiliyor ve iç görü artabiliyor. Nörologlar ayrıca hayal kurmanın, imgeleme ve yaratıcılıkla aynı beyin işlevlerini içerdiği sonucuna ulaşmış bulunuyor.
Her şeyi gözlemlerler.
Dünya yaratıcı bir kişinin istiridyesidir – bulundukları her yerde fırsatlar görürler ve yaratıcı bir ifadeyi besleyebilecek tüm bilgileri özümserler. Henry James’in belirttiği gibi, “Bir yazar, hiçbir şeyin kaybolmasına izin vermez”. Yazar Joan Didion yanında her zaman bir not defteri taşırdı. Kişiler ve olaylarla ilgili gözlemlerini bu deftere yazdığını ve sonuçta kendi zihnindeki karmaşa ve zıtlıkları daha iyi anlayabildiğini söylerdi.
Didion “Not Defteri Tutmak” konulu makalesinde “Çevremizde gördüğümüz şeyleri ne kadar dikkatle kaydedersek, gördüğümüz her şeyin ortak paydası kendi benliğimizin şeffaf, utanç duyulacak ve acımasız bir yansıması olur” diyor. “Bu kayıtlar, özel bir duyguyu, zihnin kullanılamayacak kadar küçük bağlantılarını, sadece kayıt düşen kişiye bir anlam ifade eden gelişi güzel ve karmaşık bir düşünceler kümesini yansıtır.”
Kendileri için uygun olan saatlerde çalışırlar.
Büyük sanatçıların birçoğu en verimli çalışmalarını sabah çok erken ya da gecenin geç saatlerinde yaptıklarını söylerler. Vladimir Nabokov, sabah 6 veya 7’de uyanır uyanmaz yazmaya başlardı. Frank Lloyd Wright da sabaha karşı saat 3 veya 4’te uyanıp birkaç saat çalıştıktan sonra tekrar yatardı. Ne zaman olduğu hiç önemli değil, yaratıcı çalışmaları olan kişiler, zihinlerinin hangi saatlerde en verimli şekilde çalışmaya başladığını bilirler ve günlerini ona göre planlarlar.
“Yaratıcı fikirlere açık olabilmek için, yalnızlığı yapıcı bir şekilde kullanabilmeli, yalnız kalma korkusunu yenmelisiniz” diyor Amerikalı varoluş psikoloğu Rollo May..
Sanatçılar ve yaratıcı kişilerin hep yalnızlıktan hoşlandığı düşünülür. Bu her zaman doğru olmasa da, yalnızlık en iyi eserlerini yaratmaları için önemli bir unsur olabilir. Kaufman bunu yine hayal kurmaya bağlıyor – ve zihnimizin özgür bir şekilde dolaşabilmesi için kendimize yalnız kalabileceğimiz bir zaman yaratmamız gerektiğini belirtiyor. “İçinizdeki sesi dışa vurabilmek için, onunla iletişime geçebilmelisiniz. Eğer kendinizle iletişim kuramaz ve kendinizi yansıtamazsanız, o yaratıcı iç sesi bulmanız çok zordur” diyor.
Yaşamdaki engelleri tersine çevirirler.
Tüm zamanların en fazla iz bırakmış hikayeleri ve şarkıları yürek burkan acılardan ve kalp kırıklıklarından doğmuştur … bu üzüntülerin olumlu yönü ise, büyük bir sanat eserinin yaratılmasına yol açmış olmalarıdır. Psikolojinin “Travma sonrası gelişim” adı verilen yeni alanında, birçok kişinin yaşadığı zorlukları ve erken yaştaki travmaları yaratıcılıklarını önemli ölçüde geliştirmek için kullanabildikleri ileri sürülüyor. Araştırmacılar travmaların özellikle insan ilişkileri, maneviyat, yaşam sevinci, kişisel güç ve — hepsinden önemlisi yaratıcılık konusunda gelişmelerine ve hayatta yeni fırsatlar görebilmelerine neden olduğunu belirlemişler.
Kaufman “Birçok kişi bu tür travmaları gerçeği farklı bir perspektifle görebilmek için ihtiyaç duydukları bir güç olarak kullanabiliyor” diyor. “Hayatlarının bir noktasında bir travma yaşadıklarında, dünyanın güvenli veya koşulları belirlenmiş bir yer olduğu şeklindeki görüşleri yerle bir oluyor ve o andan sonra tüm sınırları aşarak her şeyi yepyeni ve farklı bir gözle değerlendiriyorlar – bu da yaratıcılığı müthiş destekleyen çok olumlu bir şey.”
Sürekli yeni deneyimler peşinde koşarlar.
Yaratıcı kişiler yeni deneyimler ve değişik duygular yaşamayı severler. Bu da yaratıcı üretkenliğe yol açan önemli bir öngörü kazanmalarını sağlar.
“Yeni deneyimlere açık olmak, yaratıcı başarının en önemli yapı taşıdır” diyor Kaufman. “Bu özelliğin değişik bilgiler edinmek, heyecan merakı, farklı duygular yaşamak, hayallere açık olmak gibi pek çok yüzü olsa da, hepsi birbiriyle bağlantılıdır. Hepsinin ortak noktası, hem iç – hem de dış dünyanızı zihinsel ve davranışsal açıdan keşfetmek arzusudur.”
Yenilgiden korkmazlar.
Yaratıcı başarının ön koşulu dirençli ve esnek olmaktır. Yaratıcı bir şeyi ortaya koyabilmek için, tekrarlayan başarısızlıklara aldırmayıp, yılmadan denemek gerekir. Yaratıcı kişiler – en azından başarıya ulaşmış olanlar – başarısızlığı kişisel olarak almamayı öğrenmişlerdir. Steve Kotler, Einstein’ın yaratıcı dehası ile ilgili bir makalesinde “Yaratıcı kişiler başarısız olur ve gerçekten yaratıcı olanlar çok sık başarısız olur” diyor.
Her şeyi sorgularlar.
Yaratıcı kişilerin doymaz bir merakı vardır – genelde kanıtlanmış koşullarda yaşamayı tercih ederler. Hatta yaşlandıktan sonra bile yaşamla ilgili merakları devam eder. Bazen yoğun tartışmalar şeklinde, bazen de tek başına düşüncelere dalarak çevrelerindeki dünyayı sürekli incelerler ve her şeyi neden ve nasıl diye sorgularlar.
İnsanları gözlemlerler.
Doğuştan gözlemci olan ve başkalarının hayatını merak eden yaratıcı kişiler genellikle insanları gözlemlemekten hoşlanır – ve bazen en iyi fikirlerini böyle geliştirirler.
“[Marcel] Proust hemen hemen tüm yaşamını insanları gözlemlemekle geçirmiş, gözlemlerini sürekli not etmiş ve bu notlar zaman içerisinde kitaplarına yansımıştır“ diyor Kaufman. “Birçok yazar için insanları gözlemlemek çok önemlidir… Bu kişiler insan doğasının tutkulu izleyicileridir.”
Risk alırlar.
Yaratıcı çalışmanın en önemli unsurlarından biri risk almaktır. Yaratıcı kişilerin çoğu da yaşamlarının çeşitli alanlarında aldıkları risklerden beslenir.
Steven Kotler Forbes’a yazdığı bir yazısında “Risk almakla yaratıcılık arasında derin ve anlamlı bir bağlantı vardır ve bu bağlantı genellikle gözden kaçar” diyor. Yaratıcılık hiç yoktan bir şey yaratma sanatıdır. Hayal gücü tarafından ileri sürülen iddiaları tüm dünyaya açabilmeyi gerektirir. Ürkek ve çekingen kişilere göre bir iş değildir. Zamanın boşa gitmesi, itibarın zedelenmesi, paranın ziyan olması… tüm bunlar ters giden yaratıcılığın yan ürünleridir.
Tüm yaşamı kendilerini ifade etmek için bir fırsat olarak görürler.
Nietzsche, insan yaşamının ve dünyanın bir sanat eseri olarak görülmesi gerektiğine inanırdı. Yaratıcı kişiler de dünyayı gerçekten bu şekilde görmeye ve günlük hayatın içinde sürekli olarak kendilerini ifade edebilecekleri fırsatları aramaya daha yatkın olabilirler.
“Yaratıcı ifade, kendini ifade etmektir,” diyor Kaufman. “Yaratıcılık, aslında ihtiyaçlarınızın, arzularınızın ve özgün benliğinizin kişisel bir ifadesi olmaktan başka bir şey değildir.”
Gerçek tutkularının peşinden giderler.
Yaratıcı kişiler doğal bir motivasyona sahiptir— yani onlar dışarıdan elde edilecek bir ödül veya onay kazanmak için değil, kendi içlerinden gelen doğal bir istekle hareket ederler. Psikologlar, zorlu koşulların yaratıcı kişileri motive ettiğini ileri sürüyor ki, bu da içsel motivasyonun bir işaretidir. Yapılan araştırmalar da, bir işe girişmek için sadece içsel nedenleri düşünmenin bile yaratıcılığı arttırdığını gösteriyor.
M.A. Collins ve T.M. Amabile’ın “Yaratıcılığın Rehberi” adlı eserlerinde belirttikleri gibi, “Üstün yaratıcı kişiler, zorlu ve riskli problemlerle uğraşmaktan büyük zevk alır. Zira bu onlarda yeteneklerini kullanabilmekten kaynaklanan bir güçlülük duygusu yaratır.”
Zihinlerini silerler.
Kaufman, hayal kurmanın bir başka yararının da kendimizi sınırlı bakış açımızdan kurtarması ve farklı düşünce tarzlarını araştırmamıza yardımcı olmasıdır. Bu da yaratıcılık için önemli bir unsur olabilir.
“Hayal kurmak, evrim geçirdi ve artık yaşadığımız anı unutmamıza yardımcı olan bir araç haline geldi” diyor Kaufman. “ Beynimizin hayal kurmayla bağlantılı olan düşünce ağı, zihin teorisiyle bağlantılı olan düşünce ağıyla aynı – ben buna ‘hayal kurmanın düşünce ağı’ diyorum. Bu tarz düşünce sadece gelecekteki kendinizi hayal etmenizi sağlamakla kalmaz, aynı zamanda başkasının da ne düşündüğünü hayal etmenize yardımcı olur.”
Yapılan araştırmalar ayrıca “psikolojik mesafe” koymanın – yani olaylara bir başka kişinin bakış açısıyla bakmanın veya bir sorun hakkında sanki gerçek değilmiş veya bilmediğiniz bir şeymiş gibi düşünmenin yaratıcı düşünceyi desteklediğini ortaya koyuyor.
Zaman kavramını unuturlar.
Yaratıcı kişiler, yazı yazarken, dans ederken, resim yaparken veya kendilerini başka bir şekilde ifade ederken, transa girmek diye bilinen ve yaratıcılıklarını en üst düzeye çıkartan “başka bir boyuta” geçtiklerini görebilirler.
Trans durumundaki biri, bilinçli düşünce halinin ötesine geçerek çabasız bir konsantrasyon düzeyine ve sakinliğe ulaşır. Kişi bu durumdayken, içeriden veya dışarıdan gelebilecek tüm baskılara ve dikkatini dağıtarak performansını etkileyebilecek her şeye karşı duyarsız olur.
Trans durumuna, zevk aldığınız, çok iyi yaptığınız, ama aynı zamanda – her iyi yaratıcı projede olduğu gibi – sizi zorlayan bir faaliyet sırasında girersiniz.
“Yaratıcı kişiler, ne yapmaktan zevk aldıklarını bilirler – ve aynı zamanda o işi yaparken trans durumuna girme becerisini de kazanmışlardır” diyor Kaufman. “Trans durumu, becerilerinizle yapmakta olduğunuz faaliyet arasında bir uyum olmasını gerektirir.”
Kendilerini güzelliklerle çevrelerler.
Yaratıcı kişiler genelde çok zevkli olurlar. Bu nedenle de çevrelerinin güzelliklerle dolu olmasından hoşlanırlar.
Estetik, Yaratıcılık ve Sanatın Psikolojisi (Psychology of Aesthetics, Creativity, and the Arts) adlı dergide yayınlanan bir araştırma, orkestra müzisyenleri, müzik öğretmenleri ve solistler de dahil olmak üzere müzikle uğraşan kişilerin sanatsal güzelliğe karşı yüksek bir duyarlılık ve ilgi gösterdiklerini ortaya koyuyor.
Noktaları birleştirirler.
Yüksek yaratıcılığa sahip kişileri diğerlerinden ayıran bir özellik varsa, o da başkalarının göremedikleri fırsatları görme yetenekleridir – veya bir başka deyişle vizyonlarıdır. Birçok büyük sanatçı ve yazar, yaratıcılığın başkalarının birleştirmeyi düşünemedikleri noktaları birleştirme yeteneği olduğunu söyler.
Steve Jobs şöyle diyordu:
“Yaratıcılık sadece noktaları birleştirebilmektir. Yaratıcı kişilere bir şeyi nasıl yaptıklarını sorarsanız, biraz utanacaklardır. Zira onlar aslında bir şey yapmamış, sadece ortada olan bir şeyi görmüşlerdir. Bir süre sonra bu onlar için doğal bir şey olmuştur. Yaşadıkları deneyimleri birleştirmeyi başarmışlar ve yeni şeyler oluşturmuşlardır.”
Sürekli bir şeyleri yıkıp değiştirirler.
Kaufman, farklı deneyimlerin yaratıcılık için her şeyden daha önemli olduğunu söylüyor. Yaratıcı kişiler bir şeyleri yıkıp değiştirmekten, yeni şeyler denemekten hoşlanır ve hayatı monoton veya sıradan yapan her şeyden kaçınırlar.
“Yaratıcı kişilerin çok çeşitli deneyimleri vardır. Alışkanlıklar ise farklı deneyimler edinmeyi imkansız kılar” diyor Kaufman.
Farkındalık için zaman ayırırlar.
Yaratıcı kişiler net ve odaklanmış bir zihnin değerini bilirler – zira yaratıcılıkları buna bağlıdır. Birçok sanatçı, girişimci, yazar ve David Lynch gibi diğer yaratıcı kişiler, en yaratıcı düşünce düzeyine ulaşabilmek için meditasyonu bir araç olarak seçmişlerdir.
Farkındalığın beyin gücünü birçok açıdan arttırdığı görüşü bilimsel olarak da destekleniyor. 2012 yılında Hollanda’da yapılan bir araştırma, belli meditasyon tekniklerinin yaratıcı düşünceyi destekleyebileceğini ortaya koyuyor. Farkındalık uygulamaları hafıza ve odaklanmayı güçlendirdiği gibi, aynı zamanda stres ve heyecanı azaltıyor, duygusal durumu iyileştiriyor ve zihinde netlik sağlıyor – bunların hepsi de yaratıcı düşünceyi destekleyebilen unsurlar.
Kaynak: Huffington Post
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
4 Ocak 2015 Pazar
Sevginin Işığı
Anamın gözyaşlarıyla yıkadığım geçmişim,
Babamın alın teriyle kurduğum gençliğim,
Tırnaklarımla kazıyarak var ettiğim bugünüm,
Zaman zaman kelebekler uçurduğum,
Zaman zaman kan kusturduğum yüreğim,
Koşarak, ağır aksak yürüdüğüm yollarım,
İnişlerim, çıkışlarım...
Büyüdükçe kirlendiğim, kirlendikçe arınacak bir yol aradığım,
Özledikçe özlediğim çocukluğum...
Yağmurla yıkadığım, gökkuşağıyla renklendirdiğim ruhum...
Bir ileri bir geri attığım adımlarım,
Yerimde saydığım günlerim...
Dünümde varolan, bugünüm de yokolan sevdiklerim,
Sevemediklerim...
Her daim hayatımda varolanlarım, dünümde bugünümde,
Yarınımda...
Biriktirdiğim anılarım, bozuk para gibi harcadığım mutluluklarım,
Geceleri üzerime yorgan yaptığım acılarım, yalnızlıklarım,
Ellerimle yoğurduğum yaşamım,
Yaratacaklarımla doğdum, yarattıklarımla büyüyor,
Büyümeye devam ediyorum...
Ve zamanı geldiğinde de var ettiklerimi geride bırakıp,
Göçüp gideceğim...
Yeryüzünde sonsuza dek kalan, yalnızca SEVGİnin ışığı olacak...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım,
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığı kadar,
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardanım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardanım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer,
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM...
Jorge Luis Borges
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
30 Aralık 2014 Salı
MUTLU YILLAR
İyisiyle kötüsüyle, inişleriyle çıkışlarıyla, mutluluklarıyla hüzünleriyle,başarılarıyla başarısızlıklarıyla bir yılı daha geride bırakmaya saatler kaldı... Yeni gelen yıl sevgi, mutluluk, sağlık, huzur, başarı, bol şans ve herkesin gönlünden geçenleri bol bol verecek bir yıl olması dileğiyle...
Herkese şimdiden MUTLU YILLAR dilerim... Sevgiler...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
24 Aralık 2014 Çarşamba
MUTLULUK ARAYIŞI
Bütün zamanlarda iyi insanlar hakikatte bütün bağlardan müstağnidirler. İlahi yolda olanlar, arzuları için boş sözler sarf etmezler. Zevk veya ızdırap geldiğinde, bilge olan zevkin ve ızdırabın üstünde kalır.
Buda
Olayların olmalarını istediğiniz gibi olması için çabalamayın, bunun yerine oldukları gibi olmalarını isteyin, o zaman yaşamınız yolunda gidecektir.
Epiktetos
Mutluluğu parayla ve güçle satın alabiliyor olsaydık, muhtemelen Tevrat'ın Vaiz bölümünü kaleme alan kişinin başı göğe ermiş olurdu. Bu bölüm Kudüslü bir kralın geçmişteki mutluluk ve tatmin arayışını yad etmesini anlatır. Kral, servetinde saadetin izini sürerek kendini bir ''tatmin sınavı''na çeker:
Büyük işler yaptım; kendim için evler inşa ettim, bağlar yetiştirdim, kendime bahçeler ve parklar yaptım ve türlü meyve ağaçları diktim... Ayrıca, Kudüs'te benden öncekilerden daha büyük koyun ve sığır sürülerim oldu. Kendi gümüş ve altınlarımı ve kralların ve eyaletlerin hazinelerini elde ettim; hem kadın hem de erkek şarkıcılarım, bedensel hazlarım ve çok sayıda cariyem oldu. Böylece fevkalade biri haline geldim. Kudüs'te benden önce var olan herkesi gölgede bıraktım; bilgeliği de elden bırakmadım. Gözlerimin arzu ettiğini onlardan esirgemedim. (Vaiz 2:4-10)
Fakat orta yaş bunalımının ilk belirtileriyle birlikte bir anda her şey anlamsızlaşır:
Sonra ellerimle yaptığım her şeyi ve onları yaparken çektiğim zahmeti düşündüm ve tekrar her şey beyhude ve rüzgarı kovalamaya kalkışmak gibi geldi; aslında güneşin altında kazanılacak hiçbir şey yokmuş.(Vaiz 2:11)
Kral geçmiş hayatında nasıl kendisini çok çalışmaya, öğrenmeye ve şaraba verdiğini anlatır. Ama hiçbirine kanaat etmemiş; yaşamının bir hayvanınkinden daha gerçek bir değeri veya amacı olmadığı duygusunu içinden atamamıştır. Kralın derdini, Buda ve Stoacı filozof Epiktetos gayet iyi açıklar: Mutluluğun peşinden koşma. Budizm ve Stoacılık felsefesine göre dünyevi mal mülk veya arzularımıza karşılık veren bir dünya arayışına girmek, rüzgarı kovalamaya kalkışmakla aynı anlama gelir. İnsan mutluluğu, yalnızca dünyevi nesnelerle bağlarını kopararak ve kendini razı olmaya adayarak, kendi içinde bulabilir. (Elbette Stoacılar ve Budistler de ilişki kurabilir, iş ve mal-mülk sahibi olabilir ama onları kaybettiklerinde hayal kırıklığı yaşamamk için, onlarla duygusal bağ kurmamalıdır.) Bu fikir, İkinci Bölüm'de ele aldığımız hakikat öğretisinin bir uzantısıdır:
''Yaşam onu nasıl varsayıyorsanız öyledir ve şu anki düşüncelerimiz yarınki hayatımızı hazırlar.'' Ama psikoloji alanındaki son araştırmaları inceleyince, Buda ve Epiktetos'un fazla ileri gitmiş olabileceğini anlıyoruz. Bazı şeyler, uğruna çabalamaya değer ve neye odaklanacağımızı bilirsek, dışsal şeylerle de epey mutlu olabiliriz.
ALINTI
Mutluluk Varsayımı
Yazar: Jonathan Haidt
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
8 Aralık 2014 Pazartesi
GERÇEK
Buzdağının arkasındadır hayat, görünenlerden çok görünmeyenlerden ibarettir yaşam... Bakmaktan ziyade, çoğu zaman görmeyi bilmek gerektirir, yaşananları anlayabilmek, hissedebilmek için. Çünkü; birçok zaman hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Sezgi gerektirir, ince bir anlayışa ihtiyaç vardır bilmek için... Bilmek; bilmediğin şeyi bilene kadar hiçbir şeyi bilmediğindir, yalnızca bildiğini zannettiğindir... Önyargıları bir kenara bırakıp, objektif bakabilmek aslolandır. Yalın gözlerle, tarafsız bakıldığında görülür gerçekler, bu da her yiğidin harcı değildir... Gül bahçesi gördüğün yerde fırtınalar kopuyordur belki de, bunu görebilmekte farklı bir bakış açısı gerektirir...
Önce insan kendini sorgulamalı, kendini yargılamalı, iç hesaplaşmasını önce kendisiyle yapmalı, başını kaldırıp sonra etrafına bakmalı... Belki de aranılan gerçek çok uzakta değildir...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Önce insan kendini sorgulamalı, kendini yargılamalı, iç hesaplaşmasını önce kendisiyle yapmalı, başını kaldırıp sonra etrafına bakmalı... Belki de aranılan gerçek çok uzakta değildir...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
28 Kasım 2014 Cuma
MESELE
Yaşamak zor... Herkesi mutlu etmek, sevdiklerini mutlu etmek, kendini mutlu etmek. Her daim seçimler yapmak zorunda olmak, zorunda bırakılmak. Kimi zaman kişiliğinden ödün vermek, istemeden de olsa, bu ben değilim; bunu yapamam desen de bazı şeyleri yapmak zorunda kalmak, zorunda bırakılmak. Oluyor işte istemesen de... Şartlar zorluyor benliğini...
Büyük büyük laflar etmemeli şu hayatta! Yeri gelir çarpar yüzüne yüzüne, savurur dört bir yana yaprak gibi... Ne olduğunu anlamazsın bile...
Yüzün gülse de bedenin ruhuna dar gelir ya bazen... Anlatamazsın içindekileri, kelimelere dökmek zordur ya bazen... Dersin ki; kendine! Sus o zaman... Sus ki; sükunet iyi gelsin, hırpalanmış ruhuna... Hırçın dalgalar acımasızca düşüncelerini aşındıra dururken, susmak da yetmiyor ya bazen neyse...
Silmek, yıkmak kolay da zor olan taş üstüne taş koymak değil mi?
Olmayanı var etmek, ortaya bir şeyler koymak yoran insanı...
Yoktan var etmek... İşte bütün mesele bu!
SEVGİ ve IŞIK'la kalın..
Persephone
Büyük büyük laflar etmemeli şu hayatta! Yeri gelir çarpar yüzüne yüzüne, savurur dört bir yana yaprak gibi... Ne olduğunu anlamazsın bile...
Yüzün gülse de bedenin ruhuna dar gelir ya bazen... Anlatamazsın içindekileri, kelimelere dökmek zordur ya bazen... Dersin ki; kendine! Sus o zaman... Sus ki; sükunet iyi gelsin, hırpalanmış ruhuna... Hırçın dalgalar acımasızca düşüncelerini aşındıra dururken, susmak da yetmiyor ya bazen neyse...
Silmek, yıkmak kolay da zor olan taş üstüne taş koymak değil mi?
Olmayanı var etmek, ortaya bir şeyler koymak yoran insanı...
Yoktan var etmek... İşte bütün mesele bu!
SEVGİ ve IŞIK'la kalın..
Persephone
26 Kasım 2014 Çarşamba
AŞK'A DAİR
''Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin,
Yolları zorlu ve dik olsa da,
Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun,
Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayack olsa da,
Ve aşk sizinle konuştuğu zaman, ona inanın,
Bahçeyi tarımar eden kuzey rüzgarı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle.
Çünkü aşk hem taç olur başınıza hem çarmıha gerer sizi.
Hem besler büyütür hem de budar sizi.
Yücelerinize tırmanıp okşar, sever güneşte titreyen en körpe dallarınızı,
İnip sonra aşağı, sarar toprağa tutunmuş köklerinizi,
Mısır demetleri gibi derer aşk sizi,
Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır.
Kabuklarıızı elemek için kalburdan geçirir,
Apak edinceye kadar öğütür sizi,
Yumuşayana kadar yoğurur;
Ve sonra atar sizi kutsal ateşine, Tanrı'nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye.
Aşk bütün bunları, yüreğinizin sırlarına ermeniz ve bu bilgiye 'Hayat'ı yüreğinin bir parçası olabilmeniz için yapacaktır.
Fakat eğer korkularınız içinde, sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız,
O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın döven yerinden çıkın daha iyi.
Girin güleceğiniz ama doyasıya gülmeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşlarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.
Kendinden başka bir şey vermez aşk ve kendinden başkasından almaz.
Ne sahip olur aşk ne de kendisine sahip olsun ister,
Çünkü aşk yeter.
Sevdiğiniz zaman 'Tanrı yüreğimde' değil, 'Ben Tanrı'nın yüreğindeyim' demelisiniz;
Ve aşka rota çizebileceğinizi sanmayın. Çünkü sizi layık bulursa eğer rotanızı aşk çizer.
Aşkın kendini tamama erdirmekten başka bir tutkusu yoktur.
Fakat aşıksanız ve tutkularınız olacaksa mutlaka, şunlar olsun tutkularınız;
Erimek ve akan bir dere olmak ezgisini geceye söyleyen,
Tanımak aşırı muhabbetin sızısını,
Yaralanmak kendi aşk idrakinizle; kan ağlamak isteyerek ve sevinçle,
Şafak vakti kanatlanmış bir yürekle uyanmak ve minnet duymak aşkla dolu yeni bir güne,
Öğleyin dinlenmek ve aşkın coşkusun düşünmek derin derin,
Akşamleyin eve şükranla dönmek,
Ve sonra da uyumak yüreğinizde sevgiliye bir dua ve dudaklarınızda bir şükran şarkısıyla...''
Halil Cibran
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
Yolları zorlu ve dik olsa da,
Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun,
Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayack olsa da,
Ve aşk sizinle konuştuğu zaman, ona inanın,
Bahçeyi tarımar eden kuzey rüzgarı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle.
Çünkü aşk hem taç olur başınıza hem çarmıha gerer sizi.
Hem besler büyütür hem de budar sizi.
Yücelerinize tırmanıp okşar, sever güneşte titreyen en körpe dallarınızı,
İnip sonra aşağı, sarar toprağa tutunmuş köklerinizi,
Mısır demetleri gibi derer aşk sizi,
Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır.
Kabuklarıızı elemek için kalburdan geçirir,
Apak edinceye kadar öğütür sizi,
Yumuşayana kadar yoğurur;
Ve sonra atar sizi kutsal ateşine, Tanrı'nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye.
Aşk bütün bunları, yüreğinizin sırlarına ermeniz ve bu bilgiye 'Hayat'ı yüreğinin bir parçası olabilmeniz için yapacaktır.
Fakat eğer korkularınız içinde, sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız,
O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın döven yerinden çıkın daha iyi.
Girin güleceğiniz ama doyasıya gülmeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşlarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.
Kendinden başka bir şey vermez aşk ve kendinden başkasından almaz.
Ne sahip olur aşk ne de kendisine sahip olsun ister,
Çünkü aşk yeter.
Sevdiğiniz zaman 'Tanrı yüreğimde' değil, 'Ben Tanrı'nın yüreğindeyim' demelisiniz;
Ve aşka rota çizebileceğinizi sanmayın. Çünkü sizi layık bulursa eğer rotanızı aşk çizer.
Aşkın kendini tamama erdirmekten başka bir tutkusu yoktur.
Fakat aşıksanız ve tutkularınız olacaksa mutlaka, şunlar olsun tutkularınız;
Erimek ve akan bir dere olmak ezgisini geceye söyleyen,
Tanımak aşırı muhabbetin sızısını,
Yaralanmak kendi aşk idrakinizle; kan ağlamak isteyerek ve sevinçle,
Şafak vakti kanatlanmış bir yürekle uyanmak ve minnet duymak aşkla dolu yeni bir güne,
Öğleyin dinlenmek ve aşkın coşkusun düşünmek derin derin,
Akşamleyin eve şükranla dönmek,
Ve sonra da uyumak yüreğinizde sevgiliye bir dua ve dudaklarınızda bir şükran şarkısıyla...''
Halil Cibran
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
22 Kasım 2014 Cumartesi
Çocuklar Sizin Çocuklarınız Değil
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir.
Onlar kendini özleyen hayatın oğulları ve kızlarıdır.
Onlar sizin vasıtanızla gelir, ama sizden gelmezler.
Ve sizinle birlikte olmalarına karşın, size ait değildirler.
Siz onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil,
Çünkü onların kendi düşünceleri vardır.
Onların bedenlerini barındırabilirsiniz, ruhlarını değil,
Çünkü onların ruhları,rüyalarınızda bile ziyaret edemiyeceğiniz yarının sarayında yaşar.
Sizler onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz, ama onları kendinize benzetmeye çalışmayın.
Sizler, çocuklarınızı canlı oklar olarak fırlatan yaylarsınız.
Oku atanın elinde seve seve eğiliniz.
Halil Cibran
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
18 Kasım 2014 Salı
KABUSNAME
Âşık olma!
Ey oğul, âşık olmamaya çalış. Eğer ansızın âşık olursan gönlüne uyma. Çünkü gönlü aşka gönderince, kişi kendi de ona uymuş olur. Gönül şehvetine uymak, akıllı kişilerin işi değildir.
Şimdi… Ne çaban varsa göster. Gönlü aşka bağlamaktan sakın. Âşıklık hiçbir belaya benzemeyen tehlikeli bir iştir. Meselâ bir yıllık kavuşma rahatı, bir günlük ayrılık sızısının zahmetini karşılamaz. Hele âşıklığın ayrılığı ve vuslat baştan başa dert ve mihnettir.
Gerçi aşkın derdi hoşça derttir. Çünkü ayrılıkta isen zaten azaptasındır. Vuslatta isen ayrılığın korkusundan yine azaptasındır.
Eğer sevgili huysuz olursa -Allah korusun- onun gibisinin anlamsız nazı ve pis huyu yüzünden, vuslat lezzetinden bile hiç haz ve tat bulamazsın.
“Ayrılık, sonu ayrılık olan vuslattan bin kat daha iyidir.”
Keykavus, Kaabusnâme, 1082
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
11 Kasım 2014 Salı
HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun.
Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.
Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karşılaşabilirsin…
İki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman.
Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur.
İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, “Ama senin için şunu yaptım” derken o, “şunu yapmadın” diye cevap verecektir.
Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır.
Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.
Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme.
Herkes kendinden sorumludur aşkta.
Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu.
Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin.
Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen.
“Acılara tutunarak” yaşamayı öğreneli çok oldu.
Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil.
Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…
Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.
Kitap okurken de mutlu oluyorsun Unuttun mu?
Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.
Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de çabası…
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.
Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte.
Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu.
Elbet bitecek güneşe hasret günler.
Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…
Nazım Hikmet
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
27 Ekim 2014 Pazartesi
BİLL GATES'İN BAŞARISININ SIRRI
Matematiğin genç, parlak, harika çocuğu bilgisayar programcılığını keşfediyor. Harvard'ı terk ediyor. Arkadaşlarıyla Microsoft adlı küçük bir bilgisayar şirketi kuruyor. Sadece ve sadece zeka, azim ve sezgiyle yazılım dünyasının dev olmayı başarıyor. Ana hatlarıyla böyle. Şimdi biraz derinlere inelim.
Gates'in babası Seattle'da zengin bir avukattı; annesi de hali vakti yerinde bir bankerin kızıydı. Bill büyümüş de küçülmüş bir çocuktu ve derslerinden çabuk sıkılırdı. Bu nedenle, anne babası onu yedinci sınıfa başlarken devlet okulundan alı Seattle'da seçkin ailelere hizmet veren özel bir okula, Lakeside'a gönderdiler. Gates, Lakeside'daki ikinci yılının ortalarındayken, okul bir bilgisayar kulübü kurdu.
''Okulun Anneler Kulübü her yıl bir kermes düzenlerdi ve elde edilen paranın nereye gideceği hep bir soru işareti olurdu'' diye aktarıyor anımsadıklarını Gates. ''Bir bölümü varoş çocuklarının kampüse getirildiği yaz okuluna giderdi. Bir bölümü öğretmenler için harcanırdı. O yıl daha sonra bizim kontrolümüze geçecek olan o küçük komik odaya 3000 dolarlık bir bilgisayar terminali alıp koydular. Oldukça büyüleyici bir şeydi.''
Kuşkusuz ''büyüleyici bir şey''di, çünkü yıl 1968'di. 1960'larda çoğu üniversitenin bile bilgisayar kulübü yoktu. Daha da dikkate değer olan, Lakeside'ın satın aldığı bilgisayarın türüydü. Okul öğrencilerine programlamayı 1960'larda neredeyse herkesin kullandığı o zahmetli bilgisayar kartı sistemi üzerinden öğretmedi. Lakeside bunun yerine ASR-33 Teletype adlı sistemi kurdu; bu Seattle merkezindeki ana bilgisayara doğrudan bağlı, zaman paylaşımlı bir terminaldi. ''Bütün o zaman paylaşım fikri daha 1965'te geliştirilmişti'' diye devam ediyor Gates. ''Birileri son derece ileri görüşlüydü.'' Bill Joy programlamayı zaman paylaşımlı bir sistemde öğrenmesini sağlayan o olağanüstü, erken fırsata 1971'de, üniversite birinci sınıfta sahip oldu. Bill Gates ise gerçek zamanlı programlamayı 1968'de sekizinci sınıftayken yapabildi.
Gates o andan itibaren bilgisyar odasında yaşar oldu. Gates'in yanısıra birkaç kişi daha bu yeni garip cihazın nasıl kullanıldığını kendi kendilerine öğrenmeye başladılar. ASR'nin bağlı olduğu ana bilgisayar üzerinde zaman satın almak -Lakeside gibi zengin bir kurum için bile - hiç kuşkusuz pahalıydı ve Anneler Kulübü tarafından sağlanan 3000 doların suyunu çekmesi uzun sürmedi. Anne babalar biraz daha para topladı. Öğrenciler harcadı. Sonra Washington Üniversitesi'nden bir programcı, yerel şirketlere bilgisayar üzerinde süre kiralayan Computer Center Corporation (ya da C-Cubed) adlı bir donanım oluşturdu. Şans eseri, şirketin kurucularından biri olan Monique Rona'nın oğlu Lakeside'da okuyordu; Gates'in bir sınıf üstündeydi. Rona, Lakeside bilgisayar kulübünün hafta sonları bedava programlama süresi karşılığında şirketin yazılım programlarını deneyip deneyemeyeceğini merak etti. Hiç kuşkusuz! Gates okuldan sonra otobüse atlayıp C-Cubed ofisine gidiyor ve akşam geç saatlere kadar programlama yapıyordu.
C-Cubed sonunda iflas ettiği için Gates ve arkadaşları Washington Üniversitesi'ndeki bilgisayar merkezi çevresinde dolanmaya başladılar. Çok geçmeden ISI (Information Sciences Inc.) adlı bir oluşumla tanıştılar; ISI, şirket bordrolarının otomasyonunda kullanılabilecek bir yazılım üzerinde çalışmaları karşılığında onlara bilgisayarda bedava süre vermeyi kabul etti. 1971'de yedi aylık bir dönem içinde Gates ve yoldaşları ISI ana bilgisayarında 1575 saat çalıştılar ki bu haftada yedi gün, günde sekiz saat demekti.
İlk lise yıllarından söz ederken ''Bu benim takıntımdı,'' diyor Gates. ''Sporu boşverdim. Geceleri oraya gidiyordum. Hafta sonları programlama yapıyorduk. Orada 20, 30 saat harcamadığımız hafta yok gibiydi. Bir ara bazı şifreleri çalıp sistemi bozduğumuz için Paul Allen'la birlikte başımız belaya girdi. Kovulduk. Bütün yazar bilgisayar kullanmadım. 15, 16 yaşındaydım. Sonra Paul Allen'ın Washington Üniversitesi'nde bedava bilgisayar bulduğunu öğrendim. Bu makineler tıp merkezi ve fizik bölümündeydi. 24 saatlik bir programa bağlıydılar, ancak uzun boş bir dönem de söz konusuydu; gece üç ila sabah altı arasında hiçbir programları olmuyordu.'' Gates gülüyor. ''Gece, yürüyebiliyordum. Ya da otobüse binerdim. Washington Üniversitesi'ne karşı her zaman bu kadar cömert olmamın nedeni de bu; bilgisayardan o kadar çok süre çalmama izin verdiler ki'' (yıllar sonra Gates'in annesi şöyle diyordu: ''Sabahları uyumakta neden o kadar zorlandığını hep merak ederdik.'')
ISI kurucularından Bud Pembroke o dönem teknoloji şirketi TRW'den bir çağrı aldı; şirket Washington Eyaleti'nin güneyindeki devasa Bonneville enerji santralinde bir bilgisayar sistemi kurmak için bir anlaşma imzalamış bulunuyordu. Bilgisayar devriminin bu ilk günlerinde bu tür uzmanlık deneyimine sahip programcılar bulmak zordu. Ancak Pembroke kimi arayacağını çok iyi biliyordu: ISI ana bilgisayarı üzerinden binlerce saat pratik yapmış şu Lakeside Lisesi öğrencileri. Gates şimdi son sınıftaydı ve her nasılsa öğretmenlerini bağımsız bir araştırma projesi maskesi altında Bonneville'e gitmeye izin vermeye ikna etti. Orada ilkbaharı John Norton adlı bir adamın denetiminde kod yazarak geçirdi; ki Gates ondan programlama konusunda tanıdığı hemen herkesten öğrenmiş olduğundan daha fazla şey öğrendiğini söylüyor.
Bir numaralı fırsat, Gates'in Lakeside'a gönderilmiş olmasıydı. 1968'de dünyada kaç okulun zaman paylaşımlı bir terminale erişimi vardı ki? İki numaralı fırsat, Lakeside annelirinin okulun bilgisayar ücretlerini ödeyecek kadar parasının olmasıydı. Üç numaralı fırsat, bu paranın tükendiği noktada, anne babalardan birinin, haftasonları kodları test edecek ve haftasonlarının iş gününe dönüşmesine aldırmayacak birilerine gereksinim duyan C-Cubed'da çalışıyor olmasıydı. Dört numarılı fırsat, Gates'in ISI'dan haberdar olması ve ISI'nın da tam o sırada bordro yazılımında çalışacak birine gereksinim duymasıydı. Beş numaralı fırsat, Gates'in Washington Üniversitesi'ne yürüme mesafesinde oturuyor olmasıydı. Altı numaralı fırsat, üniversitenin bilgisayarının gece üç ila sabah altı arasında boş olmasıydı. Yedi numaralı fırsat, TRW'nin Bud Pembroke'u aramış olmasıydı. Sekiz numaralı fırsat, Pembroke'un söz konusu sorunla ilgili olarak tanıdığı en iyi programcıların iki lise öğrencisi olmasıydı. Ve dokuz numaralı fırsat, Lakeside'ın bu çocukları ilkbahar döneminde bilgisayar kodu yazmaları için millerce öteye göndermeye istekli olmasıydı.
Ve bu fırsatların hemen hepsinin ortak özelliği neydi? Bill Gates'in ekstra pratik sağlamaları. Gates kendi yazılım şirketinde şansını denemek için ikinci sınıftan sonra Harvard'ı terk ettiğinde, pratikte tam yedi yıldır programlama yapıyordu. 10 bin saatin çok ilerisindeydi. Dünyada kaç genç Gates gibi bir deneyime sahiptir? ''Dünyada böyle 50 kişi olsaydı şaşırırdım,'' diyor. '' C-Cubed ve yaptığımız o bordro işi vardı, sonra TRW; bütün bunlar bir aray geldi. Yazılım geliştirme konusunda genç bir yaşta o dönem için sanırım diğer herkesten daha iyi bir biçimde haşır neşir oldum ve bütün bunlar son derece şanslı bir olaylar dizisi sayesinde oldu.''
''İneklere iyi davranın. Muhtemelen onlardan birisi için çalışacaksınız.'' Bill Gates
ALINTI
OUTLİERS- Çizginin Dışındakiler
Yazar: Malcolm Gladwell
SEVGİ ve IŞIK'la kalın..
Persephone
DOĞUŞTAN YETENEK DİYE BİR ŞEY VAR MI?
Exhibit A, yetenek tartışmasında, 1990'ların başlarında psikolog K. Anders Ericsson ve Berlin'deki seçkin Müzik Akedemisi'nden iki arkadaşı tarafından yapılmış bir çalışma, Akademi'deki profesörlerin yardımıyla okuldaki kemancılar üç gruba ayrıldı. Birinci grupta yıldızlar vardı; dünya klasmanında solo kemancı olma potansiyeline sahip öğrenciler. İkinci grup sadece ''iyi'' olduklarına karar verilenlerdi. Üçüncü grupta ise, profesyonel olarak keman çalmaları beklenmeyen, ancak milli eğitim sistemi içinde müzik öğretmeni olmaya niyetli öğrenciler vardı. Sonra bütün kemancılara aynı soru yöneltildi: Kemanı ilk kez elinize aldığınız andan başlayarak bütün kariyeriniz boyunca kaç saat pratik yaptınız?
Üç gruptan da herkes kabaca aynı yaşta -5 yaş civarında- keman çalmaya başlamıştı. Bu birkaç yıl, herkes kabaca aynı oranda -haftada iki üç saat kadar- pratik yapmıştı. Ancak öğrenciler 8 yaş civarına geldiğinde gerçek farklılıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Sınıfın en iyisi olma noktasına ulaşan öğrenciler, herkesten daha fazla pratik yapmaya başlayanlardı; 9 yaşında haftada altı saat, 12 yaşında haftada sekiz saat, 14 yaşında haftada on altı saat ve böylece giderek arıyordu ta ki 20 yaşında haftada otuz saatten fazla pratik yapıyor -daha iyisini başarmak niyetiyle enstüramanlarını bilerek, isteyerek çalıyor- olana dek. Hatta 20 yaşında çok iyi performans gösterenlerden her biri toplam 10 bin saatlik bir pratiğe ulaşmış durumdaydı. Sadece iyi olan öğrenciler toplam 8 bin saatlik pratik yapmıştı; geleceğin müzik öğretmenleri ise sadece 4 bin saati biraz aşmış durumdaydı.
Ardından Ericsson ve arkadaşları amatör piyanistlerle profesyonel piyanistleri karşılaştırdılar. Ortaya aynı model çıktı. Amatörler çocuklukları boyunca asla haftada yaklaşık üç saatten fazla pratik yapmamıştı ve 20 yaşına geldiklerinde toplam 2 bin saat pratik yapmış durumdaydılar. Oysa profesyoneller pratiklerini her yıl sürekli arttırmış, 20 yaşına geldiklerinde tıpkı kemancılar gibi 10 bin saate ulaşmışlardı.
Ericsson'ın çalışmaının çarpıcı yanı, ''doğal'' öğrencilerle -pratiğe akranlarının harcadığı zamanın belli bir parçasını harcayıp da tepeye fazla çabalamadan çıkan örneklerle -hiç karşılaşmamalarıydı. ''İnek'' öğrencilerle, herkesten daha fazla çalışan, ancak ön safları yarmak için gerekli şeye sahip olmayan örneklerle de karşılaşmadılar. Araştırmalar şunu gösteriyor ki bir öğrenci en iyi müzik okullarından birine gidebilecek kadar yetenekliyse onun performansını bir diğerininkinden ayıran ne kadar çok çalıştığı oluyor. O kadar. Dahası, zirvedeki insanlar sadece daha fazla çalışmakla, hatta herkesten çok daha fazla çalışmakla kalmıyor. Çok çok daha fazla çalışıyor.
Karmaşık bir görevi mükemmel biçimde yerine getirmenin en az kritik düzeyde bir pratik gerektirdiğine ilişkin fikir, uzmanlık çalışmalarında tekrar tekrar su yüzüne çıkıyor. Hatta araştırmacılar gerçek uzmanlık için sihirli sayının 10 bin saat olduğuna ilişkin inançlarında fikir birliğine varmış durumda.
''Bu tür çalışmalardan ortaya çıkan tablo -herhangi bir şeyde- dünya klasmanında bir uzman olmayı sağlayacak ustalık düzeyine ulaşmak için 10 bin saat pratik gerektiğine işaret ediyor,'' diyor nörolog Daniel Levitin. ''Besteciler, basketbol oyuncuları, kurmaca yazarları, buz patencileri, konser piyanistleri, satranç oyuncuları ve diğerleri üzerine ardı ardına yapılan çalışmalarda bu sayı tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Hiç kuşkusuz, bu kimilerinin yaptığı pratikten neden diğerlerinden daha fazla şey sağladığını açıklamıyor. Ancak henüz hiç kimse, gerçek anlamda dünya klasmanında uzmanlığın daha kısa zamanda yakalandığı bir vaka ile karşılaşmadı. Göünen o ki gerçek uzmanlığa ulaşmak için beynin bilmesi gerekenlerle kaynaşması bu kadar zaman alıyor.''
Bu durum dahi olduğunu düşündüğümüz insanlar için bile geçerli. Örneğin, Mozart müzik yazmaya altı yaşında başladı. Ancak psikolog Micheal Howe, Genius Explained adlı kitabında şöyle yazıyor: ''Olgun bestecelerin standartlarına göre, Mozart'ın ilk yapıtları çok iyi değildir. İlk parçaların hepsi büyük olasılıkla babası tarafından yazıldı. Wolfgang'ın çocukluk kompozisyonlarından birçoğu örneğin, piyano ve orkestra için yazdığı ilk yedi konçerto, büyük oranda diğer bestecilerin yapıtlarının arajmanlarıdır. Sadece Mozart'ın özgün müziğini içeren konçertolardan ilki, şimdi bir başyapıt olarak kabul edilen No. 9, K. 271, daha önce hiçbir 21 yaş altı müzisyen tarafından bestelenmemiştir. Mozart o zamanda 10 yıldır konçerto besteliyordu.''
Müzik eleştirmeni Harold Schonberg daha da ileri gidiyor: En büyük yapıtlarını ancak 20 yılı aşkın bir zamandır beste yapmaktayken bestelediğine göre, Mozart'ın gerçekte ''geç gelişim gösterdiğini'' ileri sürüyor.
Görünen o ki satrançta büyük usta olmak da yaklaşık 10 yıl alıyor. (Sadece efsanevi Bobby Fisher daha kısa zamanda bu seçkin düzeye ulaştı: Onun dokuz yılını aldı.) Peki 10 yıl ne demek? Evet, 10 bin saatlik somut pratik kabaca 10 yıl alıyor. 10 bin saat mükemmelliğin sihirli sayısı.
ALINTI
Outliers ( Çiginin Dışındakiler)
Yazar: Malcolm Gladwell
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Üç gruptan da herkes kabaca aynı yaşta -5 yaş civarında- keman çalmaya başlamıştı. Bu birkaç yıl, herkes kabaca aynı oranda -haftada iki üç saat kadar- pratik yapmıştı. Ancak öğrenciler 8 yaş civarına geldiğinde gerçek farklılıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Sınıfın en iyisi olma noktasına ulaşan öğrenciler, herkesten daha fazla pratik yapmaya başlayanlardı; 9 yaşında haftada altı saat, 12 yaşında haftada sekiz saat, 14 yaşında haftada on altı saat ve böylece giderek arıyordu ta ki 20 yaşında haftada otuz saatten fazla pratik yapıyor -daha iyisini başarmak niyetiyle enstüramanlarını bilerek, isteyerek çalıyor- olana dek. Hatta 20 yaşında çok iyi performans gösterenlerden her biri toplam 10 bin saatlik bir pratiğe ulaşmış durumdaydı. Sadece iyi olan öğrenciler toplam 8 bin saatlik pratik yapmıştı; geleceğin müzik öğretmenleri ise sadece 4 bin saati biraz aşmış durumdaydı.
Ardından Ericsson ve arkadaşları amatör piyanistlerle profesyonel piyanistleri karşılaştırdılar. Ortaya aynı model çıktı. Amatörler çocuklukları boyunca asla haftada yaklaşık üç saatten fazla pratik yapmamıştı ve 20 yaşına geldiklerinde toplam 2 bin saat pratik yapmış durumdaydılar. Oysa profesyoneller pratiklerini her yıl sürekli arttırmış, 20 yaşına geldiklerinde tıpkı kemancılar gibi 10 bin saate ulaşmışlardı.
Ericsson'ın çalışmaının çarpıcı yanı, ''doğal'' öğrencilerle -pratiğe akranlarının harcadığı zamanın belli bir parçasını harcayıp da tepeye fazla çabalamadan çıkan örneklerle -hiç karşılaşmamalarıydı. ''İnek'' öğrencilerle, herkesten daha fazla çalışan, ancak ön safları yarmak için gerekli şeye sahip olmayan örneklerle de karşılaşmadılar. Araştırmalar şunu gösteriyor ki bir öğrenci en iyi müzik okullarından birine gidebilecek kadar yetenekliyse onun performansını bir diğerininkinden ayıran ne kadar çok çalıştığı oluyor. O kadar. Dahası, zirvedeki insanlar sadece daha fazla çalışmakla, hatta herkesten çok daha fazla çalışmakla kalmıyor. Çok çok daha fazla çalışıyor.
Karmaşık bir görevi mükemmel biçimde yerine getirmenin en az kritik düzeyde bir pratik gerektirdiğine ilişkin fikir, uzmanlık çalışmalarında tekrar tekrar su yüzüne çıkıyor. Hatta araştırmacılar gerçek uzmanlık için sihirli sayının 10 bin saat olduğuna ilişkin inançlarında fikir birliğine varmış durumda.
''Bu tür çalışmalardan ortaya çıkan tablo -herhangi bir şeyde- dünya klasmanında bir uzman olmayı sağlayacak ustalık düzeyine ulaşmak için 10 bin saat pratik gerektiğine işaret ediyor,'' diyor nörolog Daniel Levitin. ''Besteciler, basketbol oyuncuları, kurmaca yazarları, buz patencileri, konser piyanistleri, satranç oyuncuları ve diğerleri üzerine ardı ardına yapılan çalışmalarda bu sayı tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Hiç kuşkusuz, bu kimilerinin yaptığı pratikten neden diğerlerinden daha fazla şey sağladığını açıklamıyor. Ancak henüz hiç kimse, gerçek anlamda dünya klasmanında uzmanlığın daha kısa zamanda yakalandığı bir vaka ile karşılaşmadı. Göünen o ki gerçek uzmanlığa ulaşmak için beynin bilmesi gerekenlerle kaynaşması bu kadar zaman alıyor.''
Bu durum dahi olduğunu düşündüğümüz insanlar için bile geçerli. Örneğin, Mozart müzik yazmaya altı yaşında başladı. Ancak psikolog Micheal Howe, Genius Explained adlı kitabında şöyle yazıyor: ''Olgun bestecelerin standartlarına göre, Mozart'ın ilk yapıtları çok iyi değildir. İlk parçaların hepsi büyük olasılıkla babası tarafından yazıldı. Wolfgang'ın çocukluk kompozisyonlarından birçoğu örneğin, piyano ve orkestra için yazdığı ilk yedi konçerto, büyük oranda diğer bestecilerin yapıtlarının arajmanlarıdır. Sadece Mozart'ın özgün müziğini içeren konçertolardan ilki, şimdi bir başyapıt olarak kabul edilen No. 9, K. 271, daha önce hiçbir 21 yaş altı müzisyen tarafından bestelenmemiştir. Mozart o zamanda 10 yıldır konçerto besteliyordu.''
Müzik eleştirmeni Harold Schonberg daha da ileri gidiyor: En büyük yapıtlarını ancak 20 yılı aşkın bir zamandır beste yapmaktayken bestelediğine göre, Mozart'ın gerçekte ''geç gelişim gösterdiğini'' ileri sürüyor.
Görünen o ki satrançta büyük usta olmak da yaklaşık 10 yıl alıyor. (Sadece efsanevi Bobby Fisher daha kısa zamanda bu seçkin düzeye ulaştı: Onun dokuz yılını aldı.) Peki 10 yıl ne demek? Evet, 10 bin saatlik somut pratik kabaca 10 yıl alıyor. 10 bin saat mükemmelliğin sihirli sayısı.
ALINTI
Outliers ( Çiginin Dışındakiler)
Yazar: Malcolm Gladwell
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
22 Ekim 2014 Çarşamba
İLİŞKİDE NARSİSTİK YAKLAŞIM
Evlilikler ve diğer ciddi duygusal ilişkilerde genellikle iki önemli unsur vardır. Biri, ilişkiyi başlatan ve büyük ölçüde ilişkiye derinlik katan duygusal bileşen olan sevgidir. Sevgi tipik olarak sıcaklık, şefkat ve tutku duygularını içerir. İlk aşamalarda sevgi genellikle tutku olarak yaşanır ve evlilik ilerledikçe daha çok şefkat üzerine temellenir. Diğer unsurlar eşe bağlılık ve fedakarlıktır.Bu, birbirini maddi olarak destekleme, akşam yemeğini sırayla hazırlama ve çocuk bakımı ile ev işleri sorumluluklarını bölüşmeyi de kapsayabilir.
Bu temel ilişki modeli, cinsel tutku unsuru olmaksızın diğer ilişkilerde de işlemektedir. Anne babalar ve çocuklar birbirlerine karşı sevginin yanı sıra bağlılık hissederler ve sorumluluk duyarlar. Keza arkadaşlıkta da sevgi ve bağlılık vardır ama sadakat ve güven üstünde de durulur. Arkadaşlıklar istekle kurulduğundan ve sonlandırılmaları da oldukça kolay olduğu için, arkadaşla birlikteyken güzel vakit geçirmek oldukça önemlidir. Sevgi, bağlılık ve sadakat üzerine kurulu ilişkiler geniş topluluklar içinde yararlıdır: İstikrarlı ilişkiler, daha iyi vatandaşlar, daha iyi arkadaşlar, daha iyi öğrenciler ve daha iyi liderler olan istikrarlı bireyler demektir.
Narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını anlamak için bu görüşleri alın ve bir kenara atın. Bir başkasına duyulan sevginin yerine kendini sevmeyi koyun, şefkatin yerine istismarı koyun ve bağlılığa ''işime geldiği sürece'' ifadesini ekleyin. Narsistlerin ilişkiye yaklaşımları basittir: İlişki tamamen kendilerine yöneliktir. İyi görünmek ve iyi hissetmek isterler ve eğer ilişki bu amaçlar için bir yöntemse ne ala, değilse başka birini bulmanın zamanı gelmiştir. ''Egoyu beslemek'' terimi, narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını tanımlamak için kullanılır. Eğer ilişki besleyici çıkarsa yürür, çıkmazsa yürümez. İlişkiler bir narsistin egosunu sayısız yolla besler. Güzel görünümlü ve ihtiyaçlarını karşılayan biriyle evlenebilir -sözde vitrin eş. Ya da bir çok arkadaş edinebilir, itibar görmek için başkalarını sömürebilir, etrafına bir hayran dalkavuk grubu toplayabilir veya sadece sözlü sataşmalarıyla insanlara üstünlük taslayabilir. Üstünlük havasını sürdürebilmek için konuşurken bakışlarını donuklaştırabilir ya da gördüğü her spot ışığına atlayabilir. Sözünü ettiğimiz durumların hepsinde ''ilişki'', tamamen benliğin ihtiyaçlarına yöneliktir. Don McLean'in klasik şarkısı Everybody Loves Me, Baby, narsisizmin bu yönünü gayet iyi yakalamış: ''Ben geçerken okyanus ikiye ayrılır. Beni herkes sever, bebeğim, senin derdin ne?''
Narsistin egosunu besleyen yalnızca ilişkiler değildir ama narsistler için ilişkiler birbirlerinin yerine geçebilir. İktisatçıların bunun için harika bir terimleri var: mübadelesi mümkün mal. Benzinin mübadelesi mümkündür; bir benzin istasyonundan ya da diğerinden alabilirsiniz, arada bir fark yoktur. Narsistler için ilişkilerin tazmini mümkündür: bir ''vitrin eş'', bir başkasıyla değiştirilebilir ve narsistin egosu aynı miktarda hayranlıkla beslendiği sürece sorun yoktur. Narsistler için ilişkiler ve maddi eşyalar neredeyse birbirlerinin yerine geçebilen şeylerdir. Kocanızla ilişkinizi yepyeni güzel bir evle ya da kız arkadaşınızı ilişkinizi bir Porche ile değiştirdiğinizi düşünün. Eğer ilişkiden almayı düşündüğünüz şey mevki, itibar ve ilgiyse, neden olmasın? O şeyi sevgilinizden çok, bir Porche otomobilden alabilirsiniz.
MTV kanalındaki bir belgesele konu olan 25 yaşında Scott'u ele alalım. Scott'ın Rachel ile ''çıkar arkadaşlığı'' var, yani düzenlü olarak görüşüyorlar ve yatıyorlar ama hiçbir şekilde bağlılıkları yok. Rachel, Scott'a bağlanmaya başladığını hissettiğini söyleyince Scott, umursamaz bir tavırla ellerini başının arkasına atıp (klasik üstünlük pozu), ''Ben bağlandığımı hiç sanmıyorum'' dedi. ''Gerçek bir çıkar arkadaşlığında böyle konuşmalar asla geçmez. Karşındakinin duygularına karışmamama gerekiyor, akışına bırak'' dedi. Rachel üzülünce Scott, ''Ben bağlanmak istemiyorum. Sana daha fazla yalan söylemeye başlamam gerek. Belki bu her şeyi düzeltir. Bilmediğin şey sana zarar vermez dedi. Rachel dairesinden gittikten sonra Scott röportajcıya itiraf etti. ''Rachel'da bir kızda aradığım her şey yok. Bu şimdilik beni oyalayan bir ilişki. Yalnız olacağıma, onunla olmayı yeğliyorum.''
Kendi egosunu beslemek için şekilden şekile girebilme özelliği her türden çirkin ilişki davranışına yol açar. İlişkilerde narsistlerin davranışlarının büyük çoğunluğu ''oyun oynamadır.'' Aldatıcı ve sahtekardırlar; bir an bağlılık sinyali verir, bir an sonra geri çekilirler; insanları birbirlerine düşürürler ve bağlanmaktan kaçınırlar. Oyun oynamanın narsist eş, sevgili ya da çalışan için bazı gerçek kazançları vardır; ilişkide asgari çıkarı olan tarafın en güçlü olduğunu varsayan ''asgari çıkar ilişkisinden'' dolayı, narsiste başkalarının üzerinde baskı kurma gücü verebilir. Oyun oynamanın ''seçeneklere açık olmakla'' özgürlük sağlama avantajı da vardır. Eğer potansiyel ''yatak arkadaşları'' ya da sizi işe alabilecek şirketler aramayı sürdürürseniz, ilişkinizi ya da işinizi çabucak değiştirebilirsiniz.
Bu oyun stratejisi, narsistler için gayet güzel yürür ama mevcut partnerleri için durum pek de öyle değildir. Narsistle yaşanan bu kısa süreli ilişkiler, her zaman dinlediğiniz kadar heyecan verici veya eğlenceli değildir. Narsistler mevki ya da öz saygı yükseltme beklentilerini karşılamayan ilişkileri sonlandırmaya eğilimlidirler -ya da ilişkideki partneri, bu ister eş ister çalışanı olsun, sonunda usanır ve narsisti bırakır. Örneğin; MTV'deki belgeselin sonunda Rachel ile Scott, ''çıkar arkadaşlıklarına'' son verdiler; bunun en büyük nedeni, Rachel'in kendisini açık açık umursamayan biriyle birlikte olmaktan bıkmasıydı. Narsislerle olan ilişki harika başlar ama ilişki tatmini zaman ilerledikçe çabucak söner ve narsistin olumsuz yönü belirginleşir.
Narsist, ilişkideki partnerine yakıt gözüyle bakar. Mevkilerini ve itibarlarını güçlendirmek için insanları kullanırlar ve yanlarındaki kişi arık bunu sağlamadığı zamanda onu çöp sepetine atıverirler. Bir dizi ''vitrin eşi'' olan erkek, bunun klasik bir örneğidir. İşişki ancak vitrin görevi gören eş, işini yaptığı ve narsistin güçlü ve önemli görünmesini sağladığı sürece devam eder. Vitrin eş eskisi kadar çekici görünmediğinde (ya da daha güzeli bulunduğunda) yerine yenisi geçirilir. Bazı narsistler birbiri ardına genç kadınlarla evlenirler, her biri cazibesini ve güzelliğini kaybedinceye kadar elde tutulur. Narsistlerle yaşadıkları ilişkileri bitirenlerin pek çok kez ''beni bitirdi'', ''kanımı kuruttu'' ya da ''beni yaktı'' gibi ifadeler kullandıklarını duymuşuzdur. Birini sevmek, sonra da kimi zaman yıllar sonra - o kişinin aslında sizi hiç umursamadığını anlamak kesinlikle korkunç bir duygudur.
Narsistlerin partnerlerinin kendilerini böyle zara görmüş hissetmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Daha da kötüsü, bu duygularını; genellikle eleştiriye inkarla, küfürle, hatta şiddetle karşılık veren eşlerine güvenli biçimde ifade edememeleridir. Bir narsiste yapacağınız herhangi bir eleştiri, düşmanca bir tepkiye neden olabilir. Narsistlerle birlikte yaşayanlar ve çalışanlar, düşüncelerini kendilerine saklamayı hemen öğrenirler. Ya da kendini beğenmişliğin dozunu biraz düşürmesini tatlılıkla belirtmek adına bu önerileri, bir çocuğun Cadılar Bayramı'nda yediğinden de fazla şekerle kaplarlar -narsistin kendini beğenmişliği dayanaksız olduğundan değil, sadece başkaları doğal olarak narsistin yüceliğini görüp kıskançlığa kapılmasınlar diye. Sosyal dışlanma da, partnerlerini bu kadar çok umursamadıklarından değil, gurur ve sahiplenme duyguları yüzünden, narsistlerde güçlü tepkilere neden olur. Eşlerin şiddet uyguladığı birçok vaka, narsistin kendini reddedilmiş veya terk edilmiş hissettiği zaman meydana gelir. Aynı zamanda narsistler özgürlüklerinin kısıtlandığını hissettiklerinde de -başka bir deyişle istedikleri şeyi yapamadıklarında- öfkelenir ve saldırganlaşırlar. Brad Bushman ve mesletaşları bu tepkinin, bir narsiste ''hayır'' dendiği ve bunun saldırganlığını harekete geçirdiği kimi tecavüz vakalarında da meydana geldiğini buldular. Saldırganlığı tetikleyen bu üç davranış -ego tehdidi, reddetme ve hayır deme -narsistle yaşanan ilişkiyi mayın tarlasında parmak ucunda yürümeye dönüştürür. Başlangıçtaki heyecan, ardından gelen strese, endişeye ve kimi zaman da korkuya değmez.
Yazar: Jean M. Twenge - W. Keith Campbell
Kitap: ''Asrın Vebası: Narsisizm İlleti'
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Bu temel ilişki modeli, cinsel tutku unsuru olmaksızın diğer ilişkilerde de işlemektedir. Anne babalar ve çocuklar birbirlerine karşı sevginin yanı sıra bağlılık hissederler ve sorumluluk duyarlar. Keza arkadaşlıkta da sevgi ve bağlılık vardır ama sadakat ve güven üstünde de durulur. Arkadaşlıklar istekle kurulduğundan ve sonlandırılmaları da oldukça kolay olduğu için, arkadaşla birlikteyken güzel vakit geçirmek oldukça önemlidir. Sevgi, bağlılık ve sadakat üzerine kurulu ilişkiler geniş topluluklar içinde yararlıdır: İstikrarlı ilişkiler, daha iyi vatandaşlar, daha iyi arkadaşlar, daha iyi öğrenciler ve daha iyi liderler olan istikrarlı bireyler demektir.
Narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını anlamak için bu görüşleri alın ve bir kenara atın. Bir başkasına duyulan sevginin yerine kendini sevmeyi koyun, şefkatin yerine istismarı koyun ve bağlılığa ''işime geldiği sürece'' ifadesini ekleyin. Narsistlerin ilişkiye yaklaşımları basittir: İlişki tamamen kendilerine yöneliktir. İyi görünmek ve iyi hissetmek isterler ve eğer ilişki bu amaçlar için bir yöntemse ne ala, değilse başka birini bulmanın zamanı gelmiştir. ''Egoyu beslemek'' terimi, narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını tanımlamak için kullanılır. Eğer ilişki besleyici çıkarsa yürür, çıkmazsa yürümez. İlişkiler bir narsistin egosunu sayısız yolla besler. Güzel görünümlü ve ihtiyaçlarını karşılayan biriyle evlenebilir -sözde vitrin eş. Ya da bir çok arkadaş edinebilir, itibar görmek için başkalarını sömürebilir, etrafına bir hayran dalkavuk grubu toplayabilir veya sadece sözlü sataşmalarıyla insanlara üstünlük taslayabilir. Üstünlük havasını sürdürebilmek için konuşurken bakışlarını donuklaştırabilir ya da gördüğü her spot ışığına atlayabilir. Sözünü ettiğimiz durumların hepsinde ''ilişki'', tamamen benliğin ihtiyaçlarına yöneliktir. Don McLean'in klasik şarkısı Everybody Loves Me, Baby, narsisizmin bu yönünü gayet iyi yakalamış: ''Ben geçerken okyanus ikiye ayrılır. Beni herkes sever, bebeğim, senin derdin ne?''
Narsistin egosunu besleyen yalnızca ilişkiler değildir ama narsistler için ilişkiler birbirlerinin yerine geçebilir. İktisatçıların bunun için harika bir terimleri var: mübadelesi mümkün mal. Benzinin mübadelesi mümkündür; bir benzin istasyonundan ya da diğerinden alabilirsiniz, arada bir fark yoktur. Narsistler için ilişkilerin tazmini mümkündür: bir ''vitrin eş'', bir başkasıyla değiştirilebilir ve narsistin egosu aynı miktarda hayranlıkla beslendiği sürece sorun yoktur. Narsistler için ilişkiler ve maddi eşyalar neredeyse birbirlerinin yerine geçebilen şeylerdir. Kocanızla ilişkinizi yepyeni güzel bir evle ya da kız arkadaşınızı ilişkinizi bir Porche ile değiştirdiğinizi düşünün. Eğer ilişkiden almayı düşündüğünüz şey mevki, itibar ve ilgiyse, neden olmasın? O şeyi sevgilinizden çok, bir Porche otomobilden alabilirsiniz.
MTV kanalındaki bir belgesele konu olan 25 yaşında Scott'u ele alalım. Scott'ın Rachel ile ''çıkar arkadaşlığı'' var, yani düzenlü olarak görüşüyorlar ve yatıyorlar ama hiçbir şekilde bağlılıkları yok. Rachel, Scott'a bağlanmaya başladığını hissettiğini söyleyince Scott, umursamaz bir tavırla ellerini başının arkasına atıp (klasik üstünlük pozu), ''Ben bağlandığımı hiç sanmıyorum'' dedi. ''Gerçek bir çıkar arkadaşlığında böyle konuşmalar asla geçmez. Karşındakinin duygularına karışmamama gerekiyor, akışına bırak'' dedi. Rachel üzülünce Scott, ''Ben bağlanmak istemiyorum. Sana daha fazla yalan söylemeye başlamam gerek. Belki bu her şeyi düzeltir. Bilmediğin şey sana zarar vermez dedi. Rachel dairesinden gittikten sonra Scott röportajcıya itiraf etti. ''Rachel'da bir kızda aradığım her şey yok. Bu şimdilik beni oyalayan bir ilişki. Yalnız olacağıma, onunla olmayı yeğliyorum.''
Kendi egosunu beslemek için şekilden şekile girebilme özelliği her türden çirkin ilişki davranışına yol açar. İlişkilerde narsistlerin davranışlarının büyük çoğunluğu ''oyun oynamadır.'' Aldatıcı ve sahtekardırlar; bir an bağlılık sinyali verir, bir an sonra geri çekilirler; insanları birbirlerine düşürürler ve bağlanmaktan kaçınırlar. Oyun oynamanın narsist eş, sevgili ya da çalışan için bazı gerçek kazançları vardır; ilişkide asgari çıkarı olan tarafın en güçlü olduğunu varsayan ''asgari çıkar ilişkisinden'' dolayı, narsiste başkalarının üzerinde baskı kurma gücü verebilir. Oyun oynamanın ''seçeneklere açık olmakla'' özgürlük sağlama avantajı da vardır. Eğer potansiyel ''yatak arkadaşları'' ya da sizi işe alabilecek şirketler aramayı sürdürürseniz, ilişkinizi ya da işinizi çabucak değiştirebilirsiniz.
Bu oyun stratejisi, narsistler için gayet güzel yürür ama mevcut partnerleri için durum pek de öyle değildir. Narsistle yaşanan bu kısa süreli ilişkiler, her zaman dinlediğiniz kadar heyecan verici veya eğlenceli değildir. Narsistler mevki ya da öz saygı yükseltme beklentilerini karşılamayan ilişkileri sonlandırmaya eğilimlidirler -ya da ilişkideki partneri, bu ister eş ister çalışanı olsun, sonunda usanır ve narsisti bırakır. Örneğin; MTV'deki belgeselin sonunda Rachel ile Scott, ''çıkar arkadaşlıklarına'' son verdiler; bunun en büyük nedeni, Rachel'in kendisini açık açık umursamayan biriyle birlikte olmaktan bıkmasıydı. Narsislerle olan ilişki harika başlar ama ilişki tatmini zaman ilerledikçe çabucak söner ve narsistin olumsuz yönü belirginleşir.
Narsist, ilişkideki partnerine yakıt gözüyle bakar. Mevkilerini ve itibarlarını güçlendirmek için insanları kullanırlar ve yanlarındaki kişi arık bunu sağlamadığı zamanda onu çöp sepetine atıverirler. Bir dizi ''vitrin eşi'' olan erkek, bunun klasik bir örneğidir. İşişki ancak vitrin görevi gören eş, işini yaptığı ve narsistin güçlü ve önemli görünmesini sağladığı sürece devam eder. Vitrin eş eskisi kadar çekici görünmediğinde (ya da daha güzeli bulunduğunda) yerine yenisi geçirilir. Bazı narsistler birbiri ardına genç kadınlarla evlenirler, her biri cazibesini ve güzelliğini kaybedinceye kadar elde tutulur. Narsistlerle yaşadıkları ilişkileri bitirenlerin pek çok kez ''beni bitirdi'', ''kanımı kuruttu'' ya da ''beni yaktı'' gibi ifadeler kullandıklarını duymuşuzdur. Birini sevmek, sonra da kimi zaman yıllar sonra - o kişinin aslında sizi hiç umursamadığını anlamak kesinlikle korkunç bir duygudur.
Narsistlerin partnerlerinin kendilerini böyle zara görmüş hissetmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Daha da kötüsü, bu duygularını; genellikle eleştiriye inkarla, küfürle, hatta şiddetle karşılık veren eşlerine güvenli biçimde ifade edememeleridir. Bir narsiste yapacağınız herhangi bir eleştiri, düşmanca bir tepkiye neden olabilir. Narsistlerle birlikte yaşayanlar ve çalışanlar, düşüncelerini kendilerine saklamayı hemen öğrenirler. Ya da kendini beğenmişliğin dozunu biraz düşürmesini tatlılıkla belirtmek adına bu önerileri, bir çocuğun Cadılar Bayramı'nda yediğinden de fazla şekerle kaplarlar -narsistin kendini beğenmişliği dayanaksız olduğundan değil, sadece başkaları doğal olarak narsistin yüceliğini görüp kıskançlığa kapılmasınlar diye. Sosyal dışlanma da, partnerlerini bu kadar çok umursamadıklarından değil, gurur ve sahiplenme duyguları yüzünden, narsistlerde güçlü tepkilere neden olur. Eşlerin şiddet uyguladığı birçok vaka, narsistin kendini reddedilmiş veya terk edilmiş hissettiği zaman meydana gelir. Aynı zamanda narsistler özgürlüklerinin kısıtlandığını hissettiklerinde de -başka bir deyişle istedikleri şeyi yapamadıklarında- öfkelenir ve saldırganlaşırlar. Brad Bushman ve mesletaşları bu tepkinin, bir narsiste ''hayır'' dendiği ve bunun saldırganlığını harekete geçirdiği kimi tecavüz vakalarında da meydana geldiğini buldular. Saldırganlığı tetikleyen bu üç davranış -ego tehdidi, reddetme ve hayır deme -narsistle yaşanan ilişkiyi mayın tarlasında parmak ucunda yürümeye dönüştürür. Başlangıçtaki heyecan, ardından gelen strese, endişeye ve kimi zaman da korkuya değmez.
Yazar: Jean M. Twenge - W. Keith Campbell
Kitap: ''Asrın Vebası: Narsisizm İlleti'
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
21 Ekim 2014 Salı
NARSİSTİK EĞİLİM
Her geçen gün etrafımızda narsisizmin hızla yayıldığını görmezden gelmek pek mümkün değil. Televizyonda reklamların, dizilerin, filmlerin, magazin programlarının ve internetin de buna çanak tuttuğunu söylemek çok da yersiz olmayacak. Tabii yeni yetişen neslin aileleri tarafından, bir önceki nesillere göre çocuklarını çok farklı yetişdirdiğini de göz ardı edemeyiz...
Bugün aileler 4-5 yaşlarındaki çocuklarına araba seçimi, ev seçimi yaparken bile fikirlerini sormakta ve hiçbir bedel ödemeden eşit söz hakkı tanımaktalar. Bu durumda söz hakkının doğuştan edinildiği fikri uyanıyor çocuklarda. Evet çocuklarınıza bir elbise alırken, bir kitap seçerken fikrini sorun ama araba alırken değil. Sanırım psikologların çocuğunuzun fikrini alın, söz hakkı tanıyın derken kastettikleri şey araba ya da ev değil!
Aileler çocuklarına sen özelsini empoze ederken, bunu herhangi bir kaynağa dayandırmadan yapmaları, övgü yağdırmaları yetişkinlik dönemlerinde aynı ilgi ve özeni beklemelerine neden oluyor ve ne yazık ki hayat böyle bir şey değil. Bir işte çalışmaya başladıklarında patronları, durduk yere övgüler yağdırmayacak ve çocuklarınıza özel muamele yapmayacak. Ve hayal kırıklıkları büyük olacak.
Bugün çevremde üniversitede okuyan ya da yeni mezunlara bakıyorum, hepsinin hayalleri büyük. Çünkü herkes özel olduğunu ve iyi işlere layık olduğunu düşünüyor. Hiçbirinin hayali önce bir işte tecrübe kazanmalıyım, iş hayatında bir şeyler yapıp kendimi geliştireyim değil. Herkes mezun olur olmaz iyi bir işte çalışacağını ya da daha yaygın olarak kendi işini yapacağını, çalıştığı yerde üç beş sene de ceo olacağını, çok iyi paralar kazanıp büyük evlerde yaşayıp, iyi arabalarla gezip, bol bol yurt dışı tatilleri yapacağını hayal ediyor. Tabii gönül ister ki herkesin hayali gerçek olsun. Ancak hayaller gerçekleşmeyince, hayatın gerçekleriyle karşılaşınca yıkımların derinliği artıyor. Evet hayal kurmak güzel, faydalı da ama gerçekleri de yok saymak pek akıllıca değil.
Medyanın ünlü insanları, ideal insanmış gibi göstermeleri, bir çok insanda bir gün ben de ünlü olmalıyım ve böyle yaşamalıyım fikrine yol açıyor. Aileler tarafından özel hissettirilen, özgüveni yüksek olan çocuklarda bu talebi uygunsuz bulmamız yanlış olur. Özel insanlar bunu hak eder. Çocuklar haklı!
Amerika'da üniversiteliler arasında yapılan bir araştırma bu gerçeği gözler önüne seriyor. Mezun olduktan sonra ne iş yapmak istersinizin cevapları enteresan ...İlk üç şöyle: Müzisyen, oyuncu, yönetmen...Diğerleri de yazar, şov programı sunucusu olarak devam ediyor. Ve okuduğu okulun hiçbir önemi olmaksızın bu cevaplar verilmiş. Bizde de durumun çok farklı olmadığını düşünüyorum, ne de olsa biz de küçük bir Amerika modeliyiz. Artık avukat, doktor, mühendis, hemşire olmak isteyen çocuklar yetişmiyor.
Bir çok ünlü narsistik eğilim sergilemekte (istisnalar hariç) ve bu iyi bir şeymiş gibi insanlara bir tepside sunulmakta. Bu gidişle başımız çok ağrıyacağa benzer. Bu konuya nereden mi geldim? Gazetede okuduğum bir haberden. Bir program jüriliğinden dolayı Özgü Namal'ı mercek altına almışlar ve bir psikologa danışmışlar, narsistik eğilim sergileyip sergilemediğini sormuşlar.Ve narsistik eğilimleri olduğu sonucuna varmışlar. İki ay önce bu konuyla ilgili okuduğum bir kitap da beni bu yazıyı yazmaya itti.
Şimdi soruyorum: Hangimiz narsistik eğilim sergilemiyoruz ki?
Bu kadar sen özelsin mesajı sunulurken, daha iyi eve, daha iyi arabaya layık olduğumuz vurgulanırken nasıl narsistleşmeyelim ki? Bu durumda Özgü Namal narsist mi? değil mi? diye tartışmak yersizleşiyor.
Narsistlik bize pek bir şey kazandırmıyor, her zaman önce ben dedikçe ilişkiler zedeleniyor, çokluk içinde yalnızlaşıyoruz. Çünkü; narsizmin boyutu arttıkça amaçlara ulaşmak için insanlar araç olarak kullanılmaya başlanıyor.
Kendimizi sevmeliyiz ama bunu bencilleşmeden, narsistik boyutlara taşımadan yapmalıyız. Her insan özel, her insan değerli, her birimizden bir tane var. Ve herkes her şeyin en iyisini hak ediyor.Ama bu kadar özel insan içinde ne kadar özel olabiliriz ki? Bunu da unutmamalı.
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








