7 Şubat 2018 Çarşamba

Ömür Hanımla Güz Konuşmaları

Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını 
yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var 
göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. 
Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir 
keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce 
bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, 
yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir 
engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür 
hanım? 


Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı 
görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek 
kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, 
umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, 
böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir 
anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa 
başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı 
aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların 
sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik 
olur tükenmek değil de? 


Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin 
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz 
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından? 


Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır 
çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü 
kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. 
Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın 
görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. 
Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük 
avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın 
binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik 
bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi 
öğrendik böylece. 

Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. 
Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. 
Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık 
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır 
yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut 
karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka 
ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi 
içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? 


Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, 
özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni 
oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım 
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi 
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice 
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... 


Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının 
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla 
dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek 
ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin 
perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir 
Ömür hanım? 


Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni 
konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, 
kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım 
Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım 
toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş 
saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem 
hangi gözle? 


Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? 
Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden 
mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini 
bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü 
yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi 
anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne 
işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten 
olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor 
muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... 



Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun 
aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. 
Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik 
sesten -hele de güncel ve kof-  her zaman iyidir; düş gücü, 
iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o 
puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin 
akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık 
izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, 
kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, 
bizi değişmek çirkinleştirir de. 


Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir 
adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz 
olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı 
yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, 
ne yerinde ne yersiz...

 
Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı 
kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; 
ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar 
küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir 
ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir 
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, 
bu ezbere yaşamla. 


Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar 
iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir 
yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla 
nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, 
geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün 
acıların anasıdır, de... 


Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler 
söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
lıplarından. Beni duy ve anla.

 
Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi 
yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun 
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi 
atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, 
kurşuni-külrengi mi yoksa? 


Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil 
dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir 
aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim 
değil mi? Kim ne diyebilir ki?


Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. 
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş 
ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim 
olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir 
saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, 
ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü 
ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.

 
Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak 
yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir 
at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, 
yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş 
umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, 
yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



Ankara, Güz/1983


Şükrü Erbaş

SEVGİ ve IŞIK’la kalın...
Persephone

İz

Acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun
İzlerime rastlıyorsun, bıraktıklarıma,
Orada o yolda çekmiştim ruhumu patlatan fitili
Benden savrulan parçalar kurusa da,
İzleri var hala yolun kenarında.

İzini sür yolun, acının ormanı büyütür insanı
Vakit geniştir, ufuk sandığından daha yakın
Acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun,
Ustası olacaksın içine gerdiğin tellerin
Hangi sızıyla titrer içinde, hangi sesle
Büyük bir aşk, hangi sesle ölür, bileceksin.

Ne zamandı bilmiyorum. yaşadıklarından sana
Kalan tortu, seni olduğun yere çakan, olduğun
Yerde fırtına koparan korku. kendi sarmalında
Döndün, döndün, sanma ki daha dönmeyeceksin
Kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.

Şimdi, acının ormanından geçiyorsun
Her şey bir daha kanasa da
Ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
Geç meleğim, senin de şarkıların olsun
İçindeki telleri titreten.

Birhan Keskin

SEVGİ ve IŞIK’la kalın...
Persephone

7 Ocak 2018 Pazar

Aşklar İçinde

Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor
Yürüyorum kumların çakıllarin yanı sıra
Yüreğimde bir sancı keskin bir akasya kokusundan
Avuçlarımda bir yanma
Büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın
Oldu olacak
Eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize
Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden
Bir çocuğun gülüşü gibi
Aşkların, nice aşklarin ayrılık günü gibi
Bir sokağın ucunda kaybolup solan
Daha çok solan, aşkların solgunluğu suyun üzerinde
Korularda yoğun bir erguvan sisi.

Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor
Ağları pembeden hüzne giden
Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan
Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel
Çil basmış yüzünü bütün
Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi
Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme
Biliyorum atacak
Böyledir memleketimin yoksul halkı
Bir onlarda rastladım bu cömertliğe
Istavritler kıpır kıpır dibinde sandalının
Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin, tertemiz bir resim gibi
bakarlar insana
Günlerce bakarlar, bıraksan yıllarca bakarlar belki
Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım
Ve bu yüzden olacak düşünmedim şimdiye kadar bir balığın ölebileceğini.

Hızar sesleri geliyor yakından, güneşin döndüğünü görüyorum
Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil
Yeşille sarı birlikte dönüyor
Denize düşüyorlar kırıla kırıla
Bir örtü oluyor düşündügüm her şey denizin ve asfalt yolun üstünde
Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü
Senin upuzun gövden -kapkara saçlarınla-
Daha da uzun şimdi bir örtü olarak
Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor
Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında
Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben
Sevgiyi bilmezdin de ondan, sevişmeyi bilirdin yalnızca
Birtakım sözler de bilirdin, niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar

Ama bak
Kaybolup giderdi herbiri, karşılaştılar mı bir yerde şiirle
Aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz
Hatırlıyorum da öyle.

Tepelerde otlar yakmışlar, kuzular dolaşıyor dumanların arasında
Bir kızla oğlan geçiyor, birbirilerine iyice sarılmışlar
Kızın ağzında ince bir dal parçası
Dalın ucunda bir tomurcuk, ağzıyla dudaklarıyla beslemiş sanki onu
Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını, ama duymaktan
korkuyorum gene de
Söyle, en son nerde görmüştüm seni
Böyle dumanlar vardı gözlerinde, boynunda bir de
Şimdi gene var
Bileklerinde, bileklerinin renginde
Dudaklarında, dudaklarının
Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve
Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki
Üşüdügün, başını omzuma koyduğun, sonra elele
Bir aşkı yaşamak, bir aşkınn bilinmesinden bambaşka değil miydi
Ve bu ikisini ayıran duman, yani bir aşkı bizim yapan
Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de
Acele etme yoksun belki
Ben herşeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki
Ve her şeyin bir bir varolmasına o kadar alışacağım ki
Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek.

Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar
İşçiler beton döküyor, demir eğiyor, zift kaynatıyor
Vakit öğleyi geçti çoktan, yemeklerini yemiş olmalılar
Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini
İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz
Ben görür müyüm bilmem, ama kuracaklar mutlaka
Coskuyla çakacaklar her çiviyi, türkülerle dökecekler betonu
Ve onlar
Onlar, diyorum sadece
Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların
Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın
Bilmeden ne yapacaklarını
Anlayacaklar ne kadar güçsüz
Ne kadar zavallı olduklarını
Vakit öğleyi geçti çoktan.

Bir tanker geçiyor şimdi de tam akıntının ortasından
Baştanbaşa gül rengi
Kimseler görünmüyor içinde
Neden görünmüyor, bilmiyorum
Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına, fabrikalara petrol taşıyor
Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de
Yılların, yüzyılların
Bitmeyen vahşetini ateşlemek için
Sanki bu yüzden kimseler görünmüyor ortalıkta, utançlarından
Utancı bilerek yaşamak korkunç
Daha korkuncu da var:utancı bilerekten yaşatmak
Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz.

Pembeye dönük bir aydınlık, yağıyor usul usul
Bir poyraz çıktı hafiften, kuzeye çevrildi teknelerin burnu
Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru, birazdan kan kırmızı bir gök
buğulanacak
Birazdan kan kırmızı bir akşam yağmuru da dökülebilir
Neler olabilir birazdan
Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak
İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum
Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de
Çabuk geçiyor
Nerede okumustum, hatırlamıyorum şimdi, biri mi anlatmıştı yoksa
Mahpusunu kıskanan bir gardiyani
Ve düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün
Ne kadar acı bunlar
Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir
Birazdan akşam olacak sevgilim
Bütün heybetiyle akşam olacak
Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi
Bildiğim bir şey varsa
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi
Unutup birden zamanı ve yeri
Onunla bir günü kutluyorum coşarak
Onunla bir günü kutluyoruz sanki.

EDİP CANSEVER
SEVGİ ve IŞIK’la kalın...
Persephone

9 Kasım 2017 Perşembe

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: 
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir seyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: 
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol Behramoğlu


SEVGİ ve IŞIK’la kalın...

Persephone

4 Eylül 2017 Pazartesi

Boşver Gitsin

Hayaller gerçeklerin yüzünü örtüyor,
Öyle balkondan izlerken güzellikleri,
Eski Foça ayaklarının altında, huzurla...
Yanında olmasını istediklerin yoksa,
İşte o zaman çöküyor hüzün yüreğine...
Boşver gitsin her şeyi... Sus ve dinle dalgaların sesini... 
Çağırıyor tüm güzellikleri...
Yaz bitiyor, Eylül'ün sonbahar sesleri yanı başında...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Sen Gel Bence

“Hayat kısa diyor film.
Bir şaire aşık olmalı
bir de daktilo almalı.
Sonra belki çay içeriz.
Şansımız varsa yağmur da yağar.
Damlalara huzur yüklemece oynarız,
Benim damlam seninkini alnından öper.
Güzel şeyler olur belki.
Sen gel bence…”


Lale Müldür




SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

9 Ağustos 2017 Çarşamba

İnceden İsyan

Haytımın en yoğun yazını yaşıyorum. Az buçuk iki hafta nefes aldım. Okudum bol bol, yüzdüm, uyudum. Bu kadarı bana yeter mi? Yetmedi tabii... Seviyorum gezmeyi, yeni yerler keşfetmeyi. Ver elini Amsterdam, Paris, İtalya, Selanik... Ah en gözde şehrim Amsterdam! Seviyorum 7/ 24 yaşayan şehirleri. Dinginliği çok sevsem de, enerji çekiyor beni... 
Bu yaz, içim kıpır kıpır olsa da otur yerinde diyor. Yapacak çok işlerin var. Yapılacakların sonu da gelmiyor ki; bak işte geçiyor koskocaman yaz. Kayıyor avuçlarının içinden. Seneye kim öle, kim kala... Kaçıp giden zamana mı yanayım, hadi sonlandır artık şu işleri diyen iç sesime mi bilemedim... 
İsyanlarım tavan yaptı. Kafam karışık. O kadar çok şey yapmak gerekiyor ve o kadar çok şey yapmak istiyorum ki; anlatsam roman olur. Bir yandan kendim bir yandan oğlum. Önceliğim oğlum tabii ki... 
Anne olmak her şeyin önünde. Annelik ne farklı bir duygu... Allah annelik duygusunu tatmak isteyen herkese evlat versin... 
Anne olunca her şey değişiyor. Önce çocuğun, sonra sen! 
Önce çocuğum diyor bir çok kadın! İç güdüsel sanırım... İstisnaların kaideyi bozmadığını düşünerek söylüyorum. Yoksa; "ah ne anneler" var diyecek durumları da basından, çevremizden  gözlemlemiyor değiliz. 
Babalık mı valla bilmiyorum okur. Kendi babama bakıyorum bir de çocuğumun babasına. Bu yaşımda kafam karışıyor. Çocuğum ne yapsın? Ben de bilmiyorum...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

6 Temmuz 2017 Perşembe

Umutlarım Cebimde

Ege'nin kıyısında bir kır kahvesinde,
Dalıyorum düşlere,
Uzatsam elimi, dokunsam ruhuna...
Öyle bir iç çekesim var ki,
Taaa en derinlerde, kuytuda kalmış
Üstü örtülü, bastırılmış bir duygu
Dışarı çıkmak için çırpınıyor...
Bastırdıkça bastırıyorum ezercesine....
Umutlarım cebimde, mutluluğum kelebeğin kanatlarında...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Denge

Ne şairler eskittim, ne şiirler ezip geçtim...
Ne yazarlar okudum, ne kitaplar eksilttim...
Dönüp dönüp baktım geriye,
Ne eksik kaldı diye!
Hepsi biri birine denk...
Ne eksik ne fazla!
Her şey olması gerektiği gibi dengede...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

22 Haziran 2017 Perşembe

Aheste

Gel otur şöyle yanı başıma,
Anlat aheste aheste...
Denizdeki balıklardan,
Göğün mavisinden,
Tepemizdeki martıların oynaşmasından,
Yağmur sonrası toprağın kokusundan bahset...
Sen anlat ılık esintili sesinle,
Ben dinleyeyim...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


Mektup

I

Vapurun dümen yerinde çaldığım ıslık
Yağmurlu güvertedeki türküm
Sana yaklaşmaya vesiledir
Yoksa canım, seni unutmak için değil.
Senden sonra ancak anlaşılır
İnsanoğluna öğretilen yalanlar.
Senden sonra anlaşılır ancak
Boşluğu herşeyin.
Seninle beraberdir dolu kadehler
Şaraplar seninle aziz
Cigaralar seninle tüter
Ocaklar seninle yanar
Yemekler seninle yenir.

II

Senden bahis açılmadıkça susmak isterim
Senden bahis açılmaya vesiledir.
Kınalıada, vapur, deniz, yunus
Şimdiye kadar neden gökyüzü değildi
Niye böyle oldu
Neden kitapları severdim?
Bu şehirde ikimiz birden nefes alıyoruz
Yoksa neye yarardı bu garip şehir?
Burada senin doğduğun bana malumdur
Yoksa sever miydim minareleri
Süleymaniye'yi?
Sen gavur olduğun halde.


Sait Faik Abasıyanık

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

17 Haziran 2017 Cumartesi

Kaçış

Kaçıp gitme isteği duyuyor bazen insan içinde. Kaçıp gidiyorsun gitmesine de yanında götürmek istemediklerinde bir gölge gibi peşinden geliyor. Ne işe yarıyor o zaman gitmek? Kafandakileri bir sandığa kapatıp gidemedikten sonra. Daha henüz gidemeden düşünceler düşünceleri doğuruyor. Döndüğünde yapılacak işlerin birikeceği, çözülmeyi bekleyen sorunlar yüreğini daraltıyor. 
Kendinle baş başa kalmak nasıl bir şey ki? Hiç kendinle baş başa kaldın mı? Durdurmayı başarabildin mi kafanın içindeki binlerce düşünceyi? Biliyor muydun gün içinde insanın aklından 60 bin düşünce geçtiğini? Nasıl durdurulur düşünmek? Ben başaramadım ya sen başarabildin mi?

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

15 Haziran 2017 Perşembe

Buluşmak Üzere


Bugün İstanbul'da bardaktan boşanırcasına yağan 
yaz yağmuruna ithafen:)

Buluşmak Üzere

Diyelim yağmura tutuldun bir gün  
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek  
Öbür yanda güneş kendi keyfinde  
Ne de olsa yaz yağmuru  
Pırıl pırıl düşüyor damlalar  
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın  
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına  
İşte o evin kapısında bulacaksın beni  
Diyelim için çekti bir sabah vakti  
Erkenceden denize gireyim dedin  
Kulaç attıkça sen  
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan  
Ege denizi bu efendi deniz  
Seslenmiyor  
Derken bi de dibe dalayım diyorsun  
İçine doğdu belki de  
İşte çil çil koşuşan balıklar  
Lapinalar gümüşler var ya  
Eylim eylim salınan yosunlar  
Onların arasında bulacaksın beni  
Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya  
Çakmak çakmak gözleri  
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı  
Herkes orda sen de ordasın  
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından  
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim  
Özgürlüğe mutluluğa doğru  
Her işin başında sevgi diyor  
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili  
Bi de başını çeviriyorsun ki  
Yanında ben varım  
  
Can Yücel

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

8 Haziran 2017 Perşembe

Neden Canlıyız?

Sorgulayan: Yaşıyoruz ama neden yaşadığımızı bilmiyoruz. Bir çoğumuza yaşamın hiçbir anlamı yokmuş gibi geliyor. Bize yaşamımızın anlamını ve amacını söyleyebilir misiniz?
Krishnamurti: Şimdi, neden bu soruyu soruyorsunuz? Niçin yaşamın anlamını, yaşamın amacını benim size söylememi istiyorsunuz? Yaşamla ne demek istiyoruz? Yaşamın bir anlamı, bir amacı var mıdır? Yaşamın anlamı, yaşamın amacı ta kendisi değil midir? Daha fazla neyi istiyoruz? Yaşamımız bizi tatmin etmiyor, sürekli aynı şeyleri yapıp durduğumuz için hayatımız o kadar boş, o kadar zevksiz, o kadar monoton ki, yaptıklarımızın ötesinde daha fazla bir şeyler istiyoruz. Günlük hayatımız çok boş, çok donuk, çok anlamsız, çok sıkıcı, dayanılmaz derecede ahmakça olduğundan, yaşamın daha fazla anlamı olması gerektiğini düşünüyor, o nedenle de bu soruyu soruyoruz. Elbette ki hayatı dolu dolu yaşayan, her şeyi olduğu gibi gören ve elinde olanlarla hoşnut olan bir insanın kafası karışık değildir; nettir, o nedenle de hayatın amacının ne olduğunu sormaz. Onun için yaşamanın kendisi hem başlangıçtır, hem de son. Bizim zorluğumuz, hayatımız boş olduğundan, yaşamımıza bir amaç bulmak ve ona ulaşmaya çalışmaktır. Böyle bir yaşam amacı sadece, her türlü gerçekten yoksun basit bir şeyin faaliyetidir; yaşamın amacı aptal, donuk bir zihin ve boş bir yürek tarafından arandığında, o amaç boş olacaktır. Onun için amacımız yaşamımızı parayla ve maddi şeylerle değil, içsel olarak nasıl zenginleştireceğimizdir -ki bu da gizli saklı bir şey değildir. Yaşamın amacı mutlu olmak, Tanrıya ulaşmaktır dediğiniz zaman, o Tanrıya ulaşma arzusu kesinlikle yaşamdan bir kaçıştır ve sizin Tanrınız bilinen bir şeydir. Sadece bildiğiniz bir şeye doğru yol alabilirsiniz; Tanrı dediğiniz şeye erişmek için bir merdiven inşa edersiniz, o kesinlikle Tanrı değildir. Gerçek, yaşamakla anlaşılır, kaçmakla değil. Yaşamın amacını aradığınızda, gerçekte yaşamın ne olduğunu anlamıyor, ondan kaçıyorsunuz. Yaşam ilişkidir, yaşam ilişki içindeki harekettir; ilişkiyi anlamadığımda ya da ilişki karmaşık olduğunda, daha yüksek bir anlam ararım. Yaşamlarımız neden bu kadar boş? Neden bu kadar yalnızız ve yılgınız? Çünkü hiçbir zaman kendi içimize bakmadık ve kendimizi anlamadık. Bu yaşamın bildiğimiz tek şey olduğunu ve o nedenle de her yönüyle ve tamamen anlaşılması gerektiğini hiçbir zaman kendimize itiraf etmiyoruz. Kendimizden kaçmayı tercih ediyoruz, onun için de yaşamın amacını ilişkinin uzağında arıyoruz. Eğer eylemi -ki insanlarla, mal, mülke, inanç ve fikirlerle olan ilişkimizdir- anlamaya başlarsak, o zaman ilişkinin kendi ödülünü de beraberinde getirdiğini göreceğiz. Aramanız gerekmez. Bu sevgiyi aramak gibidir. Arayarak sevgiyi bulabilir misiniz? Sevgi ekilemez. Sevgiyi sadece ilişkide bulacaksınız, ilişkinin dışında değil; sevgisiz olduğumuzdandır ki yaşamın bir amacının olmasını isteriz. Sevgi olduğunda -ki bu bizim kendi sonsuzluğumuzdur- o zaman Tanrıyı arayış yoktur, çünkü sevgi Tanrıdır.
Zihnimiz ayrıntılar ve batıl fısıltılarla dolu olduğundan yaşamımız bu kadar boştur ve onun içindir ki kendimizin ötesinde bir amaç ararız. Yaşamın amacını bulmak için kendimizin kapısından içeri girmeliyiz; bilinçli veya bilinçdışı olarak şeylerle olduğu gibi yüzleşmekten kaçınırız ve onun için de Tanrının bize daha ötelerde bir kapı açmasını isteriz. Yaşamın amacıyla ilgili bu soru sadece sevmeyenlere sorulur. Sevgi sadece eylemde bulunabilir; eylem de ilişkidir.

Kitap: Hayatınızla Ne Yapmak İstiyorsunuz?
Yazar: Krishnamurti

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

25 Mayıs 2017 Perşembe

Rüzgar

Arzularım muayyen bir haddi aşınca 
Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca 
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara 
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara. 
Tanrıların başı gibi başları diktir, 
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir, 
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe, 
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe. 

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgardır. 
Rüzgar burda tek başına bir hükümdardır. 
Burda insan duman gibi genişler, büyür. 
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür. 
Buralarda her düşünce sona yakındır, 
Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır. 
Burda yoktur insanların düşündükleri, 
Rüzgar siler kafalardan küçüklükleri. 
Yanağıma çarpar geniş kanatlarını, 
Ve anlatır mabutların hayatlarını. 
Arasıra kulağını bana verdi mi, 
Ben de ona anlatırım kendi derdimi. 

‘Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar! 
Benim artık yalnız sana itimadım var. 
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden 
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben. 
Etrafımın sözlerine aklım ermedi, 
Etrafım da bana asla kulak vermedi. 
Senelerden beri hala anlaşamadık, 
Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık. 
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla 
Etrafımı süzüyorum biraz gururla. 

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya 
En büyük şey, en asil şey küçülür burda. 
Burda yalan para eden biricik iştir, 
Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir. 
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan! 
Kimi gider vatan için can verir, yalan! 
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır; 
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır. 
Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır, 
Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır. 
Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır, 
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır, 
Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda, 
En muazzam ölüm bile küçülür burda. 

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor, 
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor. 
Zaman zaman mağlup olsam bile etime, 
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime. 
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum, 
İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum! 
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta, 
En asil şey seni buldum kainatta, 
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır, 
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır. 
Deniz gibi muamma yok derinliğinde, 
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde. 
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin, 
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin. 

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin, 
Rüzgar! Bu dağ başlarında çırpınan serin 
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir, 
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir. 
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende, 
Senin gibi azamete aşıkım ben de. 
İşte Rüzgar! Senin gibi ben de deliyim. 
Islıklarım senin gibi inlemelidir, 
Herkes beni ürpererek dinlemelidir. 
Rüzgar! Sana, yalnız sana benzemeliyim.'

Sabahattin Ali

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

15 Nisan 2017 Cumartesi

Kurgu mu? Gerçek mi?

Seçmeniz için size iki tatil paketi sunulduğunu düşünelim:
Taş Devri Paketi: İlk gün el değmemiş ormanda on saat yürüyüş yapacağız, akşam çökerken bir nehrin kenarında kamp kuracağız. İkinci gün nehirde on saat kanoyla dolaşacak, küçük bir gölün kıyısında kamp kuracağız. Üçüncü gün yerel halktan nasıl balık tutulacağını ve yakındaki koruda mantar toplamayı öğreneceğiz.
Modern Proletarya Paketi: İlk gün pislik içindeki bir tekstil fabrikasında on saat çalışacağız, sıkış tıkış bir apartman dairesinde geceleyeceğiz. İkinci gün yakındaki markette on saat kasiyerlik yapacak ve uyumaya aynı daireye gideceğiz. Üçüncü gün yerel halktan nasıl banka hesabı açarak ev kredisi alacağımızı öğreneceğiz?
Hangi paketi seçerdiniz?
Mesele insanların kurduğu işbirliği ağlarını değerlendirmeye gelince her şey bakış açımıza ve kullanmayı seçtiğimiz değerlendirme araçlarına göre değişir. Mısır firavununu üretim, beslenme ve sosyal uyum açısından mı değerlendiriyoruz? Yoksa aristokrasi, basit köylüler, domuzlar ve timsahlara mı odaklanıyoruz? Tarih tek bir anlatı değildir; aksine binlerce çeşitli anlatıdan meydana gelir. Neyi anlatmayı seçersek, bir diğerini susturmayı tercih etmiş oluruz.
İnsanların kurduğu işbirliği ağları, kendilerini kendi yarattıkları değerlerle ölçer ve kanıksandığı gibi kendilerine olsukça yüksek notlar verir. Özellikle de tanrı, ulus ve şirket gibi kurgusal oluşumlar adına örülmüş ağlar, kendilerini bu o kurgusal oluşumun penceresinden değerlendirir. Bir din, ilahi emirleri harfiyen yerine getirilirse başarılıdır, ulusal çıkarlarını koruyan bir ulus şanlı olacaktır; bir şirket çok para kazandıkça büyüyebilir.
Herhangi bir insan ağının tarihini incelerken, zaman zaman durup kurgusal olmayan gerçeğin penceresinden bakmanın faydası olacaktır. Bir varlığın kurgusal olup olmadığını nasıl bilebilirsiniz? Oldukça basittir aslında; Acı çekiyor mu? Diye sorun yeter. İnsanlar Zeus'un tapınaklarını yaktığında Zeus acı çekmez. Euro değer kaybettiğinde Euro kederlenmez. Bankalar battığında banka mağdur olmaz. Bir devlet savaşta kaybettiğinde devlet ıstırap çekmez, bankalar ve devletler meteforlardan ibarettir. Fakat savaşta yaralanan bir askerin acısı gerçektir. Yiyecek tek lokması olmayan yoksul bir köylü gerçekten eziyet çeker. Annesinden ayrılan yeni doğmuş bir buzağı gerçekten ıstırap duyar. Gerçeklik budur.
Bu acılar, kurgularda duyduğumuz inançtan kaynaklanıyor olabilir tabii. Örneğin ulusal ve dini mitlere inanmak bir savaşın çıkmasına neden olabilir ve sonucunda milyonlar evlerini, uzuvlarını, hatta hayatlarını kaybedebilir. Savaşın nedeni kurgusal olsa da çekilen ıstırap tamamen gerçektir. Bu nedenle kurguyu gerçekten ayırmak için elimizden geleni yapmamız gerekir.
Kurgu kötü değil, hayali bir olgudur. Para, devlet ya da şirket gibi ortaklaşa kabul ettiğimiz hikayeler olmadan hiçbir karmaşık insan toplumu işleyemez. Uydurduğumuz kurallara uymadan futbol oynayamayız. Piyasalardan ya da mahkemelerden, benzer uydurma hikayelere inanmadan yararlanamayız. Ancak bu hikayeler sadece araçlardır. Hedeflerimiz ya da değerlerimiz haline gelmemelidir. Sadece kurgu olduğunu unuttuğumuz anda gerçeklikle bağımızı kaybederiz. "Şirket için çok para kazanmak" ya da "ulusal değerlerimiz korumak" gibi çatşmaların içine düşeriz. Şirket, para ve ulus sadece hayalimizde var olabilir. Hepsini kendimize hizmet etmek için yaratmışken, neden onlar uğruna kendi hayatlarımızı feda edelim?
21.yüzyılda geçmişte görülmediği kadar güçlü kurgular ve totoliter dinler yaratacağız. Biyoteknoloji ve bilgisayar algoritmalarının yardımıyla bu dinler dakika dakika varlığımızı kontrol etmekle kalmayacak; bedenlerimizi, beyinlerimizi ve zihinlerimizi de şekillendirecek, cennetler ve cehennemlerden oluşan bütünlüklü sanal dünyalar yaratacaklar. Kurguyu gerçekten, dini de bilimden ayırmayı başarmak hiç olmadığı kadar zor ve hayati olacak.


Yarının Kısa Bir Tarihi
Alıntı
Kitap: Homo Deus
Yazar: Yuval Noah Harari

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

14 Nisan 2017 Cuma

Yüzleşme

Korku; insanoğluğunun en güçlü duygularından biridir. İnsanlığın varoluşundan itibaren genlerine kazınmıştır. 'Savaş ya da kaç!' 
Korku sayesinde hayatta kalmayı başaran ilk insan bu duyguyu genlerimize aktarmış, günümüze kadar taşımış ve bu aktarım hayatta kalma iç güdüsü taşıyan insan tarafından diğer nesillere de aktarılmaya devam edecektir.
Bu açıdan bakıldığında işe yarar, faydalı bir duygu gibi görünen korku, zamanımız koşullarında dezavantaja dönüşmekte. Çünkü artık aslanlardan, kaplanlardan ve ilkel döneme ait bir çok vahşi şeyden korunmamızı gerektirecek bir durum ortada yoktur... Gerçi korunmamız gereken en vahşi hayvan insanı göz ardı etmek pek de doğru olmaz....
Korkularımız hayatımızda engeller oluşturur ve bu korkuların genelde pek farkında olmayız. Çünkü; üzerini tozlu sandıklar gibi onlarca bahanelerle örteriz, altta yatan sebebi görmek her geçen gün zorlaşır. 
Sevmek ve sevilmekten kaçarız, kaybetmekten korktuğumuz için. Yeni başlangıçlara adım atmaktan çekiniriz, başarısızlıktan korktuğumuz için. Sevmediğimiz işlerde yıllarca çalışmak zorunda kalırız, aynı konforu başka bir işte bulamamaktan korktuğumuz için. Yıllarca yaşadığımız şehirden şikayet eder, bilinmezlikten korktuğumuz için başka şehre taşınma cesaretini gösteremeyiz... Ve bunlara kendimizi haklı çıkaracak öyle kılıflar buluruz ki  altında yatan canavarı görünce kendimiz bile şaşarız... 
Yapacağımız en iyi şey korkularımızla yüzleşip, üzerine gitmektir. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi hayatımıza verdiği zarar da yadsınamaz...
Korkusuz, cesaret dolu bir yaşaşam dilerim herkese

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

13 Nisan 2017 Perşembe

Gün Olur

Gün olur, alır başımı giderim, 
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. 
Şu ada senin, bu ada benim, 
Yelkovan kuşlarının peşi sıra. 
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; 
Çiçekler gürültüyle açar; 
Gürültüyle çıkar duman topraktan. 
Hele martılar, hele martılar, 
Her bir tüylerinde ayrı telaş!... 
Gün olur, başıma kadar mavi; 
Gün olur başıma kadar güneş; 
Gün olur, deli gibi... 
Orhan Veli Kanık 
Bana şiiri sevdiren adam, iyi ki doğdun…

Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone

8 Nisan 2017 Cumartesi

SEVGİ

Bunun üzerine Almitra, 'Bize sevgiden bahset...' dedi.
Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.
Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.
Ve yüksek bir sesle konuşmaya basladı: 
'Sevgi sizi çağırınca, onu takip edin,
Yolları sarp ve dik olsa da...
Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...
Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,
Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...
Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
En yükseklere uzanıp, Güneş'le
titresen en hassas dallarınızı okşasa da,
Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;
Esnekleşene kadar yoğurur;
Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
Sizi kendi kutsal ateşine savurur...
Sevgi bütün bunları,
Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzünü yaratır...
Ancak korkunun kıskacında,
Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
O zaman örtün çıplaklığınızı,
Ve sevginin harman yerine adim atin...
Adim atin, kahkahaların tümünün olmadığı,
Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...
Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini,
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...
Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;
Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...
Sevdiğinizde, 'Tanrı benim kalbimde, ' yerine,
Söyle deyin, 'Ben kalbindeyim Tanrı'nın...'
Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
sizi değer bulduğunda...
Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka...
Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...
Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali,
Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...
Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...
Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...
Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,
Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...'


Halil Cibran

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

2 Nisan 2017 Pazar

Transaksiyonel Analiz ile İletişim Kalitenizi Arttırın

Sosyal varlık olan insan için iletişim hayatın önemli bir parçası. Hepimiz bir şekilde iletişim kuruyor ya da kurmaya çalışıyoruz. Önemli olan kurduğumuz iletişimin kalitesi. Kendimizi, insanı ne kadar anlıyor ve tanıyorsak iletişimde de o kadar başarılı oluyoruz.
İş, ev ve sosyal hayatımızda kabul görmek, fark edilmek, beğenilmek ve sevilmek isteriz. Bunlar insanın yaşam sürecindeki temel ihtiyaçlarıdır. Çocuğumuzla, eşimizle veya sevgilimizle, patronumuz ve iş arkadaşlarımızla sürekli iletişim halindeyiz. İletişim kanalları tıkandığında birbirimizi anlamakta güçlük çekeriz. Huzursuzluk ve can sıkıntıları baş gösterir. Herkes anlamayı ve anlaşılmayı beklerken, iletişim sekteye uğrar.
Transaksiyonel Analiz(TA) psikiyatrist Eric Berne tarafından geliştirilen bir kuramdır. TA, kişisel gelişim ve değişim için sistematik ve kişisel psikoterapi teorisidir. Doğduğumuzda saf ve temiz doğarız, büyüdükçe çeşitli etkileşimlerle yavaş yavaş şekillenir ve farklılaşırız. TA kuramının dayandığı felsefe, Berne'ün şu ifadesiyle özetlenebilir: "İnsanlar dünyaya prens veya prenses olarak gelirler, ancak daha sonra kurbağaya dönüşürler. TA'nın amacı da, insanların yeniden prens veya prenses olmalarına yardımcı olmaktır."
TA'da insanda bulunan üç ego durumundan söz edilir. Bunlar; ebeveyn, yetişkin ve çocuk durumlarıdır.
Ebeveyn: Değerler, inançlar, kural ve kalıplar
Yetişkin: Kararlar, tercihler, somut ve sahici
Çocuk: İhtiyaçlar, korkular ve duygular
İletişim kurarken bu üç durumdan biri söz konusudur. Aynı dili konuşmak terimini günlük hayatta çok kullanırız, bu ego durumlarından ebeveyn durumu ile iletişim kuruyor ve karşımızdaki ebeveyn durumundaysa bu aynı dili konuşmaktır. İletişimde biri çocuk ego durumunda, diğeri ebeveyn durumundaysa çatışma ortaya çıkabilir.
İnsanlar bu üç ego durumunu da kullanır. Kişilerde bazen eşit bazen de birinin baskın olması durumu söz konusu olabilir. Bu ego durumlarından ideali yetişkin ego durumudur. Her zaman yetişkin ego durumunda olmak pek mümkün değildir.
Kendimizin ve iletişimde bulunduğumuz insanın hangi ego durumunda olduğunu nasıl anlarız? Konuyu özetleyen bununla ilgili internette çok güzel bir tablo buldum. Karşınızdakini ve kendinizi iletişimdeyken kullandığınız sözcükler, ses tonu ve beden diline göre hangi ego durumunda olduğunuzu anlamanıza yardımcı olacaktır.

foto:uğur özeren

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone