7 Nisan 2014 Pazartesi
Kendin Ol
Zor gelir bazen hissettiklerini dile dökmek, kaleme almak. Korkarsın, tamamen insancadır bu korkular. Ne de olsa biz duygularını baskılamak için eğitilmiş bir toplumuz. Tabularla büyütülmüş, bir çok şeyin ayıp olduğu söylenmiş, öğretilmiş bize. ''Erkekler ağlamaz, kadınlar çok gülmez'' bizim öğretilerimizde... Hal böyle oluncada nasıl dökeceksin aklına gelen her şeyi dile. Saygı ve sevgiyse öğretilen aman dur diye basarsın acı acı frene... Biraz da insanlık, vicdan sıkışmışsa araya vah vah haline... Gel de söyle, söylemek istediklerini... Aman dur sık dişini, var gücünle baskıla kendini. Ele güne rezil olma, demesin hakkında kimseler kötü bir şey... Alimallah!!!
Kim ne kadar açık ve net yaşıyor hissettiklerini ki?
Ne kadar açık ve net, hiç çekinmeden söyleyebiliyor insanlara söylemek istediğini?
Ne kadar kendi olabiliyor özgürce?
Kimin ya da kimlerin yanında yalnızca ve yalnızca kendi olabiliyor insan? Varsa öyle biri ya da birileri bulunmaz nimet...
Hiç mi baskılamıyorsun kendini?
Rahat mısın gönlünün istediği gibi?
Yoksa sürekli kendinle mi çelişiyorsun ve çatışıyorsun?
Söylesem ayıp olur mu?
Yanlış anlaşılır mıyım?
Ya kendimi doğru ifade edemezsem?
Ya hakkımda yanlış fikirlere kapılırsa insanlar?
Ya olduğumdan farklı görürse insanlar beni?'
Ne kadarımız bu korkuların dışında yaşıyoruz?
Ne kadarımız gerçekliklerimizin, kendimizin farkındayız?
Dinliyor muyuz kendimizi?
Kulak veriyor muyuz içimizden gelen sese?
Yaşaya biliyor muyuz gönlümüzün istediğince?
Yoksa hep içimizden gelen sesi baskılamakla mı meşgulüz?
Bunları yaptığımızda deli damgası yemekten mi korkuyoruz yoksa?
Bırak eleştirsinler, bırak insanlar ne düşünmek istiyorlarsa onu düşünsünler, insanların senin hakkında gerçekte neyi, nasıl düşündüğünü ne bilebilirsin, ne de değiştirebilirsin. Ayrıca ne önemi var ki sen, sen olmaktan vazgeçiyorsan eğer, kimin ne düşündüğünün... Bırak ne isterlerse onu düşünsünler... Kimselere göre değişme eleştirileceksin diye... Çocuklar gibi özgür ol, uçurtma gibi salın gökyüzünün maviliğinde... Düşünme gerisini, kimseye zarar vermediğin sürece...
Sev kendini, dinle yüreğinin sesini, kulak ver vicdanın sesine... Kendin ol ve vazgeçme hiçbir şey için kendin olmaktan... Yık tabularını, bırak geride sana öğretilen tüm yanlışları... Kapatma kendini yaşama, aksın gelsin yaşam bildiğince... Sevinçle karşıla tüm yaşayacaklarını, gülümsyerek uğurla yaşadıklarını...
Varsın desinler bana deli,
Ben kendimi seviyorum, kimseler sevmese de beni...
Tanıdığım ve tanımadığım insanları seviyorum, insan olduklarından ötürü...
Doğayı seviyorum, taşı,toprağı, yağmuru,fırtınayı,
Her gün doğan günü, geceyi aydınlatan ay ve yıldızları,
Hayvanları seviyorum,
Elimden geldiğince, gönlümün el verdiğince,
Kimsenin onuruna, kişiliğine, gururuna el değmeden söylemek istediklerimi ya dile getiriyorum ya da kaleme döküyorum,
Seviyorum her bir yazdığım satırı, çünkü inanarak yazıyorum ve içimden geldiğince yazıyorum, ruhumun, yüreğimin en saf haliyle yazıyorum... Burada da tamamen kendimim...
Ve kendime inanıyorum...
Biliyorum ki bu hayatta benim isteyip te yapamayacağım hiç bir şey yok, şartlar el verdiğince...
Yaptıklarımdan çok yapamadıklarım ya da yarım bıraktıklarım için pişmanlıklarım...
Kendim olduğum sürece mutluyum,
Duygularımla, hissettiklerimle, mantığımla varım...
Söylemek istediklerimi,söyledikçe artıyor mutluluklarım...
Varsın alınan alınsın, alınmaması gerekenler alınmasın...
En çokta bundan artıyor mutluluğum sanırım; herkes kendinden bir şeyler buluyor ya satırlarımda bu bana yeter de artar bile...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
3 Nisan 2014 Perşembe
ZORDUR YAŞAMAK
Kanın emildiğini, ruhunun çekildiğini hissedersin. Anlamını yitirir bir çok şey, doğruların yanlışlarına, yanlışların doğrularına karışır. Doğru bildiklerin yanlış, yanlış bildiklerin bir bakmışsın doğruların olmuş zorla! Göğsünü gerersin hayata, var gücünle ayakta kalmaya çalışırsın. Rüzgara karşı yelken açarsın. Boş yere uğraşma! Tek dertleri devirmektir yere seni aklı başında olmayanların.... Var güçleriyle iterler kakarlar seni, ayaklarını yerden kesmek için... Yüzüne gülenlerin, ardından konuştukları bini bir para...
Herkesi memnun etmeye çalışmak boşuna, kimseyi de memnun etmek zorunda değilsin ya aslında... Kimse kimseden memnun değil, işine gelmiyorsa yapılan; biri için bir diğeri hatalı, yanlış zaten... Kimsenin kimseye ne saygısı kalmış, ne güveni.
Bu kadar insan olmaktan çıkaran ne?
Çıkar çatışmaları mı? Ben merkezci olmak mı?
Ya da dünyanın etrafında döndüğü ilizyonuna tutulmak mı?
Herkes kendine göre akıllı, kendine göre iyi, kendine göre doğru, kendince haklı... Bir çok şey de aldığın terbiye ve kültüre bağlı...
Ne zordur yaşamak, yaşamaya çalışmak. Umutların, umutsuzlukların olur, geçiriverirler küçücük el kadar dünyanı başına. İyi niyetin suistimallere uğrar, insanı insanlıktan çıkarırlar. Oysa tek niyetin ayakta kalmak, kimseye zarar vermeden insanca yaşamaktır!!!!
Yapmayacağın, yapamayacağın şeyleri zorla yaptırırlar. Sonra da gereksiz yere vicdanını yorarlar. Onurun gururun kırılır, kalbin kırılır yalnızca yaşamak yaşayabilmek uğruna sen de çevirirsin yelkenini ters yöne... Dalgaların gelişine göre yön verirsin yelkenine... O zaman kimse kusura bakmasın! Her koyun kendi bacağından asılıyorsa bu hayatta, herkes işine geldiği gibi belirler davranışlarını. İnsani duygulara sahip olmak suçsa, insanlık yolundan çıkmış olanlara boyun eğmek neden?
Yalnızca yaşamak, yaşayabilmek için mi?
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
İNSANIN KISA HİKAYESİ
Çoğu zaman aklımda deli sorular... Hayatı sorgulamak, insanların yaptıklarını anlamlandırmak. Boş yere, gereksiz yere... Ne anlamsız çaba! Herkes kendi pencerisini açmış hayata. Baktığı nokta aynı!İsteklerime cevap verilsin peşinde, e haklı da herkes kendince… Herkes doğal olarak kıymetli ne de olsa, senden değerli ne ola ki şu garip hayatta!
Allah akıl vermiş, zeka vermiş bi de üstüne ego vermiş tavan yapsın diye... Herkes kendine göre bulunmaz hint kumaşı!!! Anlamak zor, anlamlandırmak olanaksız...
Neden bunca kafa yormaca o zaman?' 'Hayat gel be bir kez olsun benim istediğim gibi ol!'' dediğinde herkes ne olacak peki? Hakikat ne o zaman? Benim isteklerimin cevap bulması mı? Karşımda ki insanların isteklerine cevap bulması mı? Benim isteklerim cevap bulunca onların ki bulmayacak, onların istekleri cevap bulunca benim isteklerim olmayacak... E ne yapmalı şimdi!!! Varsa bilen söylesin... Kendini düşünürsen bencil, karşındakileri düşünürsen safsın. Eh işte günümüzün değer yargıları da böyle...
İnsan kendine bile çoğu zaman hakikatleri itiraf edemez ve bu hakikatlerden kaçarken? Kendini, kendine bile dürüstçe ifade edemezken, hep bir kaçış noktası ararken.Yaptıklarına, yapacaklarına ya da yapamayacaklarına bahaneler üretirken... Çözümü kaçışlarda ararken, vur kaçlar peşindeyken. Aman dur bana zarar gelmesin, benden sonrası Allah Kerim, ben kendimi koruyayım gerisinden bana ne derken... Neyin nesi? Neyin kafa yormacası? Ah be deli!
İnsanların görmek istemediği nokta, herkes kendince zeki, kendince akıllı!!! Gerisi akıl yoksunu, durum öyle olmasa da! Herkes kendini, bir diğerinden üstün görmekte mübarek... Kaf dağında sanki!!! Ki durum çoğu zaman hiç de öyle değil!! Çünkü; kimse kimseden üstün değil, ama bunu anlayacak akıl nerede?! İşte bu kadar... Kolaysa yap tercihlerini..:i
Kişi kendinden bilir işi!!!
İşte insanoğlunun kısa hikayesi bu...
Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone
Allah akıl vermiş, zeka vermiş bi de üstüne ego vermiş tavan yapsın diye... Herkes kendine göre bulunmaz hint kumaşı!!! Anlamak zor, anlamlandırmak olanaksız...
Neden bunca kafa yormaca o zaman?' 'Hayat gel be bir kez olsun benim istediğim gibi ol!'' dediğinde herkes ne olacak peki? Hakikat ne o zaman? Benim isteklerimin cevap bulması mı? Karşımda ki insanların isteklerine cevap bulması mı? Benim isteklerim cevap bulunca onların ki bulmayacak, onların istekleri cevap bulunca benim isteklerim olmayacak... E ne yapmalı şimdi!!! Varsa bilen söylesin... Kendini düşünürsen bencil, karşındakileri düşünürsen safsın. Eh işte günümüzün değer yargıları da böyle...
İnsan kendine bile çoğu zaman hakikatleri itiraf edemez ve bu hakikatlerden kaçarken? Kendini, kendine bile dürüstçe ifade edemezken, hep bir kaçış noktası ararken.Yaptıklarına, yapacaklarına ya da yapamayacaklarına bahaneler üretirken... Çözümü kaçışlarda ararken, vur kaçlar peşindeyken. Aman dur bana zarar gelmesin, benden sonrası Allah Kerim, ben kendimi koruyayım gerisinden bana ne derken... Neyin nesi? Neyin kafa yormacası? Ah be deli!
İnsanların görmek istemediği nokta, herkes kendince zeki, kendince akıllı!!! Gerisi akıl yoksunu, durum öyle olmasa da! Herkes kendini, bir diğerinden üstün görmekte mübarek... Kaf dağında sanki!!! Ki durum çoğu zaman hiç de öyle değil!! Çünkü; kimse kimseden üstün değil, ama bunu anlayacak akıl nerede?! İşte bu kadar... Kolaysa yap tercihlerini..:i
Kişi kendinden bilir işi!!!
İşte insanoğlunun kısa hikayesi bu...
Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone
30 Mart 2014 Pazar
YETER Mİ Kİ KURTARMAYA!!!
Düşünceler dağınık, kum taneleri gibi savrulmuş etrafa...
Leşleri kemiren kurtçuklar da üşüşmüş düşüncelere,
Var güçleriyle kemirmekte...
Hangi güç yeter kurtarmaya?
Çalı süpürgesi mi?
Kurtçukları zehirlemek mi?
Yorgun bedenden cevap gelir, çığlıkları bastırılmış sesin boğukluğunda; ''Yak, savur gitsin küllerini, bırak nehrin akıntısına!!!''
Yeter mi ki bu kurtarmaya?
Ruh der ki; ''Hayır, yetmez bu kurtarmaya! Yorgun beden huzur verirse bana, ulaşır çıkış yoluna, gerek yok yakmaya!!! ''
Kalp seslenir; ''Durun, dinleyin beni!!! Kulak verin bana, tüm gerçekler bende saklı... Düşünceler, yorgun beden, ruh fasa fiso... Tüm güzelliklerin kaynağı benim!!! Ben hissederim, ben karar verim olacaklara... Boş yere düşünme, yorma bedenini, sıkma ruhunu!!! Mantık bir yana, ben bir yana... Benim varlığım her birinizin varlığının sebebi... Direnmeyin artık yüreğinizin sesini dinlemeye... Kurtuluş bende!!!''
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
21 Mart 2014 Cuma
CÜMLELER
Dile gelmez cümleler,
Sıra sıra dizilir boğazında,
Koca bir düğüm olur, çökerler yüreğine...
İfade etmek için yetmez kelimeler,
Çoğu zamanda anlamsız gelir yan yana dizilişleri...
Ne doğru ne de yanlıştır aslında cümlelerin,
Yalnızca gideceği yeri bilmezler...
Gideceği yeri bilseler de,
Değerinin bilinmemesinden, anlamlarının yitirilmesinden korkarlar...
Delice sahip çıkarsın cümlelerine,
Feda etmek istemezsin cümlelerini, kıymetinden bihaber olanlara...
İstemeden de olsa saklarsın kendine,
Fırtınalara, kasırgalara yenik düşerler,
Bir sonbahar yaprağının hüznüyle...
Savrulur düşüncelerinde bir oraya bir buraya,
Belki de böylesi en güzeli, saklamalı cümleleri kendine...
Çünkü; cümleler değerlerini bilenler için kurulur...
Dağa taşa konuşmak, boşluğa savurmak cümleleri
Daha iyidir kimi zaman...
İnsanın anlamadığı, anlayamadığı kadar doğa anlar çünkü dilinden....
Sevgi ve Işıkla kalın...
Persephone
Sıra sıra dizilir boğazında,
Koca bir düğüm olur, çökerler yüreğine...
İfade etmek için yetmez kelimeler,
Çoğu zamanda anlamsız gelir yan yana dizilişleri...
Ne doğru ne de yanlıştır aslında cümlelerin,
Yalnızca gideceği yeri bilmezler...
Gideceği yeri bilseler de,
Değerinin bilinmemesinden, anlamlarının yitirilmesinden korkarlar...
Delice sahip çıkarsın cümlelerine,
Feda etmek istemezsin cümlelerini, kıymetinden bihaber olanlara...
İstemeden de olsa saklarsın kendine,
Fırtınalara, kasırgalara yenik düşerler,
Bir sonbahar yaprağının hüznüyle...
Savrulur düşüncelerinde bir oraya bir buraya,
Belki de böylesi en güzeli, saklamalı cümleleri kendine...
Çünkü; cümleler değerlerini bilenler için kurulur...
Dağa taşa konuşmak, boşluğa savurmak cümleleri
Daha iyidir kimi zaman...
İnsanın anlamadığı, anlayamadığı kadar doğa anlar çünkü dilinden....
Sevgi ve Işıkla kalın...
Persephone
20 Mart 2014 Perşembe
İNSAN OLMAK
Mesele insan doğmak değil, insan olmak ve insan olabilmeyi başarabilmek. İnsan doğduk ama insan olmak kolay değil, ne yazık ki herkes insan olmayı beceremiyor. İnsan olmanın ne okulu,ne eğitimi, ne de kitabı var...
Uzmanlara göre kişilik çocuklarda 0-6 yaşlar arasında oluşmakta ve hayat boyu gelişmeye devam etmekte. Çocukluk döneminde kişilik oluştuğuna göre ailenin önemi çok büyük sonraki aşamalar da ise eğitim, sosyal çevre ve sosyal etkenler, arkadaşlar sırayı almakta.
Hayatta tek seçim hakkımızın olmadığı nokta doğduğumuz ya da doğacağımız aile. Sonrasında bütün seçimler bize ait.
İnsan olmak ya da olmamak.
Seçim tamamen bizim!
Nasıl bir insan olmak istiyoruz?
Nasıl bir insan olmak bizi mutlu eder?
Olmak istediğimiz insan mıyız?
Yoksa şartların gerektirdiği durumlara göre şekillenerek mi insanlığımızı ortaya koyuyoruz?
Daha onlarca soru sorulabilir bu konuyla ilgili. Peki hangi noktadayız, olmak istediğimiz insanın özelliklerini taşıyor muyuz? Yoksa kendimizden hiç mi memnun değiliz? Şu konuda falanca kişi gibi davranabilseydim, bu konu da filanca kişi gibi tavrımı koyabilseydim, şu özelliğim de olsa hiç fena olmazdı gibi bir yaklaşım mı sergiliyoruz kendimize, kendimizden şikayet edercesine...
İnsan olma yolunda kişilik gelişimi önemli bir faktörken, kişiliği etkileyen en önemli faktör ise ''Benlik Kavramı''dır. Benlik; insanın kendi kendisini nasıl tanıdığı, nasıl algıladığı ve nasıl değerlendirdiğidir. Uzun lafın kısası insanın kendi kendini nasıl gördüğü ve ifade ettiğidir ''Benlik Kavramı''.
Peki kendimizi yeterince tanıyor muyuz? Ne kadar irdeliyoruz kendimizi?
Soruyor muyuz kendimize; ''Ben hangi özelliklere sahibim?'', ''Benim için neler değerlidir?'', ''Hangi değer yargılarına sahibim?'' ''Ben neyi, nasıl, ne kadar yapabilirim ya da yapamam?'', ''Hedeflerim nelerdir?'' v.s...
İnsan olmak; önce kendini tanımak ve en önemlisi de bir bütün olarak kendini sevmekle başlar. Kendini bir bütün olarak, tüm sahip olduğu özellikleriyle sevmeyen insan, yeryüzünde ki hiç bir canlıyı da sevemez, sevdiğini zannederek kendisini kandırır.
İnsan olmak; vicdan kavramını anlamış, özümsemiş olmak demektir. Kendi davranışları hakkında yargıda bulunabilen, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu içsel olarak bilen, iyiyi kötüden ayırabilen kişi insandır ve insanlığın anlamını kavramıştır.
İnsan olmak; var olan zekayı akılla yoğurmak, iradeyi doğru kullanmak, merhamet ve şefkat duygusuna sahip olmaktır.
İnsan olmak; farkındalık sahibi olmayı, empati yeteneğini geliştirmeyi gerektirir.
İnsan olmak; dürüstlük gerektirir. Kendi bencilce duygularına ve isteklerine yenik düşerek, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmamasının gerekliğinin farkında olma yetisini kazanmış kişi olmaktır.
İnsan olmak; düşünmektir. Hiç bir şeyi sorgulamadan, körü körüne bağlanmamak, konu hakkında farklı bakış açılarına sahip olmak, farklı pencerelerden bakabilmeyi başarabilmektir.
İnsan olmak; doğayı, yaşadığı çevre ve yeryüzünde ki tüm canlıları ve insanları sevmektir. Sevmiyorsa da saygı duyması gerektiğinin bilincinde olmak demektir.
İnsan olmak; farklı duygu ve düşüncelere değer vermek, aynı fikir ve düşünceye sahip olmasa da karşısında ki insanlara, en azından insan olma vasfına sahip oldukları için saygı duymaktır.
İnsan olmak; insan olamanın bilincine sahip olmak demektir.
Kişi kendini olduğu gibi kabul etmeyi bilmeli, beğendiği kişilik özelliklerine sahip kimselerle kendini kıyaslamamalı, kendini sahip olduğu özellikleriyle iyisiyle kötüsüyle sevmelidir.
Başkaları tarafından onaylanmak ya da değer görmek beklentisi içine girmemek, kendine değer vermeyi bilmek gerekir. Sen kendi gözünde bir değere sahip değilsen, bunu başkalarından görmeyi boş yere beklemek anlamsız olur.
Alçakgönüllü olmak yetenekleri gizlemek değil, yetenekleri tamamlamaktır. Bu yüzden alçakgönüllü olmak insanın sahip olması gereken özelliklerden biridir..
İnsan eleştiriye açık ve bu eleştirileri açık yüreklilikle karşılayacak cesaret ve özgüvene sahip olmalı.
Kişileri değiştirmek amacına sahip olunmamalı, değişim gerekliyse insan önce kendinden değişime başlamalı. Çünkü değişim bir gerekliliktir ve değişim önce insanın kendisinde başlamalıdır.
İnsan anlama ve dinleme kavramlarını özümsemeli. Önceliğin konuşmak, kendini anlatmaya çalışmak değil, anlamak ve dinlemek olduğu gerçeğini kabul etmelidir.
Haklı olmaktan çok, mutlu olmak için çaba harcanmalıdır.
Affedici olun!
Affetmek iyi insanların intikamıdır.
Bazen en büyük intikam gülüp, geçmektir....
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Uzmanlara göre kişilik çocuklarda 0-6 yaşlar arasında oluşmakta ve hayat boyu gelişmeye devam etmekte. Çocukluk döneminde kişilik oluştuğuna göre ailenin önemi çok büyük sonraki aşamalar da ise eğitim, sosyal çevre ve sosyal etkenler, arkadaşlar sırayı almakta.
Hayatta tek seçim hakkımızın olmadığı nokta doğduğumuz ya da doğacağımız aile. Sonrasında bütün seçimler bize ait.
İnsan olmak ya da olmamak.
Seçim tamamen bizim!
Nasıl bir insan olmak istiyoruz?
Nasıl bir insan olmak bizi mutlu eder?
Olmak istediğimiz insan mıyız?
Yoksa şartların gerektirdiği durumlara göre şekillenerek mi insanlığımızı ortaya koyuyoruz?
Daha onlarca soru sorulabilir bu konuyla ilgili. Peki hangi noktadayız, olmak istediğimiz insanın özelliklerini taşıyor muyuz? Yoksa kendimizden hiç mi memnun değiliz? Şu konuda falanca kişi gibi davranabilseydim, bu konu da filanca kişi gibi tavrımı koyabilseydim, şu özelliğim de olsa hiç fena olmazdı gibi bir yaklaşım mı sergiliyoruz kendimize, kendimizden şikayet edercesine...
İnsan olma yolunda kişilik gelişimi önemli bir faktörken, kişiliği etkileyen en önemli faktör ise ''Benlik Kavramı''dır. Benlik; insanın kendi kendisini nasıl tanıdığı, nasıl algıladığı ve nasıl değerlendirdiğidir. Uzun lafın kısası insanın kendi kendini nasıl gördüğü ve ifade ettiğidir ''Benlik Kavramı''.
Peki kendimizi yeterince tanıyor muyuz? Ne kadar irdeliyoruz kendimizi?
Soruyor muyuz kendimize; ''Ben hangi özelliklere sahibim?'', ''Benim için neler değerlidir?'', ''Hangi değer yargılarına sahibim?'' ''Ben neyi, nasıl, ne kadar yapabilirim ya da yapamam?'', ''Hedeflerim nelerdir?'' v.s...
İnsan olmak; önce kendini tanımak ve en önemlisi de bir bütün olarak kendini sevmekle başlar. Kendini bir bütün olarak, tüm sahip olduğu özellikleriyle sevmeyen insan, yeryüzünde ki hiç bir canlıyı da sevemez, sevdiğini zannederek kendisini kandırır.
İnsan olmak; vicdan kavramını anlamış, özümsemiş olmak demektir. Kendi davranışları hakkında yargıda bulunabilen, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu içsel olarak bilen, iyiyi kötüden ayırabilen kişi insandır ve insanlığın anlamını kavramıştır.
İnsan olmak; var olan zekayı akılla yoğurmak, iradeyi doğru kullanmak, merhamet ve şefkat duygusuna sahip olmaktır.
İnsan olmak; farkındalık sahibi olmayı, empati yeteneğini geliştirmeyi gerektirir.
İnsan olmak; dürüstlük gerektirir. Kendi bencilce duygularına ve isteklerine yenik düşerek, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmamasının gerekliğinin farkında olma yetisini kazanmış kişi olmaktır.
İnsan olmak; düşünmektir. Hiç bir şeyi sorgulamadan, körü körüne bağlanmamak, konu hakkında farklı bakış açılarına sahip olmak, farklı pencerelerden bakabilmeyi başarabilmektir.
İnsan olmak; doğayı, yaşadığı çevre ve yeryüzünde ki tüm canlıları ve insanları sevmektir. Sevmiyorsa da saygı duyması gerektiğinin bilincinde olmak demektir.
İnsan olmak; farklı duygu ve düşüncelere değer vermek, aynı fikir ve düşünceye sahip olmasa da karşısında ki insanlara, en azından insan olma vasfına sahip oldukları için saygı duymaktır.
İnsan olmak; insan olamanın bilincine sahip olmak demektir.
Kişi kendini olduğu gibi kabul etmeyi bilmeli, beğendiği kişilik özelliklerine sahip kimselerle kendini kıyaslamamalı, kendini sahip olduğu özellikleriyle iyisiyle kötüsüyle sevmelidir.
Başkaları tarafından onaylanmak ya da değer görmek beklentisi içine girmemek, kendine değer vermeyi bilmek gerekir. Sen kendi gözünde bir değere sahip değilsen, bunu başkalarından görmeyi boş yere beklemek anlamsız olur.
Alçakgönüllü olmak yetenekleri gizlemek değil, yetenekleri tamamlamaktır. Bu yüzden alçakgönüllü olmak insanın sahip olması gereken özelliklerden biridir..
İnsan eleştiriye açık ve bu eleştirileri açık yüreklilikle karşılayacak cesaret ve özgüvene sahip olmalı.
Kişileri değiştirmek amacına sahip olunmamalı, değişim gerekliyse insan önce kendinden değişime başlamalı. Çünkü değişim bir gerekliliktir ve değişim önce insanın kendisinde başlamalıdır.
İnsan anlama ve dinleme kavramlarını özümsemeli. Önceliğin konuşmak, kendini anlatmaya çalışmak değil, anlamak ve dinlemek olduğu gerçeğini kabul etmelidir.
Haklı olmaktan çok, mutlu olmak için çaba harcanmalıdır.
Affedici olun!
Affetmek iyi insanların intikamıdır.
Bazen en büyük intikam gülüp, geçmektir....
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Etiketler:
affetmek,
akıl,
alçakgönüllü,
alçakgönüllü olmak,
benlik kavramı,
çocuk,
değişim,
dürüstlük,
empati,
farkındalık,
gelişim,
gizlemek,
insan,
insan olmak,
kabul etmek,
olmak,
zeka
17 Mart 2014 Pazartesi
Zamana Dair
Zaman tüm acılara rağmen hızla akmaya devam ediyor. Kendi zaman akışımız arada sekteye uğrasa da belli bir zaman diliminde takılıp kalsak ta, hayat bize inat ilerliyor. Takılı kaldığımız zaman diliminden kurtulmak, hayatın akışına yeniden dönmek gerek. Gerçeklikten uzaklaşmanın faydası yok. Hayaller kurmuş olabiliriz, bu hayaller tepemize yıkılmış, hayatımızı kabusa çevirmiş de olabilir. Ahlanıp vahlanmak ne yazık ki boş. Olan olmuş, biten bitmiştir.
Film makarasını sarar gibi sürekli geriye dönüp bakmak, acıları arttırmaktan başka bir işe yaramaz... Acılara tutunmak, anılarla yaşamak, neden olmadı ya da olmuyor diye sızlanmak kadar çözümsüz ya da çaresiz değildir hiç bir sorun ve yıkılan hayallerin yerine yenileleri de inşa edilir.
Yeter ki çözmek iste!
Yanlış yolda gittiğinin farkındalığında ve bilincinde ol!
Olmadıysa vardır bir hayır demesini bil!
Tabii bu durumda yaşıyor olmaktan ayrı bir haz duyorsak o ayrı, ne yazık ki böyle yaşamayı sevenler de var şu koca evrende! Acılarıyla, sıkıntılarıyla, kederleriyle, mutsuzlukllarıyla beslenenler!
Ne kadar garipsesek te, hadi oradan olur mu böyle saçma şey desek te var işte...
Keder, acı, sıkıntı, ölüme karşı afinite, sevilen ya da istenilen nesneye ulaşamamanın verdiği aşırı stres! Hastalıklı bir ruh hali!
Unutmamalı ki; insan kendini bu durumun, bu ruh halinin içine sürüklerken, yalnız sürüklenmiyor, annesini, babasını, kardeşini, eşini, çocuğunu, arkadaş ve dostlarını da sürüklüyor ve durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor... Çevremizdekileri de etkiliyoruz bu halimizle... Ya üzüyor ya da kırıyoruz istemeden sevdiklerimizi ya da bizi sevenleri...
Kimse istemiyor etrafında bu ruh haline sahip kişileri. Her yeni gün gelirken, beraberinde de bir çok sorunla geliyor zaten, kim ister ki etrafında sorunlu kişi ve kişilikleri. Artık herkes kendini mutlu hissettiği, kendisini iyi hissettirecek, sorunsuz insanların yanında olmak istiyor, yaşam da yeterince sıkıntı var, üzerine yenilerini eklemekten kaçıyor herkes. Haksız da sayılmazlar tabii...
Unutmak zor olsa da yaşanan olayları, gerçeklerden kaçmak yerine kabullenmek, mutsuzlukların yerine yeni mutluluklar koymak, yıkılan hayellerin yerine yenilerini inşa etmek, hastalıklı ruh halinden çıkıp yeni bir bakış açısı geliştirmek,geçmişin acı ve sıkıntılarıyla yaşamaktansa gerçek hayatla yüzleşmek daha iyi bir yaklaşım şekli olacaktır.
Sıkıntıları, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymanın ne kendimize faydası var, ne de sıkıntılarımıza, ne de olup biteni değiştirmeye...
Geride kalanlar geçmiştir, gelecek zaten gelecektir, önemli olan anda kalmak, anın tadını çıkarmaktır.
Neşe, mutluluk dururken, sorun ve sıkıntılara yeni ya da farklı çözümler bulmak varken,
Şu ölümlü dünyada kendimize ve etrafımızda ki bizi sevip, değer verenlere hayatı zehretmek niye?
Karlı dağlar kadar yalnızızdır bu durumun içinde, bu ruh halinden bizi kurtaracak kişi ne yazık ki yine bizizdir... Kurtarıcı beklemek boş yere vakit kaybından ibarettir ...
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
15 Mart 2014 Cumartesi
GERÇEKLER ACITIR!

Sanatçı Alex Andreyev'in ''İnsanın Gözlerini Açması,
Bazen Çok Acı Verici Olabilir'' adlı çalışması.
Bazen Çok Acı Verici Olabilir'' adlı çalışması.
Çoğu gerçek acıtır ve gerçeği kabul etmekten kaçınır insan. Özellikle de işine gelmeyen gerçekleri. Eğer var olan gerçek acıtıyorsa, EGO bunun yerine başka bir gerçeklik yarartır ve bunu kabul eder. EGO kendini koruma eğilimi gösterir, belli bir doyuma ulaşmak ister. EGO acı çekmek istemez ve senin de acı çekmeni engellemek ister... Kanayan yaralarına merhem olma gayreti içerisindedir... O da kendince masum ve haklı anlayacağın!!!
EGOmuzun yaratmış olduğu bu yalancı gerçekliği kabul ederiz, çünkü bu şekilde olması bizim de işimize gelir, kendimizi daha iyi hissederiz. EGO istediğine ulaşmıştır, gözler kör olsa da, içimiz rahattır artık. EGO da derin bir nefes alır bu arada...
Gizlice hayal dünyasına itilerek, var olmanın dayanılmaz hafifliğinde yaşamımızı devam ettiririz. Güzeldir böyle yaşamak, iç huzur sağlanmış, kendi kendimizle çatışma sona ermiştir. Her konuda haklıyızdır... Özrümüzü örtecek bir gerçeklik yarartmışızdır kendimize...
Özellikle reddedilme, kabul görmeme korku ve kaygıları gerçeklikten uzaklaştırır insanı. İstediğini almaya alışmış olan insanoğlu için zordur, reddedilmek ve kabul görmemek...
Gerçekler bambaşka olsa da, bu tarz bir davranışla karşılaştığında, kendini korumaya alır ve kendi gerçekliğini yaratır, yarattığı o gerçekliğe de inanır insan.Yoksa hemen anksiyete belirtileri baş gösterir bu gibi durumlarda....
Bundan sonrasında yarattığı gerçeklikle başbaşa içi rahattır, yapması gerekeni yapmıştır, doğru da budur ve başka doğru da olamaz zaten... EGO Tanrısallaşmış, yücelik mertebesine oturmuştur sonunda... Hem haklıyım hem de mutlu... Oh be ne güzel!
Davranışları konusunda, kendi kendini haklı çıkarmakta insanoğlunun üzerine de başka canlı yoktur yeryüzünde...
Topla kendini, yüzleş artık gerçeklerle!
İstenmiyorsun!
Reddedildin!
Kabul görmüyorsun!
Yaşamaktan vazgeç yarattığın yalan dünyanda!
Haklı olmak ve mutlu olmak arasındaki içsel savaşına son ver!
Vazgeç öğrenilmiş çaresizliklerinden, bak o zaman dünyan daha güzel olacak...
EGOnun tüm bilincini yok etmesine izin verme!!!
Hayattaki amacın; ''Haklı olmak mıdır?Mutlu olmak mıdır?''
Tercih senin!
Ya haklı olur, mutsuzlaşırsın ya da mutlu olur haksızlaşırsın....
Ne yazık ki ikisi bir arada olmuyor...
Hem haklı hem de mutlu olunmuyor....
EGOna yenik düşme,
Yüzleş gerçeklerle,
Etrafında olup bitenlere kapatma gözlerini!!!
Gerçekler acıtsa da!!!
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
...
Aklın olmadığı,yüreğin sustuğu yerdeyim şu an!
Ne söyleyeceğini,kendini nasıl ifade edeceğini bilmiyorsa,saçmalamanın eşiğine gelmişse bir insan!
Lal olup,susmalı!!!
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Ne söyleyeceğini,kendini nasıl ifade edeceğini bilmiyorsa,saçmalamanın eşiğine gelmişse bir insan!
Lal olup,susmalı!!!
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
10 Mart 2014 Pazartesi
Var Mı Bilen?
Bitmek bilmeyen huzursuzluk,
İnsanların birbirleri ile savaşı,
Nereye kadar?
Para hırsından kör olmuş gözler...
Hırsızlara bile alkış tutar hale gelmiş millet...
Helal olsun yapana! Diye ağızdan çıkan cümleler!
Akıllara durgunluk...
Ne oldu bu millete!
Yoksa bir şuur kaybı mı?
Ya da zaten bir şuuru yok muydu?
Herkes işine geldiği gibi taraf...
Körü körüne bomboş savunucular...
Körü körüne bağlılık...
Cehalet almış başını gidiyor...
Bilinçlice cahil bırakılmış toplum..
Okumak yok! Aklı kullanmak yok!
Allah insana akıl vermiş kullansın diye!
Eeee hani nerede?
Hadi aklını kullanamadın,
Vicdan muhakematin de mi yok?
Sormak, sorgulamak unutulmuş,
Vicdanın anlamı bir kenara sindirilmiş...
Diğer tarafta da fazlasıyla sorgulayanlar!
Her şeye bir eleştiri getirenler!
Bu kadar biliyorsan,
Hadi kalk ayağa da bir şeyler yap o zaman!
Eleştirmek yetmez, icraatlarını göster!
Eleştirinin de dozunu kaçırma,
Arada kendini de sorgula ''ben ne yaptım ne yapıyorum'' diye...
Öyle oturduğun yerden ahkam kesmekle olmaz o işler!
Bir vurdum duymazlık, bir aymazlık, bir adam sendecilik...
Gazetelerde sonu gelmeyen üçüncü sayfa haberleri,
Ana haber bültenlerinin baş haberleri;
İhanetler, cinayetler,,adaletsizlik,kadın ve çocuk ölümleri...
Açlık, sefalet bir yan da
Zenginlikten gözü dönmüş sefa sürenler diğer yanda haber!
Fakir; zengine alkış tutuyor, zengin fakiri eziyor, ezikliyor...
Merhamet tükenmiş, herkes birbirine küfreder hale gelmiş...
Elektrik akımıyla yüklü insanlar...
Saman alevi gibi parlamak için hazır olda...
Herkes birbirini bulsa bir kaşık suda boğacak...
Kardeşlik, dostluk, arkadaşlık, saygı yok olmuş...
Kimse kimsenin ne fikrine saygı duyuyor, ne kendisine...
Nereye gidiyor ülke?
Nerede kaldı değerlerimiz?
Ne olacak bu işin sonu?
Dünyada da pek farklı değil bu durum!
Aynı olmasa da bir çok şey insanlık dışı!
Birbirinin gözünü oymak için bekleyenler...
Vicdan vicdan diye haykıran sesler,
Vicdanın V'si nedir bilmeyenler ,bilemeyenler...
Dört bir yandan neler oluyor diye yükselen sesler...
Neler oluyor gerçekten insanlığa?
Var mı bilen?
Ben bilmiyorum da!
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...Persephone
İnsanların birbirleri ile savaşı,
Nereye kadar?
Para hırsından kör olmuş gözler...
Hırsızlara bile alkış tutar hale gelmiş millet...
Helal olsun yapana! Diye ağızdan çıkan cümleler!
Akıllara durgunluk...
Ne oldu bu millete!
Yoksa bir şuur kaybı mı?
Ya da zaten bir şuuru yok muydu?
Herkes işine geldiği gibi taraf...
Körü körüne bomboş savunucular...
Körü körüne bağlılık...
Cehalet almış başını gidiyor...
Bilinçlice cahil bırakılmış toplum..
Okumak yok! Aklı kullanmak yok!
Allah insana akıl vermiş kullansın diye!
Eeee hani nerede?
Hadi aklını kullanamadın,
Vicdan muhakematin de mi yok?
Sormak, sorgulamak unutulmuş,
Vicdanın anlamı bir kenara sindirilmiş...
Diğer tarafta da fazlasıyla sorgulayanlar!
Her şeye bir eleştiri getirenler!
Bu kadar biliyorsan,
Hadi kalk ayağa da bir şeyler yap o zaman!
Eleştirmek yetmez, icraatlarını göster!
Eleştirinin de dozunu kaçırma,
Arada kendini de sorgula ''ben ne yaptım ne yapıyorum'' diye...
Öyle oturduğun yerden ahkam kesmekle olmaz o işler!
Bir vurdum duymazlık, bir aymazlık, bir adam sendecilik...
Gazetelerde sonu gelmeyen üçüncü sayfa haberleri,
Ana haber bültenlerinin baş haberleri;
İhanetler, cinayetler,,adaletsizlik,kadın ve çocuk ölümleri...
Açlık, sefalet bir yan da
Zenginlikten gözü dönmüş sefa sürenler diğer yanda haber!
Fakir; zengine alkış tutuyor, zengin fakiri eziyor, ezikliyor...
Merhamet tükenmiş, herkes birbirine küfreder hale gelmiş...
Elektrik akımıyla yüklü insanlar...
Saman alevi gibi parlamak için hazır olda...
Herkes birbirini bulsa bir kaşık suda boğacak...
Kardeşlik, dostluk, arkadaşlık, saygı yok olmuş...
Kimse kimsenin ne fikrine saygı duyuyor, ne kendisine...
Nereye gidiyor ülke?
Nerede kaldı değerlerimiz?
Ne olacak bu işin sonu?
Dünyada da pek farklı değil bu durum!
Aynı olmasa da bir çok şey insanlık dışı!
Birbirinin gözünü oymak için bekleyenler...
Vicdan vicdan diye haykıran sesler,
Vicdanın V'si nedir bilmeyenler ,bilemeyenler...
Dört bir yandan neler oluyor diye yükselen sesler...
Neler oluyor gerçekten insanlığa?
Var mı bilen?
Ben bilmiyorum da!
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...Persephone
25 Şubat 2014 Salı
ANGUT KUŞU
Oysa durum tamamen farklıydı. Angut kuşunun hikayesi anlatılıyordu yazıda. ''Angut kuşu'' eşe sadakatin simgesi olarak anılıyordu. Eşi öldükten sonra başka eş kabul etmeden ömrünün sonuna kadar yaşayan, tek eşli bir hayvan. Ölen eşinin başında gözlerini bir an bile ayırmadan baş ucunda bekleyerek yas tutan ve bu yas durumunu da ömrünün son gününe kadar devam ettiren bir hayvan...
Nedendir anlamını bilmediğimiz kelimeleri, değersiz kılmak. Saygıyla önünde eğilmemiz gereken ''angut kuşu''nun adını bir aşağılama anlamında yersiz yere kullanmak... Bilinmez...
Kimi zaman bir şiir, bir şarkı, bir dans, bir film, bir kitap, kimi zaman da bir ''angut kuşu'' hikayeler yazdırır, yeni başlangıçlar için adım attırır insana...
Her yaşam, her yaşanmışlık kendi içinde bir hikaye barındırır aslında. ''Yaşadıklarımı yazsam roman olurdu.''demez mi pek çok insan... Bir hayvan da olsa, her canlı gibi ''angut kuşu''nun da bir hikayesi var işte...
Bazı hikayeler; mutlu...
Bazı hikayeler de; ''angut kuşu''nun hikayesi gibi hüzünlüdür...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
22 Şubat 2014 Cumartesi
Farklı Bir Deneyim; Kilisede Tango...
Tangoya gönül vereli yaklaşık bir buçuk yıl oldu. Özgür&Deniz hocayla başladığım Tango yolculuğuma Yalçın&Çiğdem hocayla devam ediyorum... Uzun yıllar boyunca Arjantin Tango yapmak istedim, bir şekilde de başladım ve iyi ki de başladım... Vazgeçtiğim, ben bu işi başaramayacağım dediğim zamanlar oldu ama pis bir inadım var, başladığım işi bitiririm... Çok azdır, yarım kalan işim ya da hiç yoktur... Özgür hocamın da desteği yadsınamaz tabii...
Tango emek isteyen zor bir dans, gerçi emek istemeyen pek bir şey yok gibi hayatta... Zorluğu da iki insanın bir vücut gibi hareket etmesinden geliyor, bir de Tango da direktifleri veren erkek ve direktifleri izleyen kadın, bu da bir kadın için oldukça zor: Türk erkeğinin bu kadar maço olup da neden Tangoyla çok fazla ilgilenmediklerini aslında çok da merak ediyorum doğrusu. Tango yapan erkek sayısı, kadın sayısından çok az bu memlekette... İstanbul'da durum buysa diğer illerin durumu çok daha vahimdir eminim...
21 Şubat akşamı Türkiye'de ilk defa bir kilisede İstanbul Tango tarafından Kumkapı Tarihi Vortvots Vorodman Kilisesinde milonga gecesi düzenlendi... Eh bir Tangosever olarak hiç kaçırılmayacak bir gece... Malum kilisede akustik şahane olur... Kutsal bir mekan ve Tango, kulağa çok hoş geliyor... Bir de muhteşem bir Tango şovu var... Hayatta kaçmaz... E tabi kaçırmadım da….
Tango tutkusu bir yandan, fotoğraf tutkusu diğer yandan... Hem izledim hem fotoğrafladım hem de inanılmaz keyif aldım...nFotoğraflarla Vortvots Vorodman Kilisesi'nde Tango...
Hüznün, yalnızlığın ve melankolinin dansıdır Tango...
Önce iletişim kurman gerekir ,tıpkı hayat gibi.. .Erkek konuşur, kadın erkeği dinler ve yanıtlar. Eğer karşındakini dinlemez, ne söyleyeceğini varsayarsan yanıt veremez ve diyalog monoloğa dönüşür.
Tango emek isteyen zor bir dans, gerçi emek istemeyen pek bir şey yok gibi hayatta... Zorluğu da iki insanın bir vücut gibi hareket etmesinden geliyor, bir de Tango da direktifleri veren erkek ve direktifleri izleyen kadın, bu da bir kadın için oldukça zor: Türk erkeğinin bu kadar maço olup da neden Tangoyla çok fazla ilgilenmediklerini aslında çok da merak ediyorum doğrusu. Tango yapan erkek sayısı, kadın sayısından çok az bu memlekette... İstanbul'da durum buysa diğer illerin durumu çok daha vahimdir eminim...
21 Şubat akşamı Türkiye'de ilk defa bir kilisede İstanbul Tango tarafından Kumkapı Tarihi Vortvots Vorodman Kilisesinde milonga gecesi düzenlendi... Eh bir Tangosever olarak hiç kaçırılmayacak bir gece... Malum kilisede akustik şahane olur... Kutsal bir mekan ve Tango, kulağa çok hoş geliyor... Bir de muhteşem bir Tango şovu var... Hayatta kaçmaz... E tabi kaçırmadım da….
Tango tutkusu bir yandan, fotoğraf tutkusu diğer yandan... Hem izledim hem fotoğrafladım hem de inanılmaz keyif aldım...nFotoğraflarla Vortvots Vorodman Kilisesi'nde Tango...
Hüznün, yalnızlığın ve melankolinin dansıdır Tango...
Tango; bir varoluş, iki ayrı bedenin,t ek bir beden halinde hareket etmesidir....
Karşılıklı birbirini anlamaya dayalı bir danstır Tango...
Tango, her iki kişinin kararlı hareket ettiği, genelde sessizliğin hüküm sürdüğü bir danstır .Bazen vahşi ,bazen yumuşak, bazen de her ikisi birden olabilir. Engelleyici olmayan bir kucaklayış esastır..
Tango, kendimizi tanımaktır, karşımızdakinin bize ayna tutmasıdır....
Tango hayatın ta kendisidir...
Tangoda; ilişki diyalogtur, asla monolog ya da dayatma değildir; diyalog karşındakinin ne söylediğine kulak vermektir, ne söyleyeceğini bildiğini varsaymak değil, kucaklamak alan açmaktır, yakalamak değil...
Geniş ve görkemli bir avludan geçerek Vortvots Vorodman Kilisesine ulaşıyorsunuz... Güler yüzlü ev sahipleri var bu kilisenin... Bu kilise 2011 yılından beri hem ibadethane hem de kültür merkezi olarak kullanılmakta... Konser, sergi ve çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapmakta... 21 Şubat gecesi de, biz Tango severlere kapılarını açtı... Muhteşem bir deneyimdi... Bunun için bu organizasyonu düzenleyen İstanbul Tangoya ve bize kapılarını açan Vortvots Vorodman Kilisesi yönetimine sonsuz teşekkürler...
Ve işte gecenin yıldızları Özhan Azar&Silvina Walz...
Bugüne kadar izlediğim en etkileyici Tango şovdu... Huzurlu, kutsal bir enerji ve kutsal bir mekanda... Yaydıkları enerji büyüleyici... Bir yandan video çekmeye çalışıp, bir yandan da dolu dolu gözlerle şovu izlemek... Duygular tavan, tüyler diken diken, pür dikkat ve hayranlıkla seyreylemek... Ağlamaya ramak kala, Tangonun hüznün dansı olduğunu ispatlarcasına... İnsana geçen duygu paha biçilemez...
Ne yazık ki çekim çok iyi değil, aynı duyguyu vermiyor belki... Canlı canlı ve o atmosferde izlemenin tadı bir başka ama yine de izlenmeli... Teşekkürler Özhan Azar&Silvina Walz...
Umarım bir gün ben de bu kadar iyi Tango yapabilirim:)
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
17 Şubat 2014 Pazartesi
YALNIZLIK NEDİR?
''Bize yalnızlığı anlat,''dedi, şehrin en zenginlerinden birinin oğluyla evlenmek üzereyken şehirden kaçmaya mecbur kalan bir genç kadın.
Kıpti ise şöyle karşılık verdi:
Yalnızlık olmazsa Sevgi de senin yanında uzun süre kalmayacaktır.
Çünkü Sevgi de göklerde dolaşıp canlılara başka şekillerde görünebilmek için dinlenmeye ihtiyaç duyar.
Yalnızlık olmazsa bitki ve hayvanlar hayatta kalamaz, toprak ürün vermez, sanatçılar yaratamaz, işler çoğalıp başka işlere dönüşemez.
Yalnızlık Sevgi'nin yokluğu değil, tamamlayıcısıdır.
Yalnızlık birlikteliğin yokluğu değil, ruhumuzun bizimle sohbet edecek kadar özgür olduğu ve yaşamımız konusunda karar vermemize yardım ettiği bir andır.
Öyleyse ne mutlu, yalnızlıktan korkmayanlara! Kendi kendilerine arkadaşlık etmeye korkmasınlar; uğraşacak iş, eğlence ya da yargılayacak insanlar bulmaya uğraşmasınlar...
Hayatta asla yalnız kalmayan kişiler, kendilerine yabancılaşır.
Oysa boş insan diye bir şey yoktur. Ruhumuzun derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen devasa bir dünya saklıdır. El değmemiş kudretiyle orada öylece durmaktadır; ama öyle yeni ve kuvvetlidir ki varlığını kabullenmeye korkarız.
Zira kim olduğumuzu keşfetmemiz durumunda, alıştığımızın çok daha ötesine gidebileceğimizi kabullenmek zorunda kalırız ve bu bizi korkutur. Sürekli,'' Bana izin vermedikleri için yapmam gerekeni yapmadım,'' der ve riske girmememizin daha iyi olacağını düşünürüz.
Böylesi daha rahattır. Daha güvenlidir. Ama bir yandan da insanın kendi yaşamından vazgeçmesi anlamına gelir.
İşte bu yüzden bazı insanlar hayatlarını, ''Hiç fırsatım olmadı!'' diye yakınarak geçirir.
Kendi sınırlamaları yüzünden her geçen gün biraz daha dibe batar; sonunda batmaktan kurtulabilecek güçleri kalmaz ve tepelerindeki açıklıktan süzülen ışığa bir daha hiç ulaşamazlar.
''Cesaretim yok,'' diyenlere ne mutlu!
Çünkü onlar, suçun başkalarına ait olmadığını kavramıştır. Er ya da geç yalnızlıkla ve yalnızlığın gizemleriyle yüzleşmelerini sağlayacak inanca kavuşurlar.
Gizemleri ifşa eden yalnızlığın karşısında korkuya kapılmayanlar içinse her şey farklı bir tat kazanacaktır.
Yalnızken olağan şartlarda gözlerinden kaçabilecek, başka bir sevgiyi keşfedeceklerdir. Yalnızken giden sevgiyi daha iyi anlayacak ve onun kararına saygı duyacaklardır.
Yalnızken bu sevgiye, dönsün diye yalvarmanın mı yoksa onunla yolları ayırmanın mı daha iyi olacağına karar verebileceklerdir.
Yalnızken,' 'hayır'' demenin daima cömertlik eksikliği anlamına gelmediğini, ''evet'' demeninse daima bir erdem olmadığını kavrayacaklardır.
Böyle anlarda yalnız olanlar, ''Vakit kaybediyorsun,'' diyen Şeytan'dan hiç ürkmez.
''Sen hiç kimsenin umrunda değilsin,'' gibi ağır laflar eden Şeytan'a asla kulak asmazlar.
İlahi Güç hem başkalarıyla konuştuklarımızı dinler hem de sessiz ve suskun kalıp yalnızlığın bir nimet olduğunu kabullendiğimizde bize kulak verir.
Böyle anlarda O'nun ışığı etrafımızdaki her şeyi aydınlatır ve ne kadar vazgeçilmez olduğumuzu, yeryüzündeki varlığımızın O'nun eserinde ne kadar müthiş bir fark yarattığını görmemizi sağlar.
Böyle bir ahenge eriştiğimizde alacağımız karşılık ,arzu ettiğimizden de fazla olacaktır.
Yalnızlık tarafından sindirildiğini hissedenlerin şunu unutmamaları gerekir: Yaşamımızın en önemli anlarında yalnızızdır.
Annesinin karnından çıkan bir bebek yalnızdır; etrafında kaç kişinin bulunduğu önem taşımaz, neticede yaşayıp yaşamayacağına bebek kendi karar verir.
Sanatçı, eserinin karşısında yalnızdır; eserinin gerçek anlamda başarılı olması için sanatçının sessizliğe bürünmesi ve sadece meleklerin lisanına kulak vermesi gerekir.
İstenmeyen addedilen ölüm, karşımıza çıktığında; varlığımızın en önemli ve korkulan anı gelip çattığında yalnız olacağız.
Nasıl Sevgi ilahi varlığa özgüyse yalnızlık da insanlara özgüdür. Yaşamın mucizesini anlayan kişilerin hayatında Sevgi ve yalnızlık beraberce huzur içinde yaşayıp giderler.
Akra'da Bulunan Elyazması
Paulo Coelho
Bu dünyaya yalnız geldik, etrafımızdaki kalabalıklara rağmen yalnız yaşıyoruz ve yalnız öleceğiz...
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
Persephone
16 Şubat 2014 Pazar
Melankolik Hava
Son günlerde ağızlara dolanmış bir cümle ''hava tam da melankolik bir hava. ''Sağım solum melankolik... Herkes kendinden şikayetçi. Hiç bir şey yapmama isteği, yorgunluk hissi, bir kendinden vazgeçmişlik hissi. Bir de günün stresi üzerine tuz biber oluyor. Bir iyiyiz, bir kötü... Hava durumuna eşlik etmekte psikolojimiz...
Bu psikolojiye melankoli demek ne kadar doğru bilemedim. Melankoli bir çeşit psikolojik rahatsızlık aslında. Çok sık kullandığımız,kendimize yakıştırdığımız bu kelimenin psikolojideki yeri nedir merak ettim doğrusu... Sakın demeyin!!! ''aman sen de ne garip şeyleri merak ediyorsun''diye. Ne yapayım işte benimde garip meraklarım var böyle.
Sigmund Freud'un melankoli hakkındaki düşünceleri nelermiş sizde bir bakın derim.... Gerçi psikoloji ile ilgili bir şeyler okuduğumuzda,bazı şeyleri mutlaka kendimizde de var olduğunu görürüz, ucundan kıyısndan, çaktırmadan bu bende de var dediğimiz olur.. Sakın korkmayın... Bu o cinsten bir yazı değil...
Sigmund Freud ve Melankoli Analizi:
''Bir duygusal yakınlığın en göze çarpan özelliği, sevilen nesnenin gerçek ya da duygusal kaybına neden olan heyecan gelmektedir. Bu durumların en önemli özelliği, egonun durmadan kendisini eleştirerek ve kınayarak zalimce kendi değerini düşürmesidir. Bu kötüleme ve kınamalar nesneyi en dibe koyar ve egonun intikamını alır. Nesnenin gölgesi egonun üzerine düşer ve buradaki içselleştirme şüphesiz bir şekilde açlığa kavuşur.
Ancak, bu melankolikler bize başka bir şeyi de göstermektedir; ego bölünmüştür ve iki parçaya ayrılmıştır ve bir parçası diğerine karşı hırslıdır. İkinci parça içselleştirme tarafından çoktan değiştirilmiştir ve kaybedilen nesneleri içerir. Ancak zalimce davranan parça bizim tarafımızdan tanınmamaktadır. Bu parça ego içindeki önemli birim olan ve normal zamanlarda egoya önemli bir tutum içinde olan bilinci de içerir. Bundan önceki durumlarda şöyle bir hipotez oluşturmuştuk: böyle bir birim egoda gelişir ve onunla anlaşmazlığa düşer. Biz bunu ''ego ideali'' olarak adlandırıyoruz ve görevleri aracılığıyla öz-gözlem, ahlaki vicdan, rüyaların sansürü ve psikolojik baskının başlıca etkisi gibi şeyleri ona atfediyoruz. Ego ideali narsizmin çocuksu egosunun kendi kendine yetebilmekten hoşlanan mirasçısıdır. Her geçen gün çevrenin ego üzerindeki etkilerini bir araya getirir. Bu yüzden egoyla kendini tatmin edemeyen bir adam yine de egodan farklılaşmış ego ideali ile tatmin bulabilir. Gözlemin yanılgılarında, bu birimin dağılması aşikar olur ve bu yüzden kendinden daha güçlü olanların, her şeyden önce ailesinin etkisinde kendi kökenini gösterir. Ancak söylemeyi unutmamalıyız ki ego ideali ve gerçek ego arasındaki uzaklığın miktarı bir bireyden diğerine oldukça değişiklik gösterir. Birçok insanda egodaki farklılaşma çocuklarda olduğundan daha fazla olmaz...
Melankoliklerin ızdırapları, hassaslıkta aşırıya kaçma konusunda egosuyla ve ideali arasında olan şiddetli çelişkinin bir ifadesidir. Kendini değersiz hissetme ve aşağılık kuruntusunda hiç durmada egoyu suçlu çıkarmaya çalışır. Sorulabilecek tek soru, biz yeni bir kuruma karşı sürekli olarak başkaldıran ego ve ego ideali arasındaki değişken ilişkinin nedenlerine mi bakıyoruz yoksa başka durumları bu olaylardan sorumlu tutmaya mı çalışıyoruz.
Çılgınlığa dönüşüm melankolik depresyon belirtilerinin en gerekli özelliği değildir. Bu gelişimi göstermeyen, bazısında tek bazısında ise yineleyen nöbet geçiren melankolikler vardır.
Bunun tam tersine, bazı melankolikler vardır ki tetikleyici sebep etiyolojik kısımda bir rol oynamaktadır. Bu durum genede sevdikleri bir nesneyi ölüm ya da nesneden libidonun vazgeçmesi gerektiği durumların sonucu olarak kaybettikten sonra ortaya çıkar. Bu şekildeki ruhsal kökenli melankoli çılgınlıkla sonuçlanabilir ve bu dönüşüm kendiliğinden olan bir durum gibi kolaylıkla bir çok kez tekrarlanabilir. Gidişatın durumu özellikle melankolinin çok az biçiminde ve durumunda psikanalitik araştırmaya gönderilenlerde biraz belirsizdir. Sadece,aşkın alçaklığını kendi kendine gösterdiği için nesnenin bırakıldığı durumları anlayabiliyoruz. Daha sonra egosunda özdeşleşme yoluyla yeniden kuruluyor ve ego ideal tarafından ağır bir şekilde kınanıyor. Nesneye yönelik saldırılar ve kınamalar daha sonra melankolik bir şekilde kendini suçlama biçimini alıyor.
Bu şekildeki melankoli de çılgınlığa dönüşebilir. Bu yüzden, bu olayın ihtimali klinik boyutun özelliklerinden bağımsız olan bir özelliği temsil etmektedir.
Bütün bunlara rağmen, egonun ego idealine karşı sürekli olan isyanına melankolinin kendiliğinden olduğu gibi ruhsal kökenli de olabilen her iki türünü paylaştıklarını söylemekte hiçbir zorluk görmüyorum. Kendiliğinden olan türünde ego idealinin daha sonra kendiliğinden ve geçici olarak ertelenmesiyle sonuçlanacak özel bir katılık göstermeye eğilimi olduğu varsayılabilir. Ruhsal kökenli olan türünde ise ego belki de ideal kısmındaki,reddedilen nesneyle özdeşleşme durumunda karşılaşılan kötü muameleyle isyana teşvik edilmiştir...''
Psikanaliz'in babası Freud'a göre melankolinin pekte havayla ilgisi yok... Havaya ya da kendimize bu tip yakıştırmalar yapmak çokta anlamlı olmasa gerek... Melankoliğim diyorsanız sanırım bir uzmana danışmanız gerekmekte bu durumda... Ya da kendi kendimize kökenini bilmediğimiz kelimelerle ilgili yakıştırmalar yapıp, günlük hava şartlarıyla bağdaştırmamalıyız...
Hava melankolik değil, biz de melankolik değiliz... Peki kim melankolik!!!
Melankoliksek te bu havaya bağlı değil...
SEVGİ ve IŞIKla kalın...
Persephone
Bu psikolojiye melankoli demek ne kadar doğru bilemedim. Melankoli bir çeşit psikolojik rahatsızlık aslında. Çok sık kullandığımız,kendimize yakıştırdığımız bu kelimenin psikolojideki yeri nedir merak ettim doğrusu... Sakın demeyin!!! ''aman sen de ne garip şeyleri merak ediyorsun''diye. Ne yapayım işte benimde garip meraklarım var böyle.
Sigmund Freud'un melankoli hakkındaki düşünceleri nelermiş sizde bir bakın derim.... Gerçi psikoloji ile ilgili bir şeyler okuduğumuzda,bazı şeyleri mutlaka kendimizde de var olduğunu görürüz, ucundan kıyısndan, çaktırmadan bu bende de var dediğimiz olur.. Sakın korkmayın... Bu o cinsten bir yazı değil...
Sigmund Freud ve Melankoli Analizi:
''Bir duygusal yakınlığın en göze çarpan özelliği, sevilen nesnenin gerçek ya da duygusal kaybına neden olan heyecan gelmektedir. Bu durumların en önemli özelliği, egonun durmadan kendisini eleştirerek ve kınayarak zalimce kendi değerini düşürmesidir. Bu kötüleme ve kınamalar nesneyi en dibe koyar ve egonun intikamını alır. Nesnenin gölgesi egonun üzerine düşer ve buradaki içselleştirme şüphesiz bir şekilde açlığa kavuşur.
Ancak, bu melankolikler bize başka bir şeyi de göstermektedir; ego bölünmüştür ve iki parçaya ayrılmıştır ve bir parçası diğerine karşı hırslıdır. İkinci parça içselleştirme tarafından çoktan değiştirilmiştir ve kaybedilen nesneleri içerir. Ancak zalimce davranan parça bizim tarafımızdan tanınmamaktadır. Bu parça ego içindeki önemli birim olan ve normal zamanlarda egoya önemli bir tutum içinde olan bilinci de içerir. Bundan önceki durumlarda şöyle bir hipotez oluşturmuştuk: böyle bir birim egoda gelişir ve onunla anlaşmazlığa düşer. Biz bunu ''ego ideali'' olarak adlandırıyoruz ve görevleri aracılığıyla öz-gözlem, ahlaki vicdan, rüyaların sansürü ve psikolojik baskının başlıca etkisi gibi şeyleri ona atfediyoruz. Ego ideali narsizmin çocuksu egosunun kendi kendine yetebilmekten hoşlanan mirasçısıdır. Her geçen gün çevrenin ego üzerindeki etkilerini bir araya getirir. Bu yüzden egoyla kendini tatmin edemeyen bir adam yine de egodan farklılaşmış ego ideali ile tatmin bulabilir. Gözlemin yanılgılarında, bu birimin dağılması aşikar olur ve bu yüzden kendinden daha güçlü olanların, her şeyden önce ailesinin etkisinde kendi kökenini gösterir. Ancak söylemeyi unutmamalıyız ki ego ideali ve gerçek ego arasındaki uzaklığın miktarı bir bireyden diğerine oldukça değişiklik gösterir. Birçok insanda egodaki farklılaşma çocuklarda olduğundan daha fazla olmaz...
Melankoliklerin ızdırapları, hassaslıkta aşırıya kaçma konusunda egosuyla ve ideali arasında olan şiddetli çelişkinin bir ifadesidir. Kendini değersiz hissetme ve aşağılık kuruntusunda hiç durmada egoyu suçlu çıkarmaya çalışır. Sorulabilecek tek soru, biz yeni bir kuruma karşı sürekli olarak başkaldıran ego ve ego ideali arasındaki değişken ilişkinin nedenlerine mi bakıyoruz yoksa başka durumları bu olaylardan sorumlu tutmaya mı çalışıyoruz.
Çılgınlığa dönüşüm melankolik depresyon belirtilerinin en gerekli özelliği değildir. Bu gelişimi göstermeyen, bazısında tek bazısında ise yineleyen nöbet geçiren melankolikler vardır.
Bunun tam tersine, bazı melankolikler vardır ki tetikleyici sebep etiyolojik kısımda bir rol oynamaktadır. Bu durum genede sevdikleri bir nesneyi ölüm ya da nesneden libidonun vazgeçmesi gerektiği durumların sonucu olarak kaybettikten sonra ortaya çıkar. Bu şekildeki ruhsal kökenli melankoli çılgınlıkla sonuçlanabilir ve bu dönüşüm kendiliğinden olan bir durum gibi kolaylıkla bir çok kez tekrarlanabilir. Gidişatın durumu özellikle melankolinin çok az biçiminde ve durumunda psikanalitik araştırmaya gönderilenlerde biraz belirsizdir. Sadece,aşkın alçaklığını kendi kendine gösterdiği için nesnenin bırakıldığı durumları anlayabiliyoruz. Daha sonra egosunda özdeşleşme yoluyla yeniden kuruluyor ve ego ideal tarafından ağır bir şekilde kınanıyor. Nesneye yönelik saldırılar ve kınamalar daha sonra melankolik bir şekilde kendini suçlama biçimini alıyor.
Bu şekildeki melankoli de çılgınlığa dönüşebilir. Bu yüzden, bu olayın ihtimali klinik boyutun özelliklerinden bağımsız olan bir özelliği temsil etmektedir.
Bütün bunlara rağmen, egonun ego idealine karşı sürekli olan isyanına melankolinin kendiliğinden olduğu gibi ruhsal kökenli de olabilen her iki türünü paylaştıklarını söylemekte hiçbir zorluk görmüyorum. Kendiliğinden olan türünde ego idealinin daha sonra kendiliğinden ve geçici olarak ertelenmesiyle sonuçlanacak özel bir katılık göstermeye eğilimi olduğu varsayılabilir. Ruhsal kökenli olan türünde ise ego belki de ideal kısmındaki,reddedilen nesneyle özdeşleşme durumunda karşılaşılan kötü muameleyle isyana teşvik edilmiştir...''
Psikanaliz'in babası Freud'a göre melankolinin pekte havayla ilgisi yok... Havaya ya da kendimize bu tip yakıştırmalar yapmak çokta anlamlı olmasa gerek... Melankoliğim diyorsanız sanırım bir uzmana danışmanız gerekmekte bu durumda... Ya da kendi kendimize kökenini bilmediğimiz kelimelerle ilgili yakıştırmalar yapıp, günlük hava şartlarıyla bağdaştırmamalıyız...
Hava melankolik değil, biz de melankolik değiliz... Peki kim melankolik!!!
Melankoliksek te bu havaya bağlı değil...
SEVGİ ve IŞIKla kalın...
Persephone
Etiketler:
Freud,
hava,
melankoli,
psikanaliz,
psikoloji
13 Şubat 2014 Perşembe
BABASININ KIZI
Hep derler ya hani sevdikleriniz yanınızdayken,geçirdiğiniz zamanın kıymetini bilin. Hayat telaşının, zamana yetişme çabasının içinde çoğu zaman sevdiklerimizi aramayı bile unutuyoruz. Seni seviyorum demek bile zor geliyor, çok sevmemize rağmen. Bir sıcak kucaklamayı çok görüyoruz sevdiklerimize. Sevdiklerimizi kaybettiğimizde yitip giden zamanda paylaşamadıklarımıza yanıyoruz, telafisi de olmuyor...
Babam sen bizi bırakıp gideli üç yıl odu. Koskoca üç yıl... Diyorlar; zaman herşeyin ilacı, zamanla azalır acılar... Durdurmuyor zaman acımı... Diyorlar; Baba çınar ağacı gibidir, meyvesi olmasa bile gölgesi yeter... İnsan bilmiyor ki babası yanındayken bu cümlenin anlamını...
Canım babam bazen fikirlerimiz çatıştı, bazen tartıştık, çoğu zaman da beraber eğlendik... Sen varken güvende hissettim hep kendimi, başım sıkıştığında her zaman koşacağım bir babam vardı. Bulurdu elbet derdime bir çare... Yokluğunun boşluğu dolmuyor bir türlü... Biliyor musun çok istedim senin için bir şeyler yazmak ama elim varmadı bir türlü, bulamadım o gücü kendimde... Halen duvardaki fotoğrafına başımı kaldırıp bakamazken ne yazabilirdim ki...
Öyle çok özlüyorum ki...
Bazen uzak bir yere gittiğini, bir gün döneceğini hayal etmek bile varlığıma güç katıyor... Sık sık farkında olmadan; babam olsaydı diye başlayan cümleler kuruyorum... Bazen sessizce ağlıyorum, bazen de senin anılarınla birlikte gözyaşlarımı içime akıtıyorum... Kimi zaman rüyamda görüyorum seni; ''korkma bak yanındayım, hiç bir yere gitmedim, buradayım'' diyorsun...
Çılgındın...
Deliydin...
Sinirliydin...
Zekiydin...
Kültürlüydün...
Akıllıydın...
Öfkeliydin...
Mesafeliydin...
Merhametliydin...
Bazen bir o kadar da acımasızdın bana...
Belki de hayatı öğrenmem içindi acımasızlığın...
Çünkü; biliyordun, insanlar acımasız....
Kimse sevemezdi; senin sevdiğin gibi beni...
Çok şey öğrettin bana...
Kitapları sevmeyi, hayatı, insanları....
Şimdi şimdi anlıyorum demek istediklerini, hayat beni olgunlaştırdıkça....
Kocaman bir yüreğin vardı... Ve o yüreğe o kadar insanı sığdırmışsın ki... Herkes seni sevgiyle, gözleri dolarak, kimi zaman da yaptığın çılgınlıkları hatırlayıp gülümseyerek anıyor...
Benim bir çok huyumu sana benzetiyorlar ''Baba'sının Kızı'' diyorlar... İçin için gülüyorum. Çünkü;gurur duyuyorum sana benzemekten... İyi ki babamsın... İyi ki senin kızınım... İyi ki senin gibi deliyim... Seni çok özlüyor ve çok seviyorum... Tüm sevginle halen yanımda olduğunu ve beni kollayıp gözettiğini biliyorum...
Yokluğun dayanılmaz,
Boğazım düğüm düğüm,
Gözyaşlarım birikir içimde,
Her baktığım yüz,senin yüzün,
İnsan anlamıyor ölümü başına gelmeyince,
Sen gittiğinde,anladım ki ölüm bir adım ötemizde,
Seni kaybedince daha çok sarıldım yaşama,
Sevgiye,sevince,mutlululağa...
Çünkü;öğendim ki,bir çocuk için en büyük kayıp,
Ana babasının kaybı...
Öğrendim ki;hayat ne mutsuz olacak kadar uzun,
Ne de sevgisiz yaşanacak kadar...
Rahat uyu,gözün arkada kalmasın...
Artık daha da güçlendim,
Ne yıkılırım ne de yıkmalarına izin veririm...
Çünkü;ben senin kızınım ''Baba'sının Kızı...''
13.02.2014
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...Persephone
9 Şubat 2014 Pazar
Disposable İlişkiler
Günümüz insanı eline geçen her şeyi tüketir hale geldi. Buna insan ilişkilerini de dahil etmekten geri kalmadı. Tamamen yüzeysel, duygusuz, çıkara dayalı ilişkiler, birliktelikler geliştirdi. İş, arkadaşlık, dostluk, yapılan siyaset, aşk ilişkileri disposable(kullan-at) üzerine kurulmaya başlandı...
İhtiyacı tespit et ve bu ihtiyaca yönelik hedef belirle!
Hedefe yönel!
Hedefe kendi gözünde verdiğin değerde, daha fazla değer veriyormuş hissi yarat!
İhtiyaç karşılanınca disposable(kullan-at)!
Tamamen insan olma özelliğini yitirerek kurulan iş ilişkileri, arkadaşlıklar, dostluklar, yapılan siyaset, aşklar...
Duygu yok!
Vicdan yok!
Adalet yok!
Sadakat yok!
Dürüstlük yok!
Sabır yok!
Farkındalık yok!
Empati yok!
Bunların varlığına kendi ikili ilişkilerimizde rastlaymazken, yaşadığımız toplumda adaletten, haktan, hukuktan, vicdandan bahsediyor olmak trajikomik bir durum olmaktan öteye gitmiyor. Çünkü; toplumu oluşturan biz bireyleriz.
İnsanın evrimsel gelişiminin ileri bir noktaya taşınmasının yanı sıra bir çok özelliğinin erozyona uğraması şaşırtıcı. Aklı kullanma ve duygu açısından bakıldığında, yakın bir gelecekte ilk insandan pek bir farkımız kalmayacak.
İnsanı insan yapan, diğer canlılardan ayıran özelliklerimiz neler?
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik akıl ve ruhtur. İnsan akıllı, düşünme yetisine sahip, irade sahibi, sorumlu, özgür, duyguları (vicdan, merhamet, şefkat, his, adalet, özveri,cömertlik, sadakat, sabır, SEVGİ v.b) olan bir varlıktır.
İnsanı insan yapan özgür iradesidir. Hayvanlarda özgür irade kavramı yoktur, özgür irade akılla var olur. Zeka irade sahibi değildir, sadece aklın faaliyetleri için gerekli bilgi ve birikimleri toplar. Hayvanlar hayatta kalma ve karınlarını doyurma içgüdüsü ile hareket ederler. Bunun için pratik yollar keşfederler, bu da zekanın bir göstergesidir. Hayvanlar da belli bir zeka düzeyine sahiptir ama akla sahip değildirler. Akıl çok kapsamlı çalışan bir kavramdır ve kullanım açısından çeşitlilik gösterir. Çünkü; akıl insana özgüdür. Zeka doğuştan gelen bir yetenek, akıl ise onu kullanma yetisidir. Zeka, aklın kullanılması için vardır ve zekanın faydalı kullanılabilmesi aklın işlevsilliği ile mümkündür.
Akıl bir olay üzerinde fikir yürütebilme, doğru ve yanlışı ayırt edebilme yeteneği, zeka ise bir olayı anlama, kavrama ve çözme yeteneğidir.
İnsan, bu özellikleriyle hayvan neslinden ve ilk insandan farklılık gösterir.
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte ilk insana dönüşmeyeceğiz kesin.... Ama robotlaşma yolunda ilerleme çabasındayız... Zeka sahibi! Akıl ve ruh yoksunu! İnsanoğlunun gelişimini ne yazık ki ürkütücü buluyorum...
Her şeyi tüketiyoruz, en acısı da biz insanoğlu birbirimizi tüketiyoruz. Tüm değer yargılarımız yavaş yavaş eriyip gidiyor. Duygu yoksunu, sevgi, saygıdan ve empatiden uzak insan ilişkileri hayatımızın bir parçası oluyor ve biz bunu zaman içerisinde normal algısı içinde kabulleniyoruz. Yeni nesillere de bu verileri aktarıyor,sonra da kendi yansımamız olan bu nesli değer yargılarına sahip olmadıkları için eleştiriyoruz.... Bir atasözü der ki: ''İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.''
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
İhtiyacı tespit et ve bu ihtiyaca yönelik hedef belirle!
Hedefe yönel!
Hedefe kendi gözünde verdiğin değerde, daha fazla değer veriyormuş hissi yarat!
İhtiyaç karşılanınca disposable(kullan-at)!
Tamamen insan olma özelliğini yitirerek kurulan iş ilişkileri, arkadaşlıklar, dostluklar, yapılan siyaset, aşklar...
Duygu yok!
Vicdan yok!
Adalet yok!
Sadakat yok!
Dürüstlük yok!
Sabır yok!
Farkındalık yok!
Empati yok!
Bunların varlığına kendi ikili ilişkilerimizde rastlaymazken, yaşadığımız toplumda adaletten, haktan, hukuktan, vicdandan bahsediyor olmak trajikomik bir durum olmaktan öteye gitmiyor. Çünkü; toplumu oluşturan biz bireyleriz.
İnsanın evrimsel gelişiminin ileri bir noktaya taşınmasının yanı sıra bir çok özelliğinin erozyona uğraması şaşırtıcı. Aklı kullanma ve duygu açısından bakıldığında, yakın bir gelecekte ilk insandan pek bir farkımız kalmayacak.
İnsanı insan yapan, diğer canlılardan ayıran özelliklerimiz neler?
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik akıl ve ruhtur. İnsan akıllı, düşünme yetisine sahip, irade sahibi, sorumlu, özgür, duyguları (vicdan, merhamet, şefkat, his, adalet, özveri,cömertlik, sadakat, sabır, SEVGİ v.b) olan bir varlıktır.
İnsanı insan yapan özgür iradesidir. Hayvanlarda özgür irade kavramı yoktur, özgür irade akılla var olur. Zeka irade sahibi değildir, sadece aklın faaliyetleri için gerekli bilgi ve birikimleri toplar. Hayvanlar hayatta kalma ve karınlarını doyurma içgüdüsü ile hareket ederler. Bunun için pratik yollar keşfederler, bu da zekanın bir göstergesidir. Hayvanlar da belli bir zeka düzeyine sahiptir ama akla sahip değildirler. Akıl çok kapsamlı çalışan bir kavramdır ve kullanım açısından çeşitlilik gösterir. Çünkü; akıl insana özgüdür. Zeka doğuştan gelen bir yetenek, akıl ise onu kullanma yetisidir. Zeka, aklın kullanılması için vardır ve zekanın faydalı kullanılabilmesi aklın işlevsilliği ile mümkündür.
Akıl bir olay üzerinde fikir yürütebilme, doğru ve yanlışı ayırt edebilme yeteneği, zeka ise bir olayı anlama, kavrama ve çözme yeteneğidir.
İnsan, bu özellikleriyle hayvan neslinden ve ilk insandan farklılık gösterir.
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte ilk insana dönüşmeyeceğiz kesin.... Ama robotlaşma yolunda ilerleme çabasındayız... Zeka sahibi! Akıl ve ruh yoksunu! İnsanoğlunun gelişimini ne yazık ki ürkütücü buluyorum...
Her şeyi tüketiyoruz, en acısı da biz insanoğlu birbirimizi tüketiyoruz. Tüm değer yargılarımız yavaş yavaş eriyip gidiyor. Duygu yoksunu, sevgi, saygıdan ve empatiden uzak insan ilişkileri hayatımızın bir parçası oluyor ve biz bunu zaman içerisinde normal algısı içinde kabulleniyoruz. Yeni nesillere de bu verileri aktarıyor,sonra da kendi yansımamız olan bu nesli değer yargılarına sahip olmadıkları için eleştiriyoruz.... Bir atasözü der ki: ''İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.''
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
Etiketler:
adalet,
disposable,
duygu,
empati,
farkındalık,
hedef,
ihtiyaç,
insan,
kullan-at,
sabır,
sadakat,
vicdan
25 Ocak 2014 Cumartesi
Tutku ve Aşk
Hatalar, biz insanoğlunun ilerlemesi için bir yoldur. Hata yapmaktan kaçınmak, hayatı yaşama cesaretimizi köreltir.
Hayaller kurar ve bu hayallerin gerçekleşmeye başlamasıyla duraksarız. Beklemeyiz hayallerimizin gerçeğe dönüşmesini aslında... Hayallerimizi gerçekleştirme derecemiz, tutkunun şiddetiyle belirlenir. Tutku, hayatımıza rehberlik eder. Tutkunun tehlikeli olduğu düşünülür. Çünkü insanoğlu yarattığı düzenin bozulmasından, bulunduğu güvenli alandan çıkmaktan rahatsız olur. Bu nedenle tutkuyu kontrol altında tutmaya ihtiyaç duyar. Hayata tutkuyla bağlanan insanlar ise, tereddüt etmeden, duraksamaya ihtiyaç hissetmeden yaşar. Yaşadıkları her anın tadını çıkartır, bir saniyesini dahi boşa harcamazlar. Çünkü; her yaşanan anın ayrı bir sihri ve güzelliği olduğunu bilirler. Her yaşadıklarını önemserler ve dünyaya cömert davranırlar.
İnsanoğlu; doğuştan bilir sevmeyi. Ancak zamanla unutulur sevmek ve sevilmek. Yaşanan acılar, aşılan yollar unutturur insanoğluna doğuştan bildiği şeyi. Çoğu insan, sevmeyi yeniden öğrenmek zorunda kalır. Her yaşanılanın bir anlamı olduğunu kavrayana dek. Gün gelir anlar ki; yaşanan hiçbir şey tesadüf değildir. Öğrenilmesi gerekenleri öğretmiştir yaşananlar.
İnsanoğlunun yüzyıllardır amacı; şiirlere, kitaplara, filmlere, bilime konu olan aşkı anlamak olmuştur. Halen anlaşılmış olup olmadığı tartışılır. Aşk bir sanattır. Mimar gibi çizmek, mühendis gibi inşa etmek, ressam gibi gökkuşağının renklerine boyamaktır. Aşk içimizdedir. Yalnızca onu ortaya çıkarmak için bir başkasının varlığına ihtiyaç hissederiz. Duygular hazır olduğunda, geçmişte yaşananlar geçmiş olarak kaldığında, hayata korkusuzca ve umutla bakmaya başladığında, kendi içsel engellerini aştığında hazırsındır artık buluşmaya. Ansızın kapı çalınır bir yabancı tarafından. Bu yabancıyla henüz görüşmeden, bedenler karşılaşmadan, ruhlar buluşur. Hislerini kaybetmemişsen hala ve sahipsen böyle bir yeteneğe; görmeye dokunmaya ihtiyacın yoktur.
Bilirsin... Anlarsın... Hissedersin...
Aşk; özgürlüktür. Kimse kimseyi kısıtlamaz aksine özgürleştirir. Gökyüzündeki kuşlar kadar özgür hissettirir. Aşkta her iki taraf, yalnızca kendi hissettiklerinden sorumludur. Kimse kimseyi hissettikleri duygulardan dolayı suçlayamaz, küçümsyemez, yargılayamaz. Aşk; sahiplenmek değil, sevgimizi paylaşacağımız birinin olmasıdır, ancak o zaman anlam kazanır. İnsanoğlu sınırsızca, kısıtlmadan sevdiğinde kendini özgür hisseder. Aşk; kölelik değildir. Aşk; bir hazineye sahip olmadan, onu elinde tutmaktır....
Zor olan aşkı başlatmak değil,bitirmektir... Belki de bundandır insanoğlunun aşktan kaçışı ...
Özgürce uçmanız dileğiyle...
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
Aşk; özgürlüktür. Kimse kimseyi kısıtlamaz aksine özgürleştirir. Gökyüzündeki kuşlar kadar özgür hissettirir. Aşkta her iki taraf, yalnızca kendi hissettiklerinden sorumludur. Kimse kimseyi hissettikleri duygulardan dolayı suçlayamaz, küçümsyemez, yargılayamaz. Aşk; sahiplenmek değil, sevgimizi paylaşacağımız birinin olmasıdır, ancak o zaman anlam kazanır. İnsanoğlu sınırsızca, kısıtlmadan sevdiğinde kendini özgür hisseder. Aşk; kölelik değildir. Aşk; bir hazineye sahip olmadan, onu elinde tutmaktır....
Zor olan aşkı başlatmak değil,bitirmektir... Belki de bundandır insanoğlunun aşktan kaçışı ...
Özgürce uçmanız dileğiyle...
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
7 Ocak 2014 Salı
Hayatta Kalanlar Çocuklarına Ne Öğüt Vermeli?
Paulo Coelho'nun Akra'da Bulunan Elyazması kitabından alıntı;
Derken ertesi gün ölümüne dövüşmeye hazırlanan ve buna rağmen Kıpti'nin söylediklerini dinlemek için şehir meydanına gelen savaşçılardan biri şöyle dedi:
''Birlikte olmayı arzularken ayrı düştük.İşgalcilerin yolu üstündeki şehirler,kendi seçmedikleri bir durumun sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar.Hayatta kalanlar çocuklarına ne öğüt vermeli?''
Kıpti ise şöyle karşılık verdi:
Dünyaya yalnız geldik ve yalnız öleceğiz.Ama bu gezegende bulunduğumuz sürece,başkalarına olan inancımızı kabullenmeli ve yüceltmeliyiz.
Toplum;yaşamın ta kendisidir;hayatta kalmayı toplum sayesinde başarırız.İnsanlar mağaralarda yaşarken de böyleydi,bugün de böyle.
Birlikte büyüyüp yetiştiğin insanlara saygı göster.Sana rehberlik edenlere saygı göster.Zamanı gelince sen de yaşadıklarını başkalarına aktararak onlara rehberlik et;böylece toplum,hayatta kalmaya devameder ve gelenekler nesilden nesile geçer.
Mutluluklarını ve zor anlarını başkalarıyla paylaşmayanlarsa kendi karakterlerindeki olumlu yönleri ve zaafları asla keşfedemezler.
Yine de toplumun etrafında kol gezen bir tehlikeye dikkat etmek gerekir;insanlar doğaları gereği toplumda kabul gören davranışlara yönelir.Kendi kendilerini sınırlar,önyargılarla ve korkularla dolup taşarlar.
Bu oldukça yüksek bir bedeldir;çünkü toplum tarafından kabul edilmek için herkesin gönlünü hoş tutmak gerekir.
Dolasıyla toplumu hedefleyen bir sevgi gösterisi değildir bu.İnsanın kendisine duyduğu sevginin zayıflığını gösterir,o kadar.
İnsan kendini sevip saydıkça başkaları tarafından da sevilip sayılır.Asla herkesin birden gönlünü hoş tutmaya çalışma,yoksa herkesin saygısını kaybedersin.
Dostlarını sadece tanıdığın ve neyle uğraştığını bildiğin kişiler arasından seç.
Düşünceleri,seninkilerle aynı olan kişileri seç,demiyorum.Düşünceleri seninkinden farklı,haklı olduğun konusunda asla ikna edemeyeceğin kişileri seç,diyorum.
Ne de olsa dostluk,Sevgi'nin nice çehresinden biridir ve Sevgi,fikir birliğinde olmayı gerektirmez;dost görülen kişiyi kayısız şartsız kabul etmemizi sağlar ve her birey,kendine has bir biçimde gelişip olgunlaşır.
Dostluk başka bir kişiye karşı inanç duymak anlamına gelir,feragat etmek değil.
Sevilmek için herhangi bir bedel ödemekten kaçın,çünkü Sevgi'nin bedeli olmaz.
Gerçek dostların,dikkatleri üstlerine çeken ve herkesin ''Dünya tatlısıdır,çok da cömerttir,Kudüs'te ondan iyisi bulunmaz,''dedikleri insanlar değildir.
Gerçek dostlar,nasıl davranmaları gerektiğine karar vermek için olayların sonlanmasını beklemez;çok daha riskli olmasına rağmen kararlarını henüz olaylar meydana gelmekteyken verirler.
Şartlar gerektirdiği takdirde,özgürce yön değiştirebilirler.Yeniliklerden çekinmezler ve yaşadıkları maceraları anlatarak şehirlerini ve köylerini manevi olarak zenginleştirirler.
Yanlışlıkla tehlikeli bir yola sapsalar bile asla dönüp,''Sakın benim yaptığımı yapma,'' demezler.
Yalnızca,''Ben yanlışılıkla tehlikeli bir yola saptım,'' derler.
Çünkü nasıl sen,onların özgürlüğüne saygı duyuyorsan onlar da seninkine saygı duyar.
Sadece kötü günlerinde yanında belirip seni teselli eden kişilerden ne pahasına olursa olsun kaçın;çünkü bu kişiler aslında kendi kendilerine,''Ben daha güçlüyüm.Ben daha akıllıyım.Ben olsam böyle yapmazdım,'' deyip durmaktadır.
Mutlu günlerinde yanında olan kişilerle dostlu kur.Ruhlarında kıskançlığa ve hasede yer olmayan bu kişiler,senin mutlu olduğunu görmekten mutluluk duyar.
Kendini senden daha güçlü gören insanlardan kaçın,çünkü böyle yapmalarının asıl amacı,kendi zayıflıklarını gizlemektir.
İncinmekten çekinmeyen insanlarla dostluk kur;çünkü onlar kendilerine güvenen insanlardır,herkesin her an tökezleyebileceğini bilir ve bunu bir zayıflık olarak değil,insanlığın bir alameti olarak görürler.
Harekete geçmeden önce çok fazla konuşanlardan,yaptıklarıyla saygı uyandıracaklarına emin olmadıkça tek bir adım bile atmaya yeltenmeyenlerden kaçın.
''Ben olsaydım başka türlü yapardım,'' diyerek hatalarını yüzüne vuran kişilerden uzak dur;çünkü olaylar kendi başlarına gelmediğine göre seni yargılamaya hakları da yoktur.
Sosyal ilişkilerini sağlamlaştırmak veya normalde yanaşamayacakları kapılar açmak amacıyla dostluk kuran insanlardan kaçın.
Açmak istedikleri tek kapı,yüreğinin kapısı olan insanlarla dostluk kur.Onlar senin rızan olmadıkça asla ruhunu işgal etmeye yeltenmeyecek,açtığın kapıdan içeri asla zehirli oklar atmayacaktır.
Dostluk bir nehre benzer;kayaların etrafında kıvrılır,dağlara ve vadilere uyum sağlar,bazen de taşkın göllere dönüşüp yeniden akarak yoluna devam eder.
Nasıl nehrin nihai amacı denize akmaksa dostluğun yegane amacı da var olmak ve etrafın sevgi dağıtmaktır.
''Her şey bitti,artık buna bir son vermem lazım,'' diyenlerden kaçın;çünkü onlar yaşamın ve ölümün sonsuzluğunu,bunların ebediyetin birer aşaması olduğunu anlamazlar.
''Her şey yolunda gidiyor ama daha da ileri gitmeliyiz,'' diyenlerle dostluk kur,çünkü onlar daima bilinen ufukların ötesine gitmek gerektiğinin farkındadır.
Kafa kafaya verip toplumun alması gereken kararları kibirle ve ağırbaşlılıkla tartışanlardan kaçın.Onlar siyasetten anlıyor ve bilgilerini başkalarının önünde sergileyerek öne çıkmak istiyor olabilir.Halbuki tek bir saç telinin düşüşüne bile hükmetmenin imkansız olduğunu anlamazlar.Disiplin önemli olsa da insan,sezgilerine kulak vermeye ve beklenmeyen durumlara açık olmalıdır.
Şarkılar söyleyen,öyküler anlatan,yaşamın tadını çıkaran ve gözleri mutlulukla parıldayan insanlarla dostluk kur;çünkü mutluluk bulaşıcıdır ve mantığın,hatayı açıklamaktan öteye gidemediği durumlarda daima bir çözüm ortaya koymayı başarır.
Sevgi'nin ışığının,önyargılardan ve çıkarlardan arınmış bir şekilde,anlaşılmama korkusuyla felç olmaksızın özgürce parıldamasını sağlayanlarla dostluk kur.
Kendini nasıl hissedersen hisset,her sabah kalkıp ışığını dünyaya saçmaya hazırlan.
Kör olmayanlar parıltını görecek ve ışığının büyüsüne kapılacaklardır.
Paulo Coelho
Segi ve ışıkla kalın...
Persephone
6 Ocak 2014 Pazartesi
Sevgi Benimle Asla Konuşmak İstemiyor
Paulo Coelho ile tanışmam yaklaşık iki hafta kadar oldu. Şu an, bu süre zarfında okuduğum ve okumaya başladığım üçüncü kitabı. Nasıl oldu da bu adamla bu kadar geç tanıştım bilmiyorum. Ama her şeyin bir doğru zamanı vardır düşüncesine inanan bir grubun içinde yer alıyorum... O nedenle doğru zaman bu zamandır diyorum... Ve bugün okuduğum ve Kıpti ile aynı düşünceler içerisinde olduğum için bu kısa metni paylaşıyorum...
Bu kitap 1974 yılında Sir Walter Wilkinson adlı bir İngiliz arkeolog, Nec Hemmadi yakınlarında bulduğu bir el yazmasının aktarımıdır.Atina doğumlu 'Kıpti' adında tuhaf bir adamın bilgece sözlerini içermekte... Yaklaşık M.S180 yılına ait Yunanca çevirilerdir ve günümüzdeki İncil'de bulunmadıkları için 'apokrif metinler' diye anılan metni meydana getirirler...
Derken yaşı geçmiş ve evde kalmış bir kadın şöyle dedi:
''SEVGİ, benimle asla konuşmak istemiyor.''
Kıpti ise şöyle karşılık verdi:
SEVGİ'nin söylediklerine kulak vermemiz için yanımıza yaklaşmasına izin vermek gerekir.
Yanımıza geldiğindeyse bize söyleyeceklerinden korkarız; çünkü SEVGİ özgürdür ve sesi, irademizin ya da gayretimizin hakimiyetinde değildir.
Sevenler bunu bilse de boyun eğmez. SEVGİ'yi itaat ederek, güç, güzellik ve zenginlik sergileyerek, gözyaşları ve gülücüklerle baştan çıkarabileceklerini sanırlar.
Oysa gerçek SEVGİ, baştan çıkarmayı bilir ve asla baştan çıkmaz.
SEVGİ değiştirir, SEVGİ iyileştirir. Bazense ölümcül tuzaklar kurar ve kollarına atılmaya karar verdiği kişiyi mahveder. Dünyayı döndüren ve yıldızları yerinde tutatan güç nasıl olur da aynı anda böylesine yapıcı ve yıkıcı olabilir?
Verdiklerimizin aldıklarımıza denk olduğunu düşünmeye alıştırırız kendimizi. Sevgilerine karşılık bulma beklentisiyle sevenlerse boşuna vakit kaybeder.
Sevgi bir alışveriş değil, bir inanç eylemidir.
Sevgi karşıtlıklar sayesinde büyür. Anlaşmazlıklar, sevginin yanı başımızda kalmasını sağlar.
Hayat, önemli sözleri gönlümüzde gizlemek için fazlasıyla kısadır.
Örneğin, 'Seni Seviyorum'.
Ama her zaman aynı karşılığı beklememek gerekir. Sevmeye ihtiyaç duyduğumuz için severiz. Sevmezsek hayatın anlamı kalmaz ve güneş, gökte parıldamaz.
Bir gül, arıların yanına gelmesini arzular ama ortada arı yoktur.Güneş ona sorar:
'Beklemekten bıkmadın mı?'
'Evet diye karşılık verir gül. 'Ama yapraklarımı kaparsam solarım.'
İşte bu yüzden, SEVGİ ortalarda görünmese bile onun varlığıyla karşılaşmaya hazırlıklı olmalıyız. Yalnızlığın her şeyi yerle bir ettiği anlara göğüs germenin tek yolu, sevmeye devam etmektir.
Yaşamın en büyük amacı sevmektir. Gerisi sessizlikten ibarettir.
Sevmeye ihtiyaç duyarız. Sonunda kendimizi gözyaşlarımızın gölleri doldurduğu diyarlarda bulacağımızı bilsek bile severiz. Ah, şu gözyaşlarıyla kaplı, gizli ve gizemli diyar!
Gözyaşları çok şey anlatır. Yeterince ağladığımızı düşündüğümüzde bile şırıl şırıl akmaya devam ederler. Yaşamımızın Istırap Vadisi'nde uzun bir gezintiden ibaret olduğuna inandığımız taktirdeyse gözyaşlarımız ortadan kayboluverir.
Çünkü ıstırabımıza rağmen gönlümüzü açık tutmayı başarırız.
Çünkü gidenin, güneşi de beraberinde götürmediğini ve yerinde kasvetli bir karanlık bırakmadığını keşfederiz. Giden gitmiştir işte ve her vedanın ardında bir ümit gizlidir.
Sevmek ve sevdiğini kaybetmek, hiç sevmemiş olmaktan iyidir.
Aslında yegane seçeneğimiz, bu zapt edilemez kuvvetin gizemine dalıp gitmektir. 'Zaten çok ıstırap çektim ve bunun uzun sürmeyeceğini biliyorum.',diyerek SEVGİ'yi kapımızdan döndürebiliriz elbette; ama böyle yaparsak yaşamımızın geri kalanını bir ölü olarak sürdürürüz.
Çünkü doğa, Tanrı'nı SEVGİ'sinin alametidir. Ne yaparsak yapalım bizi daima sever.İşte bu yüzden doğanın bize öğrettiklerini anlamalı ve ona saygı duymalıyız.
Severiz çünkü SEVGİ bizi özgür kılar. Dudaklarımızdan kendi kendimize bile fısıldamaya cesaret edemediğimiz sözler dökülmeye başlar.
O ana dek öteleyip durduğumuz kararı nihayet veririz.
'Hayır' demeyi öğrenir, bu sözcüğü lanetli bir şeymiş gibi görmekten vazgeçeriz.
Doğurabileceği sonuçlardan korkmaksızın 'evet' demeyi öğreniriz.
SEVGİye dair bize öğretilen her şeyi unuturuz; çünkü her birliktelik, birbirinden farklıdır ve kendine has ıstırap ve hazla haizdir.
Sevdiğimiz uzaktayken daha yüksek sesle şarkı söyleriz; yakındayken ise kulağına şiirler fısıldarız.Bize kulak vermezse haykırış ve fısıltılarımızı görmezden gelse de pes etmeyiz.
Gözlerimizi Kainat karşısında yummaz, 'Karnlıkta kaldık,' diye yakınmayız. Kainat'ın ışığının bizlere aklımıza hayalimize gelmeyecek şeyler yaptırabileceğini bildiğimizden gözlerimizi dört açarız. Sevmenin bir parçası da budur işte.
Kalbimiz SEVGİye açıktır ve kaybedecek bir şeyimiz olmadığından onun kollarına bırakırız.
Böylece evimize dödüğümüzde bizimle aynı dert çileyi çeken, arayışlarımızı paylaşan birinin uzun zamandır orada bizi beklediğini görürürüz.
Çükü SEVGİ, buluta dönüşen suya benzer; gökyüzüne yükselir ve her şeye uzaktan bakabilir; ama bir gün yeryüzüne inmek zorunda kalacağının bilincindedir.
Çünkü SEVGİ, yağmura dönüşen buluta benzer; toprak tarafından emilir ve tarlayı verimli kılar.
SEVGİ, bizi var gücüyle ele geçirmesine izin verdiğimiz o ana dek, bir sözcükten ibarettir.
SEVGİ, birisi gelip anlam katıncaya dek,bir sözcükten ibarettir.
Pes etme! Kapıyı açan anahtar, ekseri son anahtardır.
Akra'da Bulunan Elyazması
Paulo Coelho
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Bu kitap 1974 yılında Sir Walter Wilkinson adlı bir İngiliz arkeolog, Nec Hemmadi yakınlarında bulduğu bir el yazmasının aktarımıdır.Atina doğumlu 'Kıpti' adında tuhaf bir adamın bilgece sözlerini içermekte... Yaklaşık M.S180 yılına ait Yunanca çevirilerdir ve günümüzdeki İncil'de bulunmadıkları için 'apokrif metinler' diye anılan metni meydana getirirler...
Derken yaşı geçmiş ve evde kalmış bir kadın şöyle dedi:
''SEVGİ, benimle asla konuşmak istemiyor.''
Kıpti ise şöyle karşılık verdi:
SEVGİ'nin söylediklerine kulak vermemiz için yanımıza yaklaşmasına izin vermek gerekir.
Yanımıza geldiğindeyse bize söyleyeceklerinden korkarız; çünkü SEVGİ özgürdür ve sesi, irademizin ya da gayretimizin hakimiyetinde değildir.
Sevenler bunu bilse de boyun eğmez. SEVGİ'yi itaat ederek, güç, güzellik ve zenginlik sergileyerek, gözyaşları ve gülücüklerle baştan çıkarabileceklerini sanırlar.
Oysa gerçek SEVGİ, baştan çıkarmayı bilir ve asla baştan çıkmaz.
SEVGİ değiştirir, SEVGİ iyileştirir. Bazense ölümcül tuzaklar kurar ve kollarına atılmaya karar verdiği kişiyi mahveder. Dünyayı döndüren ve yıldızları yerinde tutatan güç nasıl olur da aynı anda böylesine yapıcı ve yıkıcı olabilir?
Verdiklerimizin aldıklarımıza denk olduğunu düşünmeye alıştırırız kendimizi. Sevgilerine karşılık bulma beklentisiyle sevenlerse boşuna vakit kaybeder.
Sevgi bir alışveriş değil, bir inanç eylemidir.
Sevgi karşıtlıklar sayesinde büyür. Anlaşmazlıklar, sevginin yanı başımızda kalmasını sağlar.
Hayat, önemli sözleri gönlümüzde gizlemek için fazlasıyla kısadır.
Örneğin, 'Seni Seviyorum'.
Ama her zaman aynı karşılığı beklememek gerekir. Sevmeye ihtiyaç duyduğumuz için severiz. Sevmezsek hayatın anlamı kalmaz ve güneş, gökte parıldamaz.
Bir gül, arıların yanına gelmesini arzular ama ortada arı yoktur.Güneş ona sorar:
'Beklemekten bıkmadın mı?'
'Evet diye karşılık verir gül. 'Ama yapraklarımı kaparsam solarım.'
İşte bu yüzden, SEVGİ ortalarda görünmese bile onun varlığıyla karşılaşmaya hazırlıklı olmalıyız. Yalnızlığın her şeyi yerle bir ettiği anlara göğüs germenin tek yolu, sevmeye devam etmektir.
Yaşamın en büyük amacı sevmektir. Gerisi sessizlikten ibarettir.
Sevmeye ihtiyaç duyarız. Sonunda kendimizi gözyaşlarımızın gölleri doldurduğu diyarlarda bulacağımızı bilsek bile severiz. Ah, şu gözyaşlarıyla kaplı, gizli ve gizemli diyar!
Gözyaşları çok şey anlatır. Yeterince ağladığımızı düşündüğümüzde bile şırıl şırıl akmaya devam ederler. Yaşamımızın Istırap Vadisi'nde uzun bir gezintiden ibaret olduğuna inandığımız taktirdeyse gözyaşlarımız ortadan kayboluverir.
Çünkü ıstırabımıza rağmen gönlümüzü açık tutmayı başarırız.
Çünkü gidenin, güneşi de beraberinde götürmediğini ve yerinde kasvetli bir karanlık bırakmadığını keşfederiz. Giden gitmiştir işte ve her vedanın ardında bir ümit gizlidir.
Sevmek ve sevdiğini kaybetmek, hiç sevmemiş olmaktan iyidir.
Aslında yegane seçeneğimiz, bu zapt edilemez kuvvetin gizemine dalıp gitmektir. 'Zaten çok ıstırap çektim ve bunun uzun sürmeyeceğini biliyorum.',diyerek SEVGİ'yi kapımızdan döndürebiliriz elbette; ama böyle yaparsak yaşamımızın geri kalanını bir ölü olarak sürdürürüz.
Çünkü doğa, Tanrı'nı SEVGİ'sinin alametidir. Ne yaparsak yapalım bizi daima sever.İşte bu yüzden doğanın bize öğrettiklerini anlamalı ve ona saygı duymalıyız.
Severiz çünkü SEVGİ bizi özgür kılar. Dudaklarımızdan kendi kendimize bile fısıldamaya cesaret edemediğimiz sözler dökülmeye başlar.
O ana dek öteleyip durduğumuz kararı nihayet veririz.
'Hayır' demeyi öğrenir, bu sözcüğü lanetli bir şeymiş gibi görmekten vazgeçeriz.
Doğurabileceği sonuçlardan korkmaksızın 'evet' demeyi öğreniriz.
SEVGİye dair bize öğretilen her şeyi unuturuz; çünkü her birliktelik, birbirinden farklıdır ve kendine has ıstırap ve hazla haizdir.
Sevdiğimiz uzaktayken daha yüksek sesle şarkı söyleriz; yakındayken ise kulağına şiirler fısıldarız.Bize kulak vermezse haykırış ve fısıltılarımızı görmezden gelse de pes etmeyiz.
Gözlerimizi Kainat karşısında yummaz, 'Karnlıkta kaldık,' diye yakınmayız. Kainat'ın ışığının bizlere aklımıza hayalimize gelmeyecek şeyler yaptırabileceğini bildiğimizden gözlerimizi dört açarız. Sevmenin bir parçası da budur işte.
Kalbimiz SEVGİye açıktır ve kaybedecek bir şeyimiz olmadığından onun kollarına bırakırız.
Böylece evimize dödüğümüzde bizimle aynı dert çileyi çeken, arayışlarımızı paylaşan birinin uzun zamandır orada bizi beklediğini görürürüz.
Çükü SEVGİ, buluta dönüşen suya benzer; gökyüzüne yükselir ve her şeye uzaktan bakabilir; ama bir gün yeryüzüne inmek zorunda kalacağının bilincindedir.
Çünkü SEVGİ, yağmura dönüşen buluta benzer; toprak tarafından emilir ve tarlayı verimli kılar.
SEVGİ, bizi var gücüyle ele geçirmesine izin verdiğimiz o ana dek, bir sözcükten ibarettir.
SEVGİ, birisi gelip anlam katıncaya dek,bir sözcükten ibarettir.
Pes etme! Kapıyı açan anahtar, ekseri son anahtardır.
Akra'da Bulunan Elyazması
Paulo Coelho
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
11 Aralık 2013 Çarşamba
Korkunun Karşıtı Sevgi
Herkesin yaşam amacı; mutlu olmak, nefes aldığı süreç boyunca hayatını anlamlı kılmak, sevmek, sevilmek, başarılı olmak ve paylaşmak...
Peki bunları gerçekleştirmekten bizi alıkoyan ne? Belki bunun için biraz zaman ayırıp,üzerine kafa yormak gerekir...
Korkular!!!
Evet bildiğimiz ama bilmek istemediğimiz korkularımız,öğrenilmiş çaresizliklerimiz bizi yapmak istediklerimizden alıkoyan...
Ya sevdiğim birini kaybedersem!
Ya işsiz kalırsam! Ya okulumda başarılı olamazsam!
Ya sevdiğim insan beni terkederse!
Bu korkularımız sonsuzdur ve bir çok şey daha eklenebilir...
Bu korkularla yaşamımızı devam ettirmeye çalıştıkça, düşüncelerimiz, enerjimizi bu olumsuzluklara aktıkça zaten kaçınılmaz sonumuzu kendi ellerimizle hazırlamaktayız... Evet!!! Ve işte yine; ''Korktuğum başıma geldi!!!'' Bu cümleyi hayatımızda ne kadar sık tekrarladığımızı bir düşünün!!!
Korkularımızı canlı tuttuğumuz sürece korktuğumuz hep başımıza gelecektir.Çünkü; düşüncelerimiz davranışlarımıza yansıyacak ve yaşam aynı nakaratı bizim için tekrarlayacaktır...
Hayat iniş ve çıkışlarla, yepyeni deneyimlerle dolu.Bir olaydaki negatif düşünceler ya da pozitif düşünceler o olayın şeklini tamamen değiştirmektedir. Yaşanan şeyi nasıl deneyimlemek istiyorsak öyle deneyimleriz ve bunu biz şekillendiririz. Dış etkenler yalnızca biz izin verirsek müdahil olur.
Korkularımızı, öğrenilmiş çaresizliklerimizi bir kenara bırakıp yeni deneyimlere kendimizi açmalıyız... Hayattaki seçimlerimizi kendimiz yaparız ve seçtiklerimizi yaşarız. Ya korkularımızla yaşamaya devam edip, aynı tekrarları yaşayacağız ya da hayallerimizi, yaşamak istediklerimizi gerçekleştirmek adına bir şeyler yapacağız...
Hayat bir çağlayan gibi hızla akmakta. On dakika sonra halen yaşıyor olacağımızın da bir garantisi yok. Sırf korktuğumuz için yaşayabileceğimiz güzelliklerden vazgeçmek niye???
İhtiyacımız olan tek şey SEVGİ; çünkü her şeyin özü SEVGİ'dir... Ve SEVGİ; korkunun karşıtıdır....
Sevgi sundukça, alacağınız karşılık yine sevgi olacaktır...
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
Peki bunları gerçekleştirmekten bizi alıkoyan ne? Belki bunun için biraz zaman ayırıp,üzerine kafa yormak gerekir...
Korkular!!!
Evet bildiğimiz ama bilmek istemediğimiz korkularımız,öğrenilmiş çaresizliklerimiz bizi yapmak istediklerimizden alıkoyan...
Ya sevdiğim birini kaybedersem!
Ya işsiz kalırsam! Ya okulumda başarılı olamazsam!
Ya sevdiğim insan beni terkederse!
Bu korkularımız sonsuzdur ve bir çok şey daha eklenebilir...
Bu korkularla yaşamımızı devam ettirmeye çalıştıkça, düşüncelerimiz, enerjimizi bu olumsuzluklara aktıkça zaten kaçınılmaz sonumuzu kendi ellerimizle hazırlamaktayız... Evet!!! Ve işte yine; ''Korktuğum başıma geldi!!!'' Bu cümleyi hayatımızda ne kadar sık tekrarladığımızı bir düşünün!!!
Korkularımızı canlı tuttuğumuz sürece korktuğumuz hep başımıza gelecektir.Çünkü; düşüncelerimiz davranışlarımıza yansıyacak ve yaşam aynı nakaratı bizim için tekrarlayacaktır...
Hayat iniş ve çıkışlarla, yepyeni deneyimlerle dolu.Bir olaydaki negatif düşünceler ya da pozitif düşünceler o olayın şeklini tamamen değiştirmektedir. Yaşanan şeyi nasıl deneyimlemek istiyorsak öyle deneyimleriz ve bunu biz şekillendiririz. Dış etkenler yalnızca biz izin verirsek müdahil olur.
Korkularımızı, öğrenilmiş çaresizliklerimizi bir kenara bırakıp yeni deneyimlere kendimizi açmalıyız... Hayattaki seçimlerimizi kendimiz yaparız ve seçtiklerimizi yaşarız. Ya korkularımızla yaşamaya devam edip, aynı tekrarları yaşayacağız ya da hayallerimizi, yaşamak istediklerimizi gerçekleştirmek adına bir şeyler yapacağız...
Hayat bir çağlayan gibi hızla akmakta. On dakika sonra halen yaşıyor olacağımızın da bir garantisi yok. Sırf korktuğumuz için yaşayabileceğimiz güzelliklerden vazgeçmek niye???
İhtiyacımız olan tek şey SEVGİ; çünkü her şeyin özü SEVGİ'dir... Ve SEVGİ; korkunun karşıtıdır....
Sevgi sundukça, alacağınız karşılık yine sevgi olacaktır...
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















