kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2018 Cuma

Direncin Ötesi: Anti - Kırılganlık

Adım 1: Yedekler Yaratın

Tek bir yerden para kazanmak yerine, hobilerinizden, diğer işlerden ya da kendi işinizi kurarak para kazanmaya çalışın. Yalnızca bir yerden maaş alıyorsanız, işvereninizin sıkıntıya girmesi halinde kırılganlık pozisyonuna düşebilirsiniz ve elinizde hiçbir şey kalmayabilir. Diğer yandan, asıl işinizi kaybetmeniz durumunda, birkaç seçeneğiniz olursa yedek işinize daha fazla zaman ayırabilir ve bundan daha fazla para kazanabilirsiniz. Şanssızlığa uğradığınız halde anti - kırılgan olursunuz.
Ogimi'de röportaj yaptığımız insanların hepsinin hem asıl hem de yedek işleri vardı. Birçoğunun yedek iş olarak bir sebze bahçesi vardı ve ürünlerini yerel pazarda satıyordu.
aynı şey, arkadaşlıklar ve kişisel ilgi alanları içinde geçerli. Tıpkı özdeyişin dediği gibi; tüm yumurtaları tek bir sepete koyma.
Romantik ilişkiler alanında da tüm enerjisini partnerine veren ve onu tüm dünyası yapan insanlar var. Eğer ilişki yürümezse bu insanlar her şeylerini kaybederler. Oysa bu süreçte güçlü arkadaşlıklar kurmuş ve dolu bir yaşam yaratmış olsalar ilişkilerinin bitmesi halinde hayatlarına devam etmek için daha iyi bir pozisyonda olurlar. Anti - kırılgan olurlar.
Şu anda 'Tek bir maaştan fazlasına ihtiyacım yok. Aynı arkadaşlarla olmaktan da mutluyum. Neden yeni bir şey ekleyeyim?' diye düşünebilirsiniz. Yaşamınıza çeşit eklemek zaman kaybı gibi görünebilir çünkü olağandışı şeyler normalde gerçekleşmez. Kendimizi güvende hissettiğimiz bölgeye sığınırız. Ama beklenmedik şeyler er ya da geç mutlaka gerçekleşir.

Adım 2: Bazı alanlarda tedbirli bir şekilde bahis oynarken, bazı alanlarda küçük riskler alın 

Bu kavramı finans dünyasının diliyle anlatmak daha iyi olur. Eğer 10 bin dolar birikimişiniz varsa, 9 bin dolarını bir indeksli yatırım fonuna ya da sabit vadeli hesaba yatırabilir ve geri kalan bin doları büyüme potansiyeli olan on yeni teşebbüse bölüştürerek 100'er dolar yatırabilirsiniz.
Şirketten üçünün başarısız olması halinde 300 dolar kaybedersiniz, diğer üç şirketin değeri düşerse 100 dolar veya 200 dolar daha kaybedersiniz, üçünü değeri artarsa 100 dolar kya da 200 dolar kazanırsınız ve yeni teşebbüslerin değeri yirmi kat artarsa neredeyse 2000 dolar, hatta daha fazlasını kazanırsınız.
İşletmelerin üçü batsa bile para kazanmaya devam edersiniz. Aynen Hydra gibi zarardan kar edersiniz.
Anti - kırılgan olmanın anahtarı gazetede reklamını gördüğümüz şaibeli bir fona 10 bin dolar yatırmak gibi batma riskine sahip tehlikelere girmeden bizi büyük ödüle götürebilecek küçük riskler almaktır.

Adım 3: Sizi kırılgan yapan şeylerden kurtulun 

Bu egzersiz için olumsuz bir rotayı takip edeceğiz. Kendinize sorun: beni kırılgan yapan nedir? Bazı insanlar, nesneler ve alışkanlıklar kaybetmemize sebep olur ve bizi savunmasız kılar. Bunlar kimdir ve nelerdir?
Yeni yıl kararları alırken yaşamlarımıza genelde yeni zorluklar ekleriz. Yeni hedef belirlemek harika olsa da şükredeceğiniz gayeler benimsemek çok daha yararlı olur. Mesela:

  • Öğünler arasında atıştırmayı bırakmak
  • Haftada sadece bir kez tatlı yemek
  • Aşama aşama tüm borcu ödemek
  • Kötü insanlarla zaman geçirmekten kaçınmak
  • Hoşlanmadığımız ama yapmak zorunda hissettiğimiz şeylere zaman harcamaktan kaçınmak
  • Her gün Facebook'ta yirmi dakikadan fazla zaman geçirmemek
Hayatımıza direnç kazandırmak için güçlüklerden korkmamalıyız çünkü her engel büyümek için bir fırsattır. Yaşam tarzımızı düzelterek ikigaimize odaklanarak anti - kırılganlık tavrı benimsersek her savrulmada daha güçlü olmanın bir yolunu buluruz.
Bir iki darbe almak ya bir talihsizlik olarak görülür ya da sürekli düzeltmeler yapıp yeni ve daha iyi hedefler koyarak yaşamımızın her alanına uygulayabileceğimiz bir deneyim olabilir. Taleb'in Antifragile'da yazdığı gibi, 'Gelişigüzelliğe, karışıklığa, maceralara, belirsizliklere, kendini keşfetmeye, travmatik olaylar duymaya ihtiyacımız var. Tüm bu şeyler hayatı yaşanmaya değer kılar.'
Wabi - sabi felsefesinin bize öğrettiği gibi hayat kusurludur. Zamanın akıp geçmesi, her şeyin geçici olduğunu gösterir. Eğer net bir ikigainiz varsa, her anınız neredeyse sonsuz olasılıklar barındırır.

Alıntı...


Kitap: İkigai
Yazarlar: Hector Garcia & Francesc Miralles

İkigai: Hep meşgul kalarak mutlu olma.

İkigainizi bulmanız dileğiyle....

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone



28 Aralık 2015 Pazartesi

Kitap Yorumu: Kendime Düşünceler - Marcus Aurelius Antoninus


marcus aurelius antoninus




M.S. 121'de Roma'da doğan Marcus Aurelius M.S. 161'de Roma imparatoru oldu.Tarihte az rastlanılır olan İmparator - Filozof Marcus Aurelius, stoacı düşünceden etkilendiği 12 kitaptan oluşan eseri Kendime Düşünceler'i, 170 - 180 yılları arasında askeri harekatlar sırasında yunanca olarak kağıda döker. Kitabı basmak amacıyla değil, kendine notlar olarak yazmıştır.  
Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.
Marcus Aurelius Kendime Düşünceler'i stoacı felsefinin süzgecinden geçirerek notlarını düşüyor. Bir insanın her sabah uyanıp aynaya bakarak kendisiyle yüzleşmesi gibi kendisiyle yüzleşiyor Marcus ve vicdanını sorguluyor.
Kendime Düşünceler; 1. kitap Marcus'un hayatına anlam katan herkese ve her şeye teşekkürle başlıyor ve 12. kitap sonuna kadar kendine öğütler ve düşünceleri ile devam ediyor.
Kendime Düşünceler; yaşam kılavuzu niteliğinde bir kitap. Bir başucu kitabı.

12 Kitaptan oluşan Kendime Düşünceler'den alıntılar:
  • Dostlarına özen göstermeyi, onları sıkmamayı, ne de onlara düşkünlük göstermeyi; her durumda kendi kendine yetmeyi ve dinginliği. İleriye bakmayı, her şeyi, en önemli ayrıntıları bile düzenlemeyi, ama bunun gösterişsizce yapmayı... Her şeyde ölçülü ve kararlı olmayı, yeniliklere karşı kabaca davranmamayı ne de bunlar için yanıp tutuşmayı.
  • Başkalarının ruhunda olup bitenlerin ayrımına varamadığı için mutsuz olan bir insana rastlamak zordur; ama kendi ruhunun devinimlerinin ayırımına varmayan bir insanın mutsuz olması kaçınılmazdır.
  • Hiçbir zaman istemine karşı, bencilce, düşüncesizce ya da gönülsüzce davranma; birbirine karşıt nedenler sürüklemesin seni; düşünceni allayıp pullayarak güzelleştirmeye çalışma. Fazla konuşmaktan, gereğinden fazla işe karışmaktan kaçın... İçin huzur dolu olsun, başkalarının sağlayabileceği yardıma ya da dinginliğe gereksinimin olmasın. Kısaca dimdik durmalısın, başkaları ayakta tutmamalı seni.
  • Şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte olduğu  gibi gör.
  • Her zaman mutlu yaşayabilirsin, çünkü doğru yolu izlemek, ona göre düşünmek ve davranmak senin elindedir. Şu iki ilke Tanrı'nın ve insanların ve her ussal yaratığın ruhlarının ortak niteliğidir; başkalarının seni engellemesine izin verme, kendi iyiliğini doğruyu istemekte ve doğru davranmakta ara ve arzularını buna göre sınırlandır.
  • Bir şeyi başarmak sana zor geliyorsa, bunun insan yeteneğini aşan bir şey olduğunu düşünme hemen; tersine, bir şey olanaklı ve insanın yapabileceği bir şeyse, senin de onu başarabileceğini düşün.
  • Olmayan şeyleri varmışlar gibi düşünme, var olan şeyler arasından en hoşuna gidenleri seç, eğer olmasalardı, onları nasıl isteyeceğini düşün. Ama sahip olmaktan mutluluk duyduğun şeyleri aşırı değerlendimemeye alıştır kendini; yoksa onları bir gün yitirirsen sarsılırsın.
  • Kendi kendime acı vermek yaraşmaz bana, çünkü başkasına hiçbir zaman isteyerek acı vermedim.
  • Utanmazın biri seni incitirse, hemen şunu sor kendine: ''Dünyada utanmazların bulunmaması olanaklı mıdır?'' Olanaksızdır. Öyleyse olanaksız olanı isteme; çünkü bu insan da dünyada var olması kaçınılmaz olan utanmazlardan biridir. Bu düşünceyi, bir hırsızla, bir hamle, ya da başka bir kötü insanla karşılaştığında da aklında tut, çünkü bu tür insanların var olmalarının olanaksızlığını anımsar anımsamaz,  onlara daha kolay katlanırsın.
  • Birinin yaptığı her eylemde, kendi kendine: ''Bu adam bu eylemiyle neyi amaçlıyor?'' diye sormaya alıştır kendini, olabildiğince. Ama kendinden başla; önce kendini incele.
  • Birisi beni küçümseyecek mi? Varsın küçümsesin. Ama ben kendi adıma kimsenin küçümsenecek bir şey yaptığımı ya da söylediğimi görmemesi için özen gösteririm. Birisi benden nefret mi edecek? Varsın etsin. Ama ben herkese karşı iyiliksever ve iyi niyetli olmayı sürdüreceğim, özellikle de  o kişiye hatasını göstermeye hazır olacağım; ama onu kınayarak ya da sabrımla ona gösteriş yapmaksızın, içtenlikli ve sevecen bir biçimde yapacağım buınu, tıpkı ünlü Phocion gibi; eğer olduğundan başka türlü görünmüyorsa. Çünkü insan, tanrılara hiçbir şeye öfkelnmeye ya da yakınmaya eğilimli olmayan birisi gibi görünmek için yüreğinin derinliklerinde böyle olmalıdır. Çünkü şu anda doğana uygun olanı yapıyorsan, evrensel doğa için uygun olanı şu ya da bu yolla ortak yararını gerçekleştirilmesi için çaba harcayan bir insan gibi hoşnutlukla karşılıyorsan, başına ne kötülük gelebilir?
  • Her şey senin düşüncene bağlı; düşüncen de sana. Bunun için, istediğin zaman düşünceni ortadan kaldır, burnu döner dönmez, dingin bir denizde, tek bir dalganın bile olmadığı bir koyda bulursun kendini.     
Kitap: Kendime Düşünceler
Yazar: Marcus Aurelius Antoninus
Çeviri: Ceyda Eskin
Sayfa: 142
Oda Yayınları


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
   

6 Aralık 2015 Pazar

Siddhartha

siddartha
Kimi zaman hayatı, yaşam amacımızı, mutluluğumuzu sorgularız. Bir arayış içindeyizdir ama ne aradığımızı bilmeyiz. Bilmek, bilgi neden gerekli? Bitip tükenmeyen öğrenme isteği neden kaynaklanır? Belki kendimizi, hayatı, insanları tanıma, anlama, kavrama isteğinden meydana gelir.
Siddhartha; Hesse'nin bireysel bunalımların çözümünü doğu felsefesinde arayışının bir örneğidir.    
Roman kahramanı Siddhartha'nın önünde tek bir hedefi bulunuyor: Arınmış olmak, susamalardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Ben tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz.
Siddhartha; bu hedefine ulaşmak için tuhaf yollardan geçecekti. Bir Brahman olarak başladığı hayatına aradığını bulmak için en sevdiği insan, gölgesi Govinda ile birlikte çilekeşlerin peşine düşecek onlardan; soğuk ve sıcakta yaşamayı, aç kalmayı, nefsini terbiye etmeyi öğrenecekti. Buddha'yla tanışacak, öğretisini öğrenecek ve bununla da yetinmeyecekti. Bir kente doğru yola çıkacak orada Kamala'dan sevme sanatını, Kamaswami'den ticaret sanatını öğrenecekti. Ancak bunlarda ruhunu doyurmayacaktı.
Ve özüne, aradığını bulmaya tekrar ormana döncekti Yine bir çocuk olup, yeniden başlayabilmek için ırmağın kıyısında yaşayan, kayıkçı Vasudeva'nın (Sanskritçe'de Irmak Tanrısı anlamına gelir) yanına yerleşecek, gerçek bilgiye burada ulaşacak, aydınlanacak ve içinde aradağı Atman'a ulşacaktı.
Siddhartha'nın bu tuhaf yolunu izlerken, konunun içine çekiliyor, bir çok şeyi sorgulmaya başlıyorsunuz. Bir yol, bir öğreti sunuyor Hesse size. Bazı kitaplar, dönüp tekrar okutur kendini. Ben ikinci kez okudum. Tekrar dönüp okuyacağım belki de kimbilir.

Kitap: Siddhartha
Yazar:Hermann Hesse
Sayfa Sayısı: 148
Can Yayınları

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

24 Aralık 2014 Çarşamba

MUTLULUK ARAYIŞI

Bütün zamanlarda iyi insanlar hakikatte bütün bağlardan müstağnidirler. İlahi yolda olanlar, arzuları için boş sözler sarf etmezler. Zevk veya ızdırap geldiğinde, bilge olan zevkin ve ızdırabın üstünde kalır. 
             Buda

Olayların olmalarını istediğiniz gibi olması için çabalamayın, bunun yerine oldukları gibi olmalarını isteyin, o zaman yaşamınız yolunda gidecektir.
Epiktetos

Mutluluğu parayla ve güçle satın alabiliyor olsaydık, muhtemelen Tevrat'ın Vaiz bölümünü kaleme alan kişinin başı göğe ermiş olurdu. Bu bölüm Kudüslü bir kralın geçmişteki mutluluk ve tatmin arayışını yad etmesini anlatır. Kral, servetinde saadetin izini sürerek kendini bir ''tatmin sınavı''na çeker:

Büyük işler yaptım; kendim için evler inşa ettim, bağlar yetiştirdim, kendime bahçeler ve parklar yaptım ve türlü meyve ağaçları diktim... Ayrıca, Kudüs'te benden öncekilerden daha büyük koyun ve sığır sürülerim oldu. Kendi gümüş ve altınlarımı ve kralların ve eyaletlerin hazinelerini elde ettim; hem kadın hem de erkek şarkıcılarım, bedensel hazlarım ve çok sayıda cariyem oldu. Böylece fevkalade biri haline geldim. Kudüs'te benden önce var olan herkesi gölgede bıraktım; bilgeliği de elden bırakmadım. Gözlerimin arzu ettiğini onlardan esirgemedim. (Vaiz 2:4-10)
Fakat orta yaş bunalımının ilk belirtileriyle birlikte bir anda her şey anlamsızlaşır:
Sonra ellerimle yaptığım her şeyi ve onları yaparken çektiğim zahmeti düşündüm ve tekrar her şey beyhude ve rüzgarı kovalamaya kalkışmak gibi geldi; aslında güneşin altında kazanılacak hiçbir şey yokmuş.(Vaiz 2:11)
Kral geçmiş hayatında nasıl kendisini çok çalışmaya, öğrenmeye ve şaraba verdiğini anlatır. Ama hiçbirine kanaat etmemiş; yaşamının bir hayvanınkinden daha gerçek bir değeri veya amacı olmadığı duygusunu içinden atamamıştır. Kralın derdini, Buda ve Stoacı filozof Epiktetos gayet iyi açıklar: Mutluluğun peşinden koşma. Budizm ve Stoacılık felsefesine göre dünyevi mal mülk veya arzularımıza karşılık veren bir dünya arayışına girmek, rüzgarı kovalamaya kalkışmakla aynı anlama gelir. İnsan mutluluğu, yalnızca dünyevi nesnelerle bağlarını kopararak ve kendini razı olmaya adayarak, kendi içinde bulabilir. (Elbette Stoacılar ve Budistler de ilişki kurabilir, iş ve mal-mülk sahibi olabilir ama onları kaybettiklerinde hayal kırıklığı yaşamamk için, onlarla duygusal bağ kurmamalıdır.) Bu fikir, İkinci Bölüm'de ele aldığımız hakikat öğretisinin bir uzantısıdır:
''Yaşam onu nasıl varsayıyorsanız öyledir ve şu anki düşüncelerimiz yarınki hayatımızı hazırlar.''  Ama psikoloji alanındaki son araştırmaları inceleyince, Buda ve Epiktetos'un fazla ileri gitmiş olabileceğini anlıyoruz. Bazı şeyler, uğruna çabalamaya değer ve neye odaklanacağımızı bilirsek, dışsal şeylerle de epey mutlu olabiliriz.



ALINTI
Mutluluk Varsayımı
Yazar: Jonathan Haidt



SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone 

27 Ekim 2014 Pazartesi

BİLL GATES'İN BAŞARISININ SIRRI




Matematiğin genç, parlak, harika çocuğu bilgisayar programcılığını keşfediyor. Harvard'ı terk ediyor. Arkadaşlarıyla Microsoft adlı küçük bir bilgisayar şirketi kuruyor. Sadece ve sadece zeka, azim ve sezgiyle yazılım dünyasının dev olmayı başarıyor. Ana hatlarıyla böyle. Şimdi biraz derinlere inelim.
Gates'in babası Seattle'da zengin bir avukattı; annesi de hali vakti yerinde bir bankerin kızıydı. Bill büyümüş de küçülmüş bir çocuktu ve derslerinden çabuk sıkılırdı. Bu nedenle, anne babası onu yedinci sınıfa başlarken devlet okulundan alı Seattle'da seçkin ailelere hizmet veren özel bir okula, Lakeside'a gönderdiler. Gates, Lakeside'daki ikinci yılının ortalarındayken, okul bir bilgisayar kulübü kurdu.
''Okulun Anneler Kulübü her yıl bir kermes düzenlerdi ve elde edilen paranın nereye gideceği hep bir soru işareti olurdu'' diye aktarıyor anımsadıklarını Gates. ''Bir bölümü varoş çocuklarının kampüse getirildiği yaz okuluna giderdi. Bir bölümü öğretmenler için harcanırdı. O yıl daha sonra bizim kontrolümüze geçecek olan o küçük komik odaya 3000 dolarlık bir bilgisayar terminali alıp koydular. Oldukça büyüleyici bir şeydi.''
Kuşkusuz ''büyüleyici bir şey''di, çünkü yıl 1968'di. 1960'larda çoğu üniversitenin bile bilgisayar kulübü yoktu. Daha da dikkate değer olan, Lakeside'ın satın aldığı bilgisayarın türüydü. Okul öğrencilerine programlamayı 1960'larda neredeyse herkesin kullandığı o zahmetli bilgisayar kartı sistemi üzerinden öğretmedi. Lakeside bunun yerine ASR-33 Teletype adlı sistemi kurdu; bu Seattle merkezindeki ana bilgisayara doğrudan bağlı, zaman paylaşımlı bir terminaldi. ''Bütün o zaman paylaşım fikri daha 1965'te geliştirilmişti'' diye devam ediyor Gates. ''Birileri son derece ileri görüşlüydü.'' Bill Joy programlamayı zaman paylaşımlı bir sistemde öğrenmesini sağlayan o olağanüstü, erken fırsata 1971'de, üniversite birinci sınıfta sahip oldu. Bill Gates ise gerçek zamanlı programlamayı 1968'de sekizinci sınıftayken yapabildi.
Gates o andan itibaren bilgisyar odasında yaşar oldu. Gates'in yanısıra birkaç kişi daha bu yeni garip cihazın nasıl kullanıldığını kendi kendilerine öğrenmeye başladılar. ASR'nin bağlı olduğu ana bilgisayar üzerinde zaman satın almak -Lakeside gibi zengin bir kurum için bile - hiç kuşkusuz pahalıydı ve Anneler Kulübü tarafından sağlanan 3000 doların suyunu çekmesi uzun sürmedi. Anne  babalar biraz daha para topladı. Öğrenciler harcadı. Sonra Washington Üniversitesi'nden bir programcı, yerel şirketlere bilgisayar üzerinde süre kiralayan Computer Center Corporation (ya da C-Cubed) adlı bir donanım oluşturdu. Şans eseri, şirketin kurucularından biri olan Monique Rona'nın oğlu Lakeside'da okuyordu; Gates'in bir sınıf üstündeydi. Rona, Lakeside bilgisayar kulübünün hafta sonları bedava programlama süresi karşılığında şirketin yazılım programlarını deneyip deneyemeyeceğini merak etti. Hiç kuşkusuz! Gates okuldan sonra otobüse atlayıp C-Cubed ofisine gidiyor ve akşam geç saatlere kadar programlama yapıyordu.
C-Cubed sonunda iflas ettiği için Gates ve arkadaşları Washington Üniversitesi'ndeki bilgisayar merkezi çevresinde dolanmaya başladılar. Çok geçmeden ISI (Information Sciences Inc.) adlı bir oluşumla tanıştılar; ISI, şirket bordrolarının otomasyonunda kullanılabilecek bir yazılım üzerinde çalışmaları karşılığında onlara bilgisayarda bedava süre vermeyi kabul etti. 1971'de yedi aylık bir dönem içinde Gates ve yoldaşları ISI ana bilgisayarında 1575 saat çalıştılar ki bu haftada yedi gün, günde sekiz saat demekti.
İlk lise yıllarından söz ederken ''Bu benim takıntımdı,'' diyor Gates. ''Sporu boşverdim. Geceleri oraya gidiyordum. Hafta sonları programlama yapıyorduk. Orada 20, 30 saat harcamadığımız hafta  yok gibiydi. Bir ara bazı şifreleri çalıp sistemi bozduğumuz için Paul Allen'la birlikte başımız belaya girdi. Kovulduk. Bütün yazar bilgisayar kullanmadım. 15, 16 yaşındaydım. Sonra Paul  Allen'ın Washington Üniversitesi'nde bedava bilgisayar bulduğunu öğrendim. Bu makineler tıp merkezi ve fizik bölümündeydi. 24 saatlik bir programa bağlıydılar, ancak uzun boş bir dönem de söz konusuydu; gece üç ila sabah altı arasında hiçbir programları olmuyordu.'' Gates gülüyor. ''Gece, yürüyebiliyordum. Ya da otobüse binerdim. Washington Üniversitesi'ne karşı her zaman bu kadar cömert olmamın nedeni de bu; bilgisayardan o kadar çok süre çalmama izin verdiler ki'' (yıllar sonra Gates'in annesi şöyle diyordu: ''Sabahları uyumakta neden o kadar zorlandığını hep merak ederdik.'')
ISI kurucularından Bud Pembroke o dönem teknoloji şirketi TRW'den bir çağrı aldı; şirket Washington Eyaleti'nin güneyindeki devasa Bonneville enerji santralinde bir bilgisayar sistemi kurmak için bir anlaşma imzalamış bulunuyordu. Bilgisayar devriminin bu ilk günlerinde bu tür uzmanlık deneyimine sahip programcılar bulmak zordu. Ancak Pembroke kimi arayacağını çok iyi biliyordu: ISI ana bilgisayarı üzerinden binlerce saat pratik yapmış şu Lakeside Lisesi öğrencileri. Gates şimdi son sınıftaydı ve her nasılsa öğretmenlerini bağımsız bir araştırma projesi maskesi altında Bonneville'e gitmeye izin vermeye ikna etti. Orada ilkbaharı John Norton adlı bir adamın denetiminde kod yazarak geçirdi; ki Gates ondan programlama konusunda tanıdığı hemen herkesten öğrenmiş olduğundan daha fazla şey öğrendiğini söylüyor.
Bir numaralı fırsat, Gates'in Lakeside'a gönderilmiş olmasıydı. 1968'de dünyada kaç okulun zaman paylaşımlı bir terminale erişimi vardı ki? İki numaralı fırsat, Lakeside annelirinin okulun bilgisayar ücretlerini ödeyecek kadar parasının olmasıydı. Üç numaralı fırsat, bu paranın tükendiği noktada, anne babalardan birinin, haftasonları kodları test edecek ve haftasonlarının iş gününe dönüşmesine aldırmayacak birilerine gereksinim duyan C-Cubed'da çalışıyor olmasıydı. Dört numarılı fırsat, Gates'in ISI'dan haberdar olması ve ISI'nın da tam o sırada bordro yazılımında çalışacak birine gereksinim duymasıydı. Beş numaralı fırsat, Gates'in Washington Üniversitesi'ne yürüme mesafesinde oturuyor olmasıydı. Altı numaralı fırsat, üniversitenin bilgisayarının gece üç ila sabah altı arasında boş olmasıydı. Yedi numaralı fırsat, TRW'nin Bud Pembroke'u aramış olmasıydı. Sekiz numaralı fırsat, Pembroke'un söz konusu sorunla ilgili olarak tanıdığı en iyi programcıların iki lise öğrencisi olmasıydı. Ve dokuz numaralı fırsat, Lakeside'ın bu çocukları ilkbahar döneminde bilgisayar kodu yazmaları için millerce öteye göndermeye istekli olmasıydı.
Ve bu fırsatların hemen hepsinin ortak özelliği neydi? Bill Gates'in ekstra pratik sağlamaları. Gates kendi yazılım şirketinde şansını denemek için ikinci sınıftan sonra Harvard'ı terk ettiğinde, pratikte tam yedi yıldır programlama yapıyordu. 10 bin saatin çok ilerisindeydi. Dünyada kaç genç Gates gibi bir deneyime sahiptir? ''Dünyada böyle 50 kişi olsaydı şaşırırdım,'' diyor. '' C-Cubed ve yaptığımız o bordro işi vardı, sonra TRW; bütün bunlar bir aray geldi. Yazılım geliştirme konusunda genç bir yaşta o dönem için sanırım diğer herkesten daha iyi bir biçimde haşır neşir oldum ve bütün bunlar son derece şanslı bir olaylar dizisi sayesinde oldu.''  

''İneklere iyi davranın. Muhtemelen onlardan birisi için çalışacaksınız.'' Bill Gates

ALINTI
OUTLİERS- Çizginin Dışındakiler
Yazar: Malcolm Gladwell



SEVGİ ve IŞIK'la kalın..
Persephone


DOĞUŞTAN YETENEK DİYE BİR ŞEY VAR MI?

Exhibit A, yetenek tartışmasında, 1990'ların başlarında psikolog K. Anders Ericsson ve Berlin'deki seçkin Müzik Akedemisi'nden iki arkadaşı tarafından yapılmış bir çalışma, Akademi'deki profesörlerin yardımıyla okuldaki kemancılar üç gruba ayrıldı. Birinci grupta yıldızlar vardı; dünya klasmanında solo kemancı olma potansiyeline sahip öğrenciler. İkinci grup sadece ''iyi'' olduklarına karar verilenlerdi. Üçüncü grupta ise, profesyonel olarak keman çalmaları beklenmeyen, ancak milli eğitim sistemi içinde müzik öğretmeni olmaya niyetli öğrenciler vardı. Sonra bütün kemancılara aynı soru yöneltildi: Kemanı ilk kez elinize aldığınız andan başlayarak bütün kariyeriniz boyunca kaç saat pratik yaptınız?     
Üç gruptan da herkes kabaca aynı yaşta -5 yaş civarında- keman çalmaya başlamıştı. Bu birkaç yıl, herkes kabaca aynı oranda -haftada iki üç saat kadar- pratik yapmıştı. Ancak öğrenciler 8 yaş civarına geldiğinde gerçek farklılıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Sınıfın en iyisi olma noktasına ulaşan öğrenciler, herkesten daha fazla pratik yapmaya başlayanlardı; 9 yaşında haftada altı saat, 12 yaşında haftada sekiz saat, 14 yaşında haftada on altı saat ve böylece giderek arıyordu ta ki 20 yaşında haftada otuz saatten fazla pratik yapıyor -daha iyisini başarmak niyetiyle enstüramanlarını bilerek, isteyerek çalıyor- olana dek. Hatta 20 yaşında çok iyi performans gösterenlerden her biri toplam 10 bin saatlik bir pratiğe ulaşmış durumdaydı. Sadece iyi olan öğrenciler toplam 8 bin saatlik pratik yapmıştı; geleceğin müzik öğretmenleri ise sadece 4 bin saati biraz aşmış durumdaydı.
Ardından Ericsson ve arkadaşları amatör piyanistlerle profesyonel piyanistleri karşılaştırdılar. Ortaya aynı model çıktı. Amatörler çocuklukları boyunca asla haftada yaklaşık üç saatten fazla pratik yapmamıştı ve 20 yaşına geldiklerinde toplam 2 bin saat pratik yapmış durumdaydılar. Oysa profesyoneller pratiklerini her yıl sürekli arttırmış, 20 yaşına geldiklerinde tıpkı kemancılar gibi 10 bin saate ulaşmışlardı.
Ericsson'ın çalışmaının çarpıcı yanı, ''doğal'' öğrencilerle -pratiğe akranlarının harcadığı zamanın belli bir parçasını harcayıp da tepeye fazla çabalamadan çıkan örneklerle -hiç karşılaşmamalarıydı. ''İnek'' öğrencilerle, herkesten daha fazla çalışan, ancak ön safları yarmak için gerekli şeye sahip olmayan örneklerle de karşılaşmadılar. Araştırmalar şunu gösteriyor ki bir öğrenci en iyi müzik okullarından birine gidebilecek kadar yetenekliyse onun performansını bir diğerininkinden ayıran ne kadar çok çalıştığı oluyor. O kadar. Dahası, zirvedeki insanlar sadece daha fazla çalışmakla, hatta herkesten çok daha fazla çalışmakla kalmıyor. Çok çok daha fazla çalışıyor.
Karmaşık bir görevi mükemmel biçimde yerine getirmenin en az kritik düzeyde bir pratik gerektirdiğine ilişkin fikir, uzmanlık çalışmalarında tekrar tekrar su yüzüne çıkıyor. Hatta araştırmacılar gerçek uzmanlık için sihirli sayının 10 bin saat    olduğuna ilişkin inançlarında fikir birliğine varmış durumda.
''Bu tür çalışmalardan ortaya çıkan tablo -herhangi bir şeyde- dünya klasmanında bir uzman olmayı sağlayacak ustalık düzeyine ulaşmak için 10 bin saat pratik gerektiğine işaret ediyor,''   diyor nörolog Daniel Levitin. ''Besteciler, basketbol oyuncuları, kurmaca yazarları, buz patencileri, konser piyanistleri, satranç oyuncuları ve diğerleri üzerine ardı ardına yapılan çalışmalarda bu sayı tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Hiç kuşkusuz, bu kimilerinin yaptığı pratikten neden diğerlerinden daha fazla şey sağladığını açıklamıyor. Ancak henüz hiç kimse, gerçek anlamda dünya klasmanında uzmanlığın daha kısa zamanda yakalandığı bir vaka ile karşılaşmadı. Göünen o ki gerçek uzmanlığa ulaşmak için beynin bilmesi gerekenlerle kaynaşması bu kadar zaman alıyor.''
Bu durum dahi olduğunu düşündüğümüz insanlar için bile geçerli. Örneğin, Mozart  müzik yazmaya altı yaşında başladı. Ancak psikolog Micheal Howe, Genius Explained adlı kitabında şöyle yazıyor:  ''Olgun bestecelerin standartlarına göre, Mozart'ın ilk yapıtları çok iyi değildir. İlk parçaların hepsi büyük olasılıkla babası tarafından yazıldı. Wolfgang'ın çocukluk kompozisyonlarından birçoğu örneğin, piyano ve orkestra için yazdığı ilk yedi konçerto, büyük oranda diğer bestecilerin yapıtlarının arajmanlarıdır. Sadece Mozart'ın özgün müziğini içeren konçertolardan ilki, şimdi bir başyapıt olarak kabul edilen No. 9, K. 271, daha önce hiçbir 21 yaş altı müzisyen tarafından bestelenmemiştir. Mozart o zamanda 10 yıldır konçerto besteliyordu.''
Müzik eleştirmeni Harold Schonberg daha da ileri gidiyor: En büyük yapıtlarını ancak 20 yılı aşkın bir zamandır beste yapmaktayken bestelediğine göre, Mozart'ın gerçekte ''geç gelişim gösterdiğini'' ileri sürüyor.
Görünen o ki satrançta büyük usta olmak da yaklaşık 10 yıl alıyor. (Sadece efsanevi Bobby Fisher daha kısa zamanda bu seçkin düzeye ulaştı: Onun dokuz yılını aldı.) Peki 10 yıl ne demek? Evet, 10 bin saatlik somut pratik kabaca 10 yıl alıyor. 10 bin saat mükemmelliğin sihirli sayısı.


ALINTI 
Outliers ( Çiginin Dışındakiler)
Yazar: Malcolm Gladwell


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

22 Ekim 2014 Çarşamba

İLİŞKİDE NARSİSTİK YAKLAŞIM

Evlilikler ve diğer ciddi duygusal ilişkilerde genellikle iki önemli unsur vardır. Biri, ilişkiyi başlatan ve büyük ölçüde ilişkiye derinlik katan duygusal bileşen olan sevgidir. Sevgi tipik olarak sıcaklık, şefkat ve tutku duygularını içerir. İlk aşamalarda sevgi genellikle tutku olarak yaşanır ve evlilik ilerledikçe daha çok şefkat üzerine temellenir. Diğer unsurlar eşe bağlılık ve fedakarlıktır.Bu, birbirini  maddi olarak destekleme, akşam yemeğini sırayla hazırlama ve çocuk bakımı ile ev işleri sorumluluklarını bölüşmeyi de kapsayabilir.
Bu temel ilişki modeli, cinsel tutku unsuru olmaksızın diğer ilişkilerde de işlemektedir. Anne babalar ve çocuklar birbirlerine karşı sevginin yanı sıra bağlılık hissederler ve sorumluluk duyarlar. Keza arkadaşlıkta da sevgi ve bağlılık vardır ama sadakat ve güven üstünde de durulur. Arkadaşlıklar istekle kurulduğundan ve sonlandırılmaları da oldukça kolay olduğu için, arkadaşla birlikteyken güzel vakit geçirmek oldukça önemlidir. Sevgi, bağlılık ve sadakat üzerine kurulu ilişkiler geniş topluluklar içinde yararlıdır: İstikrarlı ilişkiler, daha iyi vatandaşlar, daha iyi arkadaşlar, daha iyi öğrenciler ve daha iyi liderler olan istikrarlı bireyler demektir.
Narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını anlamak için bu görüşleri alın ve bir kenara atın. Bir başkasına duyulan sevginin yerine kendini sevmeyi koyun, şefkatin yerine istismarı koyun ve bağlılığa ''işime geldiği sürece'' ifadesini ekleyin. Narsistlerin ilişkiye yaklaşımları basittir: İlişki tamamen kendilerine yöneliktir. İyi görünmek ve iyi hissetmek isterler ve eğer ilişki bu amaçlar için bir yöntemse ne ala, değilse başka birini bulmanın zamanı gelmiştir. ''Egoyu beslemek'' terimi, narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını tanımlamak için kullanılır. Eğer ilişki besleyici çıkarsa yürür, çıkmazsa yürümez. İlişkiler bir narsistin egosunu sayısız yolla besler. Güzel görünümlü ve ihtiyaçlarını karşılayan biriyle evlenebilir -sözde vitrin eş. Ya da bir çok arkadaş edinebilir, itibar görmek için başkalarını sömürebilir, etrafına bir hayran dalkavuk grubu toplayabilir veya sadece sözlü sataşmalarıyla insanlara üstünlük taslayabilir. Üstünlük havasını sürdürebilmek için konuşurken bakışlarını donuklaştırabilir ya da gördüğü her spot ışığına atlayabilir. Sözünü ettiğimiz durumların hepsinde ''ilişki'', tamamen benliğin ihtiyaçlarına yöneliktir. Don McLean'in klasik şarkısı Everybody Loves Me, Baby, narsisizmin bu yönünü gayet iyi yakalamış: ''Ben geçerken okyanus ikiye ayrılır. Beni herkes sever, bebeğim, senin derdin ne?''
Narsistin egosunu besleyen yalnızca ilişkiler değildir ama narsistler için ilişkiler birbirlerinin yerine geçebilir. İktisatçıların bunun için harika bir terimleri var: mübadelesi mümkün mal. Benzinin mübadelesi mümkündür; bir benzin istasyonundan ya da diğerinden alabilirsiniz, arada bir fark yoktur. Narsistler için ilişkilerin tazmini mümkündür: bir ''vitrin eş'', bir başkasıyla değiştirilebilir ve narsistin egosu aynı miktarda hayranlıkla beslendiği sürece sorun yoktur. Narsistler için ilişkiler ve maddi eşyalar neredeyse birbirlerinin yerine  geçebilen şeylerdir. Kocanızla ilişkinizi yepyeni güzel bir evle ya da kız arkadaşınızı ilişkinizi bir Porche ile değiştirdiğinizi düşünün. Eğer ilişkiden almayı düşündüğünüz şey mevki, itibar ve ilgiyse, neden olmasın? O şeyi sevgilinizden çok, bir Porche otomobilden alabilirsiniz.
MTV kanalındaki bir belgesele konu olan 25 yaşında Scott'u ele alalım. Scott'ın Rachel ile ''çıkar arkadaşlığı'' var, yani düzenlü olarak görüşüyorlar ve yatıyorlar ama hiçbir şekilde bağlılıkları yok. Rachel, Scott'a bağlanmaya başladığını hissettiğini söyleyince Scott, umursamaz bir tavırla ellerini başının arkasına atıp (klasik üstünlük pozu), ''Ben bağlandığımı hiç sanmıyorum'' dedi. ''Gerçek bir çıkar arkadaşlığında böyle konuşmalar asla geçmez. Karşındakinin duygularına karışmamama gerekiyor, akışına bırak'' dedi. Rachel üzülünce Scott, ''Ben bağlanmak istemiyorum. Sana daha fazla yalan söylemeye başlamam gerek. Belki bu her şeyi düzeltir. Bilmediğin şey sana zarar vermez dedi. Rachel dairesinden gittikten sonra Scott röportajcıya itiraf etti. ''Rachel'da bir kızda aradığım her şey yok. Bu şimdilik beni oyalayan bir ilişki. Yalnız olacağıma, onunla olmayı yeğliyorum.''
Kendi egosunu beslemek için şekilden şekile girebilme özelliği her türden çirkin ilişki davranışına yol açar. İlişkilerde narsistlerin davranışlarının büyük çoğunluğu ''oyun oynamadır.'' Aldatıcı ve sahtekardırlar; bir an bağlılık sinyali verir, bir an sonra geri çekilirler; insanları birbirlerine düşürürler ve bağlanmaktan kaçınırlar. Oyun oynamanın narsist eş, sevgili ya da çalışan için bazı gerçek kazançları vardır; ilişkide asgari çıkarı olan tarafın en güçlü olduğunu varsayan ''asgari çıkar ilişkisinden'' dolayı, narsiste başkalarının üzerinde baskı kurma gücü verebilir. Oyun oynamanın ''seçeneklere açık olmakla'' özgürlük sağlama avantajı da vardır. Eğer potansiyel ''yatak arkadaşları'' ya da sizi işe alabilecek şirketler aramayı sürdürürseniz, ilişkinizi ya da işinizi çabucak değiştirebilirsiniz.
Bu oyun stratejisi, narsistler için gayet güzel yürür ama mevcut partnerleri için durum pek de öyle değildir. Narsistle yaşanan bu kısa süreli ilişkiler, her zaman dinlediğiniz kadar heyecan verici veya eğlenceli değildir. Narsistler mevki ya da öz saygı yükseltme beklentilerini karşılamayan ilişkileri sonlandırmaya eğilimlidirler -ya da ilişkideki partneri, bu ister eş ister çalışanı olsun, sonunda usanır ve narsisti bırakır. Örneğin; MTV'deki belgeselin sonunda Rachel ile Scott, ''çıkar arkadaşlıklarına'' son verdiler; bunun en büyük nedeni, Rachel'in kendisini açık açık umursamayan biriyle birlikte olmaktan bıkmasıydı. Narsislerle olan ilişki harika başlar ama ilişki tatmini zaman ilerledikçe çabucak söner ve narsistin olumsuz yönü belirginleşir.
Narsist, ilişkideki partnerine yakıt gözüyle bakar. Mevkilerini ve itibarlarını güçlendirmek için insanları kullanırlar ve yanlarındaki kişi arık bunu sağlamadığı zamanda onu çöp sepetine atıverirler. Bir dizi ''vitrin eşi'' olan erkek, bunun klasik bir örneğidir. İşişki ancak vitrin görevi gören eş, işini yaptığı ve narsistin güçlü ve önemli görünmesini sağladığı sürece devam eder. Vitrin eş eskisi kadar çekici görünmediğinde (ya da daha güzeli bulunduğunda) yerine yenisi geçirilir. Bazı narsistler birbiri ardına genç kadınlarla evlenirler, her biri cazibesini ve güzelliğini kaybedinceye kadar elde tutulur. Narsistlerle yaşadıkları ilişkileri bitirenlerin pek çok kez ''beni bitirdi'', ''kanımı kuruttu'' ya da ''beni yaktı'' gibi ifadeler kullandıklarını duymuşuzdur. Birini sevmek, sonra da kimi zaman yıllar sonra - o kişinin aslında sizi hiç umursamadığını anlamak kesinlikle korkunç bir duygudur.
Narsistlerin partnerlerinin kendilerini böyle zara görmüş hissetmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Daha da kötüsü, bu duygularını; genellikle eleştiriye inkarla, küfürle, hatta şiddetle karşılık veren eşlerine güvenli biçimde ifade edememeleridir. Bir narsiste yapacağınız herhangi bir eleştiri, düşmanca bir tepkiye neden olabilir. Narsistlerle birlikte yaşayanlar ve çalışanlar, düşüncelerini kendilerine saklamayı hemen öğrenirler. Ya da kendini beğenmişliğin dozunu biraz düşürmesini tatlılıkla belirtmek adına bu önerileri, bir çocuğun Cadılar Bayramı'nda yediğinden de fazla şekerle kaplarlar -narsistin kendini beğenmişliği dayanaksız olduğundan değil, sadece başkaları doğal olarak narsistin yüceliğini görüp kıskançlığa kapılmasınlar diye. Sosyal dışlanma da, partnerlerini bu kadar çok umursamadıklarından değil, gurur ve sahiplenme duyguları yüzünden, narsistlerde güçlü tepkilere neden olur. Eşlerin şiddet uyguladığı birçok vaka, narsistin kendini reddedilmiş veya terk edilmiş hissettiği zaman meydana gelir. Aynı zamanda narsistler özgürlüklerinin kısıtlandığını hissettiklerinde de -başka bir deyişle istedikleri şeyi yapamadıklarında- öfkelenir ve saldırganlaşırlar. Brad Bushman ve mesletaşları bu tepkinin, bir narsiste ''hayır'' dendiği ve bunun saldırganlığını harekete geçirdiği kimi tecavüz vakalarında da meydana geldiğini buldular. Saldırganlığı tetikleyen bu üç davranış -ego tehdidi, reddetme ve hayır deme -narsistle yaşanan ilişkiyi mayın tarlasında parmak ucunda yürümeye dönüştürür. Başlangıçtaki heyecan, ardından gelen strese, endişeye ve kimi zaman da korkuya değmez.

Yazar: Jean M. Twenge - W. Keith Campbell
Kitap: ''Asrın Vebası: Narsisizm İlleti'


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone            
     

14 Ekim 2014 Salı

KAÇAK AYNA

Uzun yıllar, başkalarının yaptıklarından daha büyük bir şey yapmayı düşündüm. Bu ana kadar kısır güçbeğenirliliğimin arkasında sürüklendim, hep mucizeye, geleceğe umut bağlayarak. Artık yargılıyım, her şeyi tadıyorum. Tam anlamıyla yararsız olan varlığımı körelteceğim. Aynı gün yıllarıma ve yaşamıma son vereceğim. Buna kesin kararlıyım, kimse döndüremez beni bundan. Ben de başka biri için kendimi kurban edeceğim, ölümüm doğumum gibi boşa gitmiş olmayacak. İyi dinle, şimdi söyleyeceklerim seni ilgilendiriyor. Kendimi, senin yerine öldürüyorum, senin yaşamanı kurtarmak için kendi yaşamımdan vazgeçiyorum. Söylediğim gibi, sen umut bağladığım tek insansın. Son zamanlarda benim yapmadığımı senin yapmanı, benim olmadığım kişi olmanı istiyordum. Sende deha anları, deha tohumları, başkalarından daha derin, farklı belirtiler var. Sana umut bağlamıştım, hâlâ da bağlıyorum, her ne kadar ne söylediklerimi ne de beklediklerimi anlamaya istekli değilsen de. Bir süredir hoşuma gitmeyen bir yaşam sürüyorsun. Artık okumuyorsun, çalışmıyorsun, beni aramıyorsun. Budalalarla birlikte sürüye katıldın, yazdıkların soğuk, berbat şeyler; etkisiz, kahvelerle, salonlarla ilgili. Artık kırlık yerlere gittiğini görmüyorum; artık seni yalnız değil, vebadan kaçar gibi kaçman gereken insanlarla birlikte görüyorum. Artık kendin değilsin: Bütün tutkuların çürümüş kanallar gibi düştü; şaşmaktan çok kazanmayı düşünüyorsun, daha yükseklere çıkmaktan çok, halinin vaktinin iyi olmasına çabalıyorsun. Bugüne dek, sana böyle şeyleri hiç böylesine katı biçimde söylememiştim; bunları seni seven, ölmekte olan birinin sözleri gibi dinleyebilirsin. Bu nedenle, seni kurtarmak için son bir umarsız girişimde bulunmayı düşündüm. Ne olursa olsun, öbür gün ölmek zorundayım, ama senin için öldüğümü bilmeni istiyorum. Yaşama gereğinden çok bağlısın, kendini öldürme yürekliliğin yok. Bu son aylar geçtikten sonra, ne olduğunu, ne olmak istediğini bir kez daha düşünürsen, kendini öldürmen gerekir, ama bunu yapamayacağını biliyorum. Senin yerini ben alıyorum, günahlarını da ben yükleniyorum. Senin kendini unutmanın acıklı görünüşüne artık dayanamadığım için, yapman gereken ama göze alamadığın şeyi ben yapıyorum. Ölümümün, ruhun için büyük bir sarsıntı olacağı, ruhunun yeniden yüzeye çıkacağı, ölümüne dek özünü değiştireceği umuduyla öldürüyorum kendimi. Özveride bulunmaksızın, kan dökmeksizin hiçbir şey elde edilemez. Ben, senin uğruna kurban ediyorum kendimi; kanımı senin yücelmen için döküyorum. Ben de İsa gibi, otuz üç yaşında gönüllü olarak ölüme gidiyorum. O, bütün insanları kurtarmak için öldü; bense, Tanrı olmadığımdan, yalnızca bir insanı kurtarmak için ölüyorum. Benim özverimin onunkinden daha şanslı olacağını umalım. Belki de kendimi kandırıyorum, belki de sen çoktan ılımlılığın çamuruna öylesine batmışsındır ki, benim ölümümün etkisi, seni yeniden ayağa kaldıramayacak, gerçek kendini anımsatamayacak sana. Ama ben son dakikaya dek ummak istiyorum. Değer verdiğin bir insanın, seni böyle aşağılarda görmenin acısıyla, sana gerçek kendi yazgını vermek umuduyla kendini öldürdüğünü öğrendiğinde, belki de şu anda olduğu gibi gülümseyemeyeceksin artık. Şaka yapmıyorum. İki gün içinde şaka yapıp yapmadığımı ya da sana gerçekten de, bir insanın başka bir insana verebileceği en yüce sevgi kanıtını verip vermediğimi anlayacaksın. O ana dek hiç sözünü kesmemiştim, uzun söylemini sık sık elimde olmaksızın aptal aptal gülerek dinlemiştim. Ama ben de bir şey söylemek istiyordum. En ciddi anlarda bile mantığı unutamam.

Kaçan Ayna'dan alıntı...
Papini

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone



25 Şubat 2014 Salı

ANGUT KUŞU


Bir gün internette bir yazıya takıldı gözüm ''angut kuşu'' başlıklı... Merak ettim doğrusu ''angut kuşu'' nedir diye? Çünkü; günlük hayatta salak, ahmak, kaba saba olarak gördüğümüz insanlara ''angut'' deriz ve bunun sebebini de hiç mi hiç bilmiyordum. Pek kullandığım bir kelime de değildi işin gerçeği. Yazının da ''angut'' kelimesinin kullanımıyla bir ilgisi olduğunu düşünmüştüm...
Oysa durum tamamen farklıydı. Angut kuşunun hikayesi anlatılıyordu yazıda. ''Angut kuşu'' eşe sadakatin simgesi olarak anılıyordu. Eşi öldükten sonra başka eş kabul etmeden ömrünün sonuna kadar yaşayan, tek eşli bir hayvan. Ölen eşinin başında gözlerini bir an bile ayırmadan baş ucunda bekleyerek yas tutan ve bu yas durumunu da ömrünün son gününe kadar devam ettiren bir hayvan...
Nedendir anlamını bilmediğimiz kelimeleri, değersiz kılmak. Saygıyla önünde eğilmemiz gereken ''angut kuşu''nun adını bir aşağılama anlamında yersiz yere kullanmak... Bilinmez...
Kimi zaman bir şiir, bir şarkı, bir dans, bir film, bir kitap, kimi zaman da bir ''angut kuşu'' hikayeler yazdırır, yeni başlangıçlar için adım attırır insana...
Her yaşam, her yaşanmışlık kendi içinde bir hikaye barındırır aslında. ''Yaşadıklarımı yazsam roman olurdu.''demez mi pek çok insan... Bir hayvan da olsa, her canlı gibi ''angut kuşu''nun da bir hikayesi var işte...

Bazı hikayeler; mutlu...
Bazı hikayeler de; ''angut kuşu''nun hikayesi gibi hüzünlüdür...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone