Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.
Bu dağların bir rakibi varsa rüzgardır.
Rüzgar burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür.
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgar siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
Ve anlatır mabutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.
‘Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!
Benim artık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine aklım ermedi,
Etrafım da bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hala anlaşamadık,
Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.
Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asil şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.
Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asil şey seni buldum kainatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.
Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgar! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete aşıkım ben de.
İşte Rüzgar! Senin gibi ben de deliyim.
Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgar! Sana, yalnız sana benzemeliyim.'
Sabahattin Ali
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
25 Mayıs 2017 Perşembe
15 Nisan 2017 Cumartesi
Kurgu mu? Gerçek mi?
Seçmeniz için size iki tatil paketi sunulduğunu düşünelim:
Taş Devri Paketi: İlk gün el değmemiş ormanda on saat yürüyüş yapacağız, akşam çökerken bir nehrin kenarında kamp kuracağız. İkinci gün nehirde on saat kanoyla dolaşacak, küçük bir gölün kıyısında kamp kuracağız. Üçüncü gün yerel halktan nasıl balık tutulacağını ve yakındaki koruda mantar toplamayı öğreneceğiz.
Modern Proletarya Paketi: İlk gün pislik içindeki bir tekstil fabrikasında on saat çalışacağız, sıkış tıkış bir apartman dairesinde geceleyeceğiz. İkinci gün yakındaki markette on saat kasiyerlik yapacak ve uyumaya aynı daireye gideceğiz. Üçüncü gün yerel halktan nasıl banka hesabı açarak ev kredisi alacağımızı öğreneceğiz?
Hangi paketi seçerdiniz?
Mesele insanların kurduğu işbirliği ağlarını değerlendirmeye gelince her şey bakış açımıza ve kullanmayı seçtiğimiz değerlendirme araçlarına göre değişir. Mısır firavununu üretim, beslenme ve sosyal uyum açısından mı değerlendiriyoruz? Yoksa aristokrasi, basit köylüler, domuzlar ve timsahlara mı odaklanıyoruz? Tarih tek bir anlatı değildir; aksine binlerce çeşitli anlatıdan meydana gelir. Neyi anlatmayı seçersek, bir diğerini susturmayı tercih etmiş oluruz.
İnsanların kurduğu işbirliği ağları, kendilerini kendi yarattıkları değerlerle ölçer ve kanıksandığı gibi kendilerine olsukça yüksek notlar verir. Özellikle de tanrı, ulus ve şirket gibi kurgusal oluşumlar adına örülmüş ağlar, kendilerini bu o kurgusal oluşumun penceresinden değerlendirir. Bir din, ilahi emirleri harfiyen yerine getirilirse başarılıdır, ulusal çıkarlarını koruyan bir ulus şanlı olacaktır; bir şirket çok para kazandıkça büyüyebilir.
Herhangi bir insan ağının tarihini incelerken, zaman zaman durup kurgusal olmayan gerçeğin penceresinden bakmanın faydası olacaktır. Bir varlığın kurgusal olup olmadığını nasıl bilebilirsiniz? Oldukça basittir aslında; Acı çekiyor mu? Diye sorun yeter. İnsanlar Zeus'un tapınaklarını yaktığında Zeus acı çekmez. Euro değer kaybettiğinde Euro kederlenmez. Bankalar battığında banka mağdur olmaz. Bir devlet savaşta kaybettiğinde devlet ıstırap çekmez, bankalar ve devletler meteforlardan ibarettir. Fakat savaşta yaralanan bir askerin acısı gerçektir. Yiyecek tek lokması olmayan yoksul bir köylü gerçekten eziyet çeker. Annesinden ayrılan yeni doğmuş bir buzağı gerçekten ıstırap duyar. Gerçeklik budur.
Bu acılar, kurgularda duyduğumuz inançtan kaynaklanıyor olabilir tabii. Örneğin ulusal ve dini mitlere inanmak bir savaşın çıkmasına neden olabilir ve sonucunda milyonlar evlerini, uzuvlarını, hatta hayatlarını kaybedebilir. Savaşın nedeni kurgusal olsa da çekilen ıstırap tamamen gerçektir. Bu nedenle kurguyu gerçekten ayırmak için elimizden geleni yapmamız gerekir.
Kurgu kötü değil, hayali bir olgudur. Para, devlet ya da şirket gibi ortaklaşa kabul ettiğimiz hikayeler olmadan hiçbir karmaşık insan toplumu işleyemez. Uydurduğumuz kurallara uymadan futbol oynayamayız. Piyasalardan ya da mahkemelerden, benzer uydurma hikayelere inanmadan yararlanamayız. Ancak bu hikayeler sadece araçlardır. Hedeflerimiz ya da değerlerimiz haline gelmemelidir. Sadece kurgu olduğunu unuttuğumuz anda gerçeklikle bağımızı kaybederiz. "Şirket için çok para kazanmak" ya da "ulusal değerlerimiz korumak" gibi çatşmaların içine düşeriz. Şirket, para ve ulus sadece hayalimizde var olabilir. Hepsini kendimize hizmet etmek için yaratmışken, neden onlar uğruna kendi hayatlarımızı feda edelim?
21.yüzyılda geçmişte görülmediği kadar güçlü kurgular ve totoliter dinler yaratacağız. Biyoteknoloji ve bilgisayar algoritmalarının yardımıyla bu dinler dakika dakika varlığımızı kontrol etmekle kalmayacak; bedenlerimizi, beyinlerimizi ve zihinlerimizi de şekillendirecek, cennetler ve cehennemlerden oluşan bütünlüklü sanal dünyalar yaratacaklar. Kurguyu gerçekten, dini de bilimden ayırmayı başarmak hiç olmadığı kadar zor ve hayati olacak.
Yarının Kısa Bir Tarihi
Alıntı
Kitap: Homo Deus
Yazar: Yuval Noah Harari
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
14 Nisan 2017 Cuma
Yüzleşme
Korku; insanoğluğunun en güçlü duygularından biridir. İnsanlığın varoluşundan itibaren genlerine kazınmıştır. 'Savaş ya da kaç!'
Korku sayesinde hayatta kalmayı başaran ilk insan bu duyguyu genlerimize aktarmış, günümüze kadar taşımış ve bu aktarım hayatta kalma iç güdüsü taşıyan insan tarafından diğer nesillere de aktarılmaya devam edecektir.
Bu açıdan bakıldığında işe yarar, faydalı bir duygu gibi görünen korku, zamanımız koşullarında dezavantaja dönüşmekte. Çünkü artık aslanlardan, kaplanlardan ve ilkel döneme ait bir çok vahşi şeyden korunmamızı gerektirecek bir durum ortada yoktur... Gerçi korunmamız gereken en vahşi hayvan insanı göz ardı etmek pek de doğru olmaz....
Korkularımız hayatımızda engeller oluşturur ve bu korkuların genelde pek farkında olmayız. Çünkü; üzerini tozlu sandıklar gibi onlarca bahanelerle örteriz, altta yatan sebebi görmek her geçen gün zorlaşır.
Sevmek ve sevilmekten kaçarız, kaybetmekten korktuğumuz için. Yeni başlangıçlara adım atmaktan çekiniriz, başarısızlıktan korktuğumuz için. Sevmediğimiz işlerde yıllarca çalışmak zorunda kalırız, aynı konforu başka bir işte bulamamaktan korktuğumuz için. Yıllarca yaşadığımız şehirden şikayet eder, bilinmezlikten korktuğumuz için başka şehre taşınma cesaretini gösteremeyiz... Ve bunlara kendimizi haklı çıkaracak öyle kılıflar buluruz ki altında yatan canavarı görünce kendimiz bile şaşarız...
Yapacağımız en iyi şey korkularımızla yüzleşip, üzerine gitmektir. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi hayatımıza verdiği zarar da yadsınamaz...
Korkusuz, cesaret dolu bir yaşaşam dilerim herkese
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
13 Nisan 2017 Perşembe
Gün Olur
Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra. Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan. Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!... Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi... Orhan Veli Kanık Bana şiiri sevdiren adam, iyi ki doğdun…
Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone
8 Nisan 2017 Cumartesi
SEVGİ
Bunun üzerine Almitra, 'Bize sevgiden bahset...' dedi.
Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.
Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.
Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.
Ve yüksek bir sesle konuşmaya basladı:
'Sevgi sizi çağırınca, onu takip edin,
Yolları sarp ve dik olsa da...
Yolları sarp ve dik olsa da...
Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...
Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...
Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,
Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...
Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...
Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
En yükseklere uzanıp, Güneş'le
titresen en hassas dallarınızı okşasa da,
Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
titresen en hassas dallarınızı okşasa da,
Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;
Esnekleşene kadar yoğurur;
Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
Sizi kendi kutsal ateşine savurur...
Esnekleşene kadar yoğurur;
Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
Sizi kendi kutsal ateşine savurur...
Sevgi bütün bunları,
Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzünü yaratır...
Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzünü yaratır...
Ancak korkunun kıskacında,
Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
O zaman örtün çıplaklığınızı,
Ve sevginin harman yerine adim atin...
Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
O zaman örtün çıplaklığınızı,
Ve sevginin harman yerine adim atin...
Adim atin, kahkahaların tümünün olmadığı,
Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...
Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...
Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini,
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...
Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;
Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...
Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...
Sevdiğinizde, 'Tanrı benim kalbimde, ' yerine,
Söyle deyin, 'Ben kalbindeyim Tanrı'nın...'
Söyle deyin, 'Ben kalbindeyim Tanrı'nın...'
Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
sizi değer bulduğunda...
Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
sizi değer bulduğunda...
Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka...
Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...
Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...
Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali,
Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...
Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...
Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...
Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...
Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...
Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,
Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...'
Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...'
Halil Cibran
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
2 Nisan 2017 Pazar
Transaksiyonel Analiz ile İletişim Kalitenizi Arttırın
Sosyal varlık olan insan için iletişim hayatın önemli bir parçası. Hepimiz bir şekilde iletişim kuruyor ya da kurmaya çalışıyoruz. Önemli olan kurduğumuz iletişimin kalitesi. Kendimizi, insanı ne kadar anlıyor ve tanıyorsak iletişimde de o kadar başarılı oluyoruz.
İş, ev ve sosyal hayatımızda kabul görmek, fark edilmek, beğenilmek ve sevilmek isteriz. Bunlar insanın yaşam sürecindeki temel ihtiyaçlarıdır. Çocuğumuzla, eşimizle veya sevgilimizle, patronumuz ve iş arkadaşlarımızla sürekli iletişim halindeyiz. İletişim kanalları tıkandığında birbirimizi anlamakta güçlük çekeriz. Huzursuzluk ve can sıkıntıları baş gösterir. Herkes anlamayı ve anlaşılmayı beklerken, iletişim sekteye uğrar.
Transaksiyonel Analiz(TA) psikiyatrist Eric Berne tarafından geliştirilen bir kuramdır. TA, kişisel gelişim ve değişim için sistematik ve kişisel psikoterapi teorisidir. Doğduğumuzda saf ve temiz doğarız, büyüdükçe çeşitli etkileşimlerle yavaş yavaş şekillenir ve farklılaşırız. TA kuramının dayandığı felsefe, Berne'ün şu ifadesiyle özetlenebilir: "İnsanlar dünyaya prens veya prenses olarak gelirler, ancak daha sonra kurbağaya dönüşürler. TA'nın amacı da, insanların yeniden prens veya prenses olmalarına yardımcı olmaktır."
TA'da insanda bulunan üç ego durumundan söz edilir. Bunlar; ebeveyn, yetişkin ve çocuk durumlarıdır.
Ebeveyn: Değerler, inançlar, kural ve kalıplar
Yetişkin: Kararlar, tercihler, somut ve sahici
Çocuk: İhtiyaçlar, korkular ve duygular
İletişim kurarken bu üç durumdan biri söz konusudur. Aynı dili konuşmak terimini günlük hayatta çok kullanırız, bu ego durumlarından ebeveyn durumu ile iletişim kuruyor ve karşımızdaki ebeveyn durumundaysa bu aynı dili konuşmaktır. İletişimde biri çocuk ego durumunda, diğeri ebeveyn durumundaysa çatışma ortaya çıkabilir.
İnsanlar bu üç ego durumunu da kullanır. Kişilerde bazen eşit bazen de birinin baskın olması durumu söz konusu olabilir. Bu ego durumlarından ideali yetişkin ego durumudur. Her zaman yetişkin ego durumunda olmak pek mümkün değildir.
Kendimizin ve iletişimde bulunduğumuz insanın hangi ego durumunda olduğunu nasıl anlarız? Konuyu özetleyen bununla ilgili internette çok güzel bir tablo buldum. Karşınızdakini ve kendinizi iletişimdeyken kullandığınız sözcükler, ses tonu ve beden diline göre hangi ego durumunda olduğunuzu anlamanıza yardımcı olacaktır.
İş, ev ve sosyal hayatımızda kabul görmek, fark edilmek, beğenilmek ve sevilmek isteriz. Bunlar insanın yaşam sürecindeki temel ihtiyaçlarıdır. Çocuğumuzla, eşimizle veya sevgilimizle, patronumuz ve iş arkadaşlarımızla sürekli iletişim halindeyiz. İletişim kanalları tıkandığında birbirimizi anlamakta güçlük çekeriz. Huzursuzluk ve can sıkıntıları baş gösterir. Herkes anlamayı ve anlaşılmayı beklerken, iletişim sekteye uğrar.
Transaksiyonel Analiz(TA) psikiyatrist Eric Berne tarafından geliştirilen bir kuramdır. TA, kişisel gelişim ve değişim için sistematik ve kişisel psikoterapi teorisidir. Doğduğumuzda saf ve temiz doğarız, büyüdükçe çeşitli etkileşimlerle yavaş yavaş şekillenir ve farklılaşırız. TA kuramının dayandığı felsefe, Berne'ün şu ifadesiyle özetlenebilir: "İnsanlar dünyaya prens veya prenses olarak gelirler, ancak daha sonra kurbağaya dönüşürler. TA'nın amacı da, insanların yeniden prens veya prenses olmalarına yardımcı olmaktır."
TA'da insanda bulunan üç ego durumundan söz edilir. Bunlar; ebeveyn, yetişkin ve çocuk durumlarıdır.
Ebeveyn: Değerler, inançlar, kural ve kalıplar
Yetişkin: Kararlar, tercihler, somut ve sahici
Çocuk: İhtiyaçlar, korkular ve duygular
İletişim kurarken bu üç durumdan biri söz konusudur. Aynı dili konuşmak terimini günlük hayatta çok kullanırız, bu ego durumlarından ebeveyn durumu ile iletişim kuruyor ve karşımızdaki ebeveyn durumundaysa bu aynı dili konuşmaktır. İletişimde biri çocuk ego durumunda, diğeri ebeveyn durumundaysa çatışma ortaya çıkabilir.
İnsanlar bu üç ego durumunu da kullanır. Kişilerde bazen eşit bazen de birinin baskın olması durumu söz konusu olabilir. Bu ego durumlarından ideali yetişkin ego durumudur. Her zaman yetişkin ego durumunda olmak pek mümkün değildir.
Kendimizin ve iletişimde bulunduğumuz insanın hangi ego durumunda olduğunu nasıl anlarız? Konuyu özetleyen bununla ilgili internette çok güzel bir tablo buldum. Karşınızdakini ve kendinizi iletişimdeyken kullandığınız sözcükler, ses tonu ve beden diline göre hangi ego durumunda olduğunuzu anlamanıza yardımcı olacaktır.
| foto:uğur özeren |
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
30 Mart 2017 Perşembe
Eğitim Şart
İki gündür eğitimdeyim umarım yokluğumu hissetmemişsinizdir. Bloglara uğrayamadım, ne yazık ki o güzel yazılarınızı okuyamadım. Ben eğitimdeyken hayat bir şekilde akmaya devam etti, tabii ki farkındayım...
Akış enteresan bir şey değil mi? Ben eğitimdeyim, biriniz dertleriyle boğuşuşuyor, biriniz keyifli zaman geçiriyor, biriniz harıl harıl çalışıyor, bir diğeriniz çocuğunun sorunlarıyla uğraşıyor. Hepimiz için hayat akmaya devam ediyor bir şekilde. Durağanlık yok... İşte hayat! Yaşıyor ve nefes alıyoruz...
Benim için inanılmaz keyifli geçen bir eğitim oldu. Neden mi? Konu koçluk becerileriydi ve hayatımda ki bir çok yanlışın nedenini fark ettim de ondan... Pıfff koçluk mu? Modern çağımızın zırvalıkları, yeni kazanç kapısı diyenlere durun bir diyeceğim var! Paydaştık evet! Üzülerek söylüyorum artık değiliz. Ayıracak maddi imkanlarınız varsa eğer, bir koç edinmeye değer. Gördüğüm o. Çünkü inanılmaz bir farkındalık yaratıyor ve ağzınız bir karış açık kala kalıyorsunuz. Bildiğiniz tüm doğrular çöp oluyor. Kendinizi tanımaya, anlamaya başlıyorsunuz...
Genelde davranışı değerlendirme eğilimine sahibiz insanlarla iletişimimizde. Duygu ve düşünce bizi pek bağlamaz. Hoşumuza gitmeyen bir davranışla karşılaştığımızda altında yatanı pek sorgulamayız. Ya arkadaş bu kadar kankaydık bana bunu yaptı, mağduriyetini bir çoğumuz yaşamışızdır. Neden, niçin yaptı ile pek ilgilenmeyiz. İşte tam da bu noktada sıkıntılarımız başlıyor. Altında yatan duygu ve düşünceyi okuma becerisine sahip değilsek davranışı yorumluyor ve kişisel algılıyoruz. Ya o gün kankanızın canı sıkkınsa? Sizinle görüşmeden az önce canı başka bir duruma sıkılmışsa? Siz de yaşanan durumu yüzeysel görüyor ve kişisel algılıyorsanız?
Çoğu zaman olay ve durumları yorumlarken frene basıp, düşünmeyi unutuyor ve istemediğimiz tepkiler veriyoruz. Doğal olarak da istemediğimiz sonuçlarla karşılaşıyoruz. Arkada yatan sebepleri gözardı ediyoruz ve mağdur hissine kapılıyoruz. Doğru mu? Tabii ki değil. Eğer kankamızı kaybetmek istemiyorsak, bizim için önemliyse onun bu davranışının altında yatan sebepleri öğrenmeye çalışıyoruz. Bizim için kıymeti yoksa da uğraşmaya değmez kararını vererek yolumuza devam ediyoruz...
Kendimizi, duygularımızı, ne istediğimizi ne kadar biliyoruz? Ne kadar tanıyoruz? Ve karşımızda ki insanları hangi baremlerimize göre değerlendiriyoruz? Peki ya kendimizin farkında mıyız?
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
Akış enteresan bir şey değil mi? Ben eğitimdeyim, biriniz dertleriyle boğuşuşuyor, biriniz keyifli zaman geçiriyor, biriniz harıl harıl çalışıyor, bir diğeriniz çocuğunun sorunlarıyla uğraşıyor. Hepimiz için hayat akmaya devam ediyor bir şekilde. Durağanlık yok... İşte hayat! Yaşıyor ve nefes alıyoruz...
Benim için inanılmaz keyifli geçen bir eğitim oldu. Neden mi? Konu koçluk becerileriydi ve hayatımda ki bir çok yanlışın nedenini fark ettim de ondan... Pıfff koçluk mu? Modern çağımızın zırvalıkları, yeni kazanç kapısı diyenlere durun bir diyeceğim var! Paydaştık evet! Üzülerek söylüyorum artık değiliz. Ayıracak maddi imkanlarınız varsa eğer, bir koç edinmeye değer. Gördüğüm o. Çünkü inanılmaz bir farkındalık yaratıyor ve ağzınız bir karış açık kala kalıyorsunuz. Bildiğiniz tüm doğrular çöp oluyor. Kendinizi tanımaya, anlamaya başlıyorsunuz...
Genelde davranışı değerlendirme eğilimine sahibiz insanlarla iletişimimizde. Duygu ve düşünce bizi pek bağlamaz. Hoşumuza gitmeyen bir davranışla karşılaştığımızda altında yatanı pek sorgulamayız. Ya arkadaş bu kadar kankaydık bana bunu yaptı, mağduriyetini bir çoğumuz yaşamışızdır. Neden, niçin yaptı ile pek ilgilenmeyiz. İşte tam da bu noktada sıkıntılarımız başlıyor. Altında yatan duygu ve düşünceyi okuma becerisine sahip değilsek davranışı yorumluyor ve kişisel algılıyoruz. Ya o gün kankanızın canı sıkkınsa? Sizinle görüşmeden az önce canı başka bir duruma sıkılmışsa? Siz de yaşanan durumu yüzeysel görüyor ve kişisel algılıyorsanız?
Çoğu zaman olay ve durumları yorumlarken frene basıp, düşünmeyi unutuyor ve istemediğimiz tepkiler veriyoruz. Doğal olarak da istemediğimiz sonuçlarla karşılaşıyoruz. Arkada yatan sebepleri gözardı ediyoruz ve mağdur hissine kapılıyoruz. Doğru mu? Tabii ki değil. Eğer kankamızı kaybetmek istemiyorsak, bizim için önemliyse onun bu davranışının altında yatan sebepleri öğrenmeye çalışıyoruz. Bizim için kıymeti yoksa da uğraşmaya değmez kararını vererek yolumuza devam ediyoruz...
Kendimizi, duygularımızı, ne istediğimizi ne kadar biliyoruz? Ne kadar tanıyoruz? Ve karşımızda ki insanları hangi baremlerimize göre değerlendiriyoruz? Peki ya kendimizin farkında mıyız?
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
26 Mart 2017 Pazar
Stresin Vücudumuza Etkisi
Stres, modern çağımızın sorunu haline gelmiş durumda. Teknolojinin gelişimiyle daha rahat olmamız gerektiği düşünülse de durum tam tersi. Bir e-mail ile bir çok işimizi hızla yapıyor, makinede çamaşırlar, bulaşıklar yıkanıyor. Bir çok işi kolayca yapıyoruz. Zamandan kazanırken, zamansızlıktan şikayet ediyor ve hiçbir şeye yetişemiyoruz. Kaygı durumu arttıkça üzerimizdeki stres te artıyor. Stresle başa çıkmak üzerine yazılan makaleler, kitaplar çok fazla ilgi görüyor. Çünkü, stresle nasıl başa çıkacağımızı bilmiyoruz ve hayatımızı ele geçirdiğinin farkındayız. Bir çok öneri ve yöntem var uygulayabilene tabii.
Hayatımızı etkileyen 'stres' denen şey ile başa çıkmak önemli. Peki bize, vücudumuza neler yaptığının farkında mıyız?
Son yirmi- otuz yıl içinde bilim insanları sürekli stresin vücudumuz üzerinde yıkıcı etkisi olduğunu anladı. Kalp-damar sisteminin özellikle duyarlı olması hiç de şaşırtıcı değil. Savaş ya da sıvış tepkisiyle yükselen kan basıncının sürekli yüksek kalması kan damarı duvarlarına zarar vererek sonunda atardamarlarda tıkanmadan kalp krizine varan sorunlara yol açabilir. Onbinlerce İngiliz hükümeti çalışanının izlendiği çalışmalarda işi daha stersli olanların anlamlı derecede genç yaşta ve çoğunlukla kalp krizi nedeniyle öldüğü bulunmuştur. Doğu Avrupa'da komünist sistemin yıkılmasından sonra yaşanan toplumsal çöküş sırasında kalp yetersizliğine bağlı ölüm oranları fırlamıştır.
Ancak kronik stres, kalp dışında pek çok yerde etki gösterir. Savaş ya da sıvış tepkisi sırasında vücut kan şekeri düzeylerini yükseltmek için yakıt kullanır. Bu da bize gereken enerji takviyesini sağlar ama zaman içinde obezite ve diyabet riskini arttırır. Ayrıca bağışıklık sistemimizi tehlikeye atar.
Yirmi- otuz yıl öncesine kadar bilim insanları, psikolojik stresin enfeksiyona karşı verdiği yanıtı etkilemesinin mümkün olduğunu düşünmüyorlardı. Oysa şimdi aradaki bağlantıyı ispatlayan tonlarca kanıt var. Etkiler karmaşık olmakla birlikte, akut stres patlamaları ( dakikalar ila saatler sürebilir) genel olarak bağışıklık sisteminin hasara karşı hazır olması için destekler ve bu etkide kortizol gibi hormonlar aracılık eder.
Strese yol açan olay sona erdiğinde hormonların düzeyi hızla normale döner; örneğin, kortizol kendi salgılanmasını sonlandıran bir kapatma düğmesi işlevi görür. Etkilenmiş bağışıklık hücrelerinin (ki bu hücrelerin bir enerji maliyeti vardır ve uzun süre aktif kalırlarsa vücudun kendisine saldırabilirler) sadece ihtiyaç duyulduğu sürece iş başında olmasını sağlayan akıllıca bir sistemdir bu.
Ancak kronik stres altındayken kortizol sürekli salgılanır. Bu durumda kortizol kalıcı bir kapatma düğmesi gibi davranır ve bağışıklık sistemini baskılar. Kronik stres, aşılara verdiğimiz yanıtı bozar ve bizi soğuk algınlığından HIV'e, türlü enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale getirir.
Eğer çok uzun süre çok fazla stres altında kalırsak bu kapatma düğmesi yıpranabilir ve vücudumuz kortizole olması gerektiği gibi yanıt veremez hale gelir. Bu da bağışıklık sisteminin kontrolden çıkmasına yol açarak, bizi allerjilere ve en kötüsü de kronik enflamasyona karşı duyarlı hale getirir. Bir sıyrığın etrafında şişme ve kızarıklıkla kendini belli eden enflamasyon, vücudun enfeksiyon ve yaralanmaya karşı ilk savunma hattıdır. Kılcal kan damarları genişleyerek sızdırmaya başladığı için kan ve bağışıklık hücreleri etraftaki dokuya yayılır. Bu süreç, o alanı tahriş edici maddelerden, istilacılardan ve hasar gören hücrelerden etkin biçimde, hızla temizler; kısa süreli enflamasyon yara iyileşmesinin önemli bir parçasıdır.
Fakat uzun süre devam eden, gereğinden fazla enflamasyon, süreci bozar ve yara onarımı yavaşlar. Araştırmacılar bu durumu Alzheimer hastası yakınına bakan kadınlarda, sınava hazırlanan diş hekimliği öğrencilerinde ve evli çiftlerde kavga ettikleri zaman gözlemlemiştir. Yüksek düzeylerde enflamasyon, egzamadan multipl skleroza çeşitli otoimmün hastalıklarda alevlenmelere neden olur. Ayrıca iltihap zaman içinde kemikler, eklemler, kaslar ve kan damarları gibi sağlıklı dokuları da yer bitirir.
Stresin neden olduğu fizyolojik değişimler görünüşe göre bazı kanserlerde de rol oynar. Milyonlarca kişinin uzun süre izlendiği pek çok epidemiyolojik çalışmada, sigara ve alkol tüketimi gibi davranışsal faktörler kontrol edilse bile, stresli bir yaşamın belli kanser türleri için risk taşıdığı bulunmuştur. Bu arada laboratuvar deneyleri stresin, en azından hayvanlarda, DNA onarım mekanizmasına ket vurduğunu ve bağışıklık yanıtının, normalde tümörle mücadele eden doğal katil hücreler gibi bazı bölümlerini baskıladığını düşündürmektedir.
Savaş ya da sıvış tepkisi, hasarlı hücreleri ortadan kaldıran ve yeni kan damarlarının oluşmasını destekleyen enflamasyonu güçlendirerek, gelişmekte olan bir tümörün ihtiyacı olan şeyi sunar: yerel kan temini ve genişleyecek alan. Farklı türde kanseri olan fareler strese maruz bırakıldığında ya da bu hayavanlara bir stres hormonu olan adrenalin uygulandığında tümörleri daha hızlı büyür ve yayılır.
Tüm bu bilimsel veriler hayatımızdaki stresin vücudumuzda nelere yol açabileceğini özetlemekte, ki bu stresin etkilerinin bir kısmı. Bu etkilere bakıldığında stresle başa çıkılmasının ne kadar önemsenmesi gerektiği ortada. Herkese stressiz, en azından az stresli bir yaşam diliyorum.
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Yararlanılan Kaynak: Şifa - Jo Marchan
Hayatımızı etkileyen 'stres' denen şey ile başa çıkmak önemli. Peki bize, vücudumuza neler yaptığının farkında mıyız?
Son yirmi- otuz yıl içinde bilim insanları sürekli stresin vücudumuz üzerinde yıkıcı etkisi olduğunu anladı. Kalp-damar sisteminin özellikle duyarlı olması hiç de şaşırtıcı değil. Savaş ya da sıvış tepkisiyle yükselen kan basıncının sürekli yüksek kalması kan damarı duvarlarına zarar vererek sonunda atardamarlarda tıkanmadan kalp krizine varan sorunlara yol açabilir. Onbinlerce İngiliz hükümeti çalışanının izlendiği çalışmalarda işi daha stersli olanların anlamlı derecede genç yaşta ve çoğunlukla kalp krizi nedeniyle öldüğü bulunmuştur. Doğu Avrupa'da komünist sistemin yıkılmasından sonra yaşanan toplumsal çöküş sırasında kalp yetersizliğine bağlı ölüm oranları fırlamıştır.
Ancak kronik stres, kalp dışında pek çok yerde etki gösterir. Savaş ya da sıvış tepkisi sırasında vücut kan şekeri düzeylerini yükseltmek için yakıt kullanır. Bu da bize gereken enerji takviyesini sağlar ama zaman içinde obezite ve diyabet riskini arttırır. Ayrıca bağışıklık sistemimizi tehlikeye atar.
Yirmi- otuz yıl öncesine kadar bilim insanları, psikolojik stresin enfeksiyona karşı verdiği yanıtı etkilemesinin mümkün olduğunu düşünmüyorlardı. Oysa şimdi aradaki bağlantıyı ispatlayan tonlarca kanıt var. Etkiler karmaşık olmakla birlikte, akut stres patlamaları ( dakikalar ila saatler sürebilir) genel olarak bağışıklık sisteminin hasara karşı hazır olması için destekler ve bu etkide kortizol gibi hormonlar aracılık eder.
Strese yol açan olay sona erdiğinde hormonların düzeyi hızla normale döner; örneğin, kortizol kendi salgılanmasını sonlandıran bir kapatma düğmesi işlevi görür. Etkilenmiş bağışıklık hücrelerinin (ki bu hücrelerin bir enerji maliyeti vardır ve uzun süre aktif kalırlarsa vücudun kendisine saldırabilirler) sadece ihtiyaç duyulduğu sürece iş başında olmasını sağlayan akıllıca bir sistemdir bu.
Ancak kronik stres altındayken kortizol sürekli salgılanır. Bu durumda kortizol kalıcı bir kapatma düğmesi gibi davranır ve bağışıklık sistemini baskılar. Kronik stres, aşılara verdiğimiz yanıtı bozar ve bizi soğuk algınlığından HIV'e, türlü enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale getirir.
Eğer çok uzun süre çok fazla stres altında kalırsak bu kapatma düğmesi yıpranabilir ve vücudumuz kortizole olması gerektiği gibi yanıt veremez hale gelir. Bu da bağışıklık sisteminin kontrolden çıkmasına yol açarak, bizi allerjilere ve en kötüsü de kronik enflamasyona karşı duyarlı hale getirir. Bir sıyrığın etrafında şişme ve kızarıklıkla kendini belli eden enflamasyon, vücudun enfeksiyon ve yaralanmaya karşı ilk savunma hattıdır. Kılcal kan damarları genişleyerek sızdırmaya başladığı için kan ve bağışıklık hücreleri etraftaki dokuya yayılır. Bu süreç, o alanı tahriş edici maddelerden, istilacılardan ve hasar gören hücrelerden etkin biçimde, hızla temizler; kısa süreli enflamasyon yara iyileşmesinin önemli bir parçasıdır.
Fakat uzun süre devam eden, gereğinden fazla enflamasyon, süreci bozar ve yara onarımı yavaşlar. Araştırmacılar bu durumu Alzheimer hastası yakınına bakan kadınlarda, sınava hazırlanan diş hekimliği öğrencilerinde ve evli çiftlerde kavga ettikleri zaman gözlemlemiştir. Yüksek düzeylerde enflamasyon, egzamadan multipl skleroza çeşitli otoimmün hastalıklarda alevlenmelere neden olur. Ayrıca iltihap zaman içinde kemikler, eklemler, kaslar ve kan damarları gibi sağlıklı dokuları da yer bitirir.
Stresin neden olduğu fizyolojik değişimler görünüşe göre bazı kanserlerde de rol oynar. Milyonlarca kişinin uzun süre izlendiği pek çok epidemiyolojik çalışmada, sigara ve alkol tüketimi gibi davranışsal faktörler kontrol edilse bile, stresli bir yaşamın belli kanser türleri için risk taşıdığı bulunmuştur. Bu arada laboratuvar deneyleri stresin, en azından hayvanlarda, DNA onarım mekanizmasına ket vurduğunu ve bağışıklık yanıtının, normalde tümörle mücadele eden doğal katil hücreler gibi bazı bölümlerini baskıladığını düşündürmektedir.
Savaş ya da sıvış tepkisi, hasarlı hücreleri ortadan kaldıran ve yeni kan damarlarının oluşmasını destekleyen enflamasyonu güçlendirerek, gelişmekte olan bir tümörün ihtiyacı olan şeyi sunar: yerel kan temini ve genişleyecek alan. Farklı türde kanseri olan fareler strese maruz bırakıldığında ya da bu hayavanlara bir stres hormonu olan adrenalin uygulandığında tümörleri daha hızlı büyür ve yayılır.
Tüm bu bilimsel veriler hayatımızdaki stresin vücudumuzda nelere yol açabileceğini özetlemekte, ki bu stresin etkilerinin bir kısmı. Bu etkilere bakıldığında stresle başa çıkılmasının ne kadar önemsenmesi gerektiği ortada. Herkese stressiz, en azından az stresli bir yaşam diliyorum.
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Yararlanılan Kaynak: Şifa - Jo Marchan
18 Mart 2017 Cumartesi
Çanakkale
Övün ey Çanakkale, cihan durdukça övün!
Ömründe göstermedin bin düşmana bir gün.
Sen bir büyük milletin savaşa girdiği gün,
Başına yüz milletin birden üşüştüğü yersin!
Ömründe göstermedin bin düşmana bir gün.
Sen bir büyük milletin savaşa girdiği gün,
Başına yüz milletin birden üşüştüğü yersin!
Sen savaşa girince mızrakla, okla, yayla.
Karşına çıktı düşman çelikten bir alayla.
Sen topun donanmayla, tüfeğin bataryayla,
Neferin ordularla boy ölçüştüğü yersin!
Karşına çıktı düşman çelikten bir alayla.
Sen topun donanmayla, tüfeğin bataryayla,
Neferin ordularla boy ölçüştüğü yersin!
Nice tüysüz yiğitler yılmadı cenk devinden,
Koştu senin koynundan çıkar çıkmaz evinden.
Sen onların açtığı bayrağın alevinden,
Kaç bayrağın tutuşup yere düştüğü yersin!
Koştu senin koynundan çıkar çıkmaz evinden.
Sen onların açtığı bayrağın alevinden,
Kaç bayrağın tutuşup yere düştüğü yersin!
Toprağından fazladır sende yatan adamlar,
Irmağın kanla çağlar, yağmurun kanla damlar.
O cenkten armağandır sana kızıl akşamlar,
Sen silahın inançla son döğüştüğü yersin!
Irmağın kanla çağlar, yağmurun kanla damlar.
O cenkten armağandır sana kızıl akşamlar,
Sen silahın inançla son döğüştüğü yersin!
Bir destana benziyor senin bugünkü halin.
Okurken duyuyorum sesini ihtilalin.
Övün ey Çanakkale, ki sen Mustafa Kemal'in,
Yüz milletle yüz yüze ilk görüştüğü yersin!
Okurken duyuyorum sesini ihtilalin.
Övün ey Çanakkale, ki sen Mustafa Kemal'in,
Yüz milletle yüz yüze ilk görüştüğü yersin!
Faruk Nafız Çamlıbel
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
13 Mart 2017 Pazartesi
Nosebo Etkisi
Önceki yazımda plasebo etkisinden detaylı olarak bahsetmiştim. Plasebo Latince "memnun edeceğim", nosebo ise "zarar vereceğim" anlamına gelmekte. Nosebo etkisini, plasebo etkisinin zıttı olarak düşünebiliriz.
Nosebo etkisi de plasebo etkisi kadar ilginç bir konu. Nosebo etkisini kısaca şöyle açıklayabilirim. Eğer daha önce limonun tadına bakmışsanız, size limonu düşünün dediğimde ne hissedersiniz? Ağzınız sulanır, yüzünüz ekşir vs. Limonu düşünmek bile size limonu yediğinizdeki hisleri yaşatır. İşte şu an yaşadığınız bu olay "nosebo etkisi".
Nosebo etkisine çarpıcı bir örnek ise 2007 yılında ABD'deki doktorlar tarafından Mississippi Jakson'dan bildirilen 29 yaşında bir vaka. Bir antidepresan ilaçla ilgili klinik çalışmalara katılan adam tedaviye iyi yanıt veriyordu. Ancak kız arkadaşıyla aralarında geçen bir kavganın ardından kapsüllerin hepsini yutarak aşırı doz aldı. Hastanede kendini kaybettiğinde kalp atımı çok hızlı, kan basıncı endişe verici düzeyde düşüktü. Sağlık ekibi adama 4 saat içinde 6 litre serum verdi. Sonunda çalışmayı düzenleyen yetkililerden, hastanın plasebo grubunda olduğuna dair bir mesaj geldi. On beş dakika içinde bütün belirtiler kayboldu. Adam zehirlenmemişti, aşırı doz ilaç aldığını ve zehirlendiğini düşündüğü için bu belirtileri yaşıyordu.
İlaç almadan önce prospektüsteki yan etkileri okuyorsanız, bu yan etkilerden en azından birini yaşamanız olasıdır. Aslında ilaç aldığımızda gelişen yan etkilerin çoğu doğrudan ilaçlara değil, nosebo etkisine bağlıdır.
Nosebo etkisi, kara büyülere de bir açıklama getiriyor. Tıp doktoru olan Clifton Meador "Kökeni Bilinmeyen Belirtiler" adlı kitabında 80 yıl önce lanetlenmiş Alabamalı bir adamın öyküsünü anlatmış. Talihsiz hasta, Drayton Doherty adlı doktor tarafında muayene edilene dek bir deri bir kemik kalmış, ölmek üzeredir. Ne söylerse söylesin hastanın ölmek üzere olduğuna dair sarsılmaz inancını değiştiremeyeceğini anlayan Doherty hileye başvurur. Ailenin de rızasını alıp adama güçlü bir kusturucu ilaç verir ve çantasından gizlice yeşil bir kertenkele çıkarır. Hastaya, büyücünün, vücuduna gizlice bir kertenkele yerleştirmiş olduğunu söyler. Müsibet hayvan artık gitmiş olduğuna göre hasta iyileşecektir. Hasta gerçekten de iyileşir.
Nosebo etkisi, bulunduğumuz ortamda bir şeylerin yanlış gittiğine dair psikolojik ipuçları tarafından tetiklenen, görmezden gelemeyeceğimiz bir biyolojik mesajdır. İçinde bulunduğumuz ortamı ne kadar tehditkâr algılarsak, bu belirtilere karşı o kadar duyarlı hale geliriz. Ancak telkin yeterince güçlüyse bu belirtiler herkeste uyarılabilir. Bu durum vücudun kendini koruma mekanizmasıdır.
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Yararlanılan Kaynak: Şifa - Jo Marchant
Nosebo etkisi de plasebo etkisi kadar ilginç bir konu. Nosebo etkisini kısaca şöyle açıklayabilirim. Eğer daha önce limonun tadına bakmışsanız, size limonu düşünün dediğimde ne hissedersiniz? Ağzınız sulanır, yüzünüz ekşir vs. Limonu düşünmek bile size limonu yediğinizdeki hisleri yaşatır. İşte şu an yaşadığınız bu olay "nosebo etkisi".
Nosebo etkisine çarpıcı bir örnek ise 2007 yılında ABD'deki doktorlar tarafından Mississippi Jakson'dan bildirilen 29 yaşında bir vaka. Bir antidepresan ilaçla ilgili klinik çalışmalara katılan adam tedaviye iyi yanıt veriyordu. Ancak kız arkadaşıyla aralarında geçen bir kavganın ardından kapsüllerin hepsini yutarak aşırı doz aldı. Hastanede kendini kaybettiğinde kalp atımı çok hızlı, kan basıncı endişe verici düzeyde düşüktü. Sağlık ekibi adama 4 saat içinde 6 litre serum verdi. Sonunda çalışmayı düzenleyen yetkililerden, hastanın plasebo grubunda olduğuna dair bir mesaj geldi. On beş dakika içinde bütün belirtiler kayboldu. Adam zehirlenmemişti, aşırı doz ilaç aldığını ve zehirlendiğini düşündüğü için bu belirtileri yaşıyordu.
İlaç almadan önce prospektüsteki yan etkileri okuyorsanız, bu yan etkilerden en azından birini yaşamanız olasıdır. Aslında ilaç aldığımızda gelişen yan etkilerin çoğu doğrudan ilaçlara değil, nosebo etkisine bağlıdır.
Nosebo etkisi, kara büyülere de bir açıklama getiriyor. Tıp doktoru olan Clifton Meador "Kökeni Bilinmeyen Belirtiler" adlı kitabında 80 yıl önce lanetlenmiş Alabamalı bir adamın öyküsünü anlatmış. Talihsiz hasta, Drayton Doherty adlı doktor tarafında muayene edilene dek bir deri bir kemik kalmış, ölmek üzeredir. Ne söylerse söylesin hastanın ölmek üzere olduğuna dair sarsılmaz inancını değiştiremeyeceğini anlayan Doherty hileye başvurur. Ailenin de rızasını alıp adama güçlü bir kusturucu ilaç verir ve çantasından gizlice yeşil bir kertenkele çıkarır. Hastaya, büyücünün, vücuduna gizlice bir kertenkele yerleştirmiş olduğunu söyler. Müsibet hayvan artık gitmiş olduğuna göre hasta iyileşecektir. Hasta gerçekten de iyileşir.
Nosebo etkisi, bulunduğumuz ortamda bir şeylerin yanlış gittiğine dair psikolojik ipuçları tarafından tetiklenen, görmezden gelemeyeceğimiz bir biyolojik mesajdır. İçinde bulunduğumuz ortamı ne kadar tehditkâr algılarsak, bu belirtilere karşı o kadar duyarlı hale geliriz. Ancak telkin yeterince güçlüyse bu belirtiler herkeste uyarılabilir. Bu durum vücudun kendini koruma mekanizmasıdır.
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Yararlanılan Kaynak: Şifa - Jo Marchant
3 Mart 2017 Cuma
Plasebo Etkisi
Plasebo latince kökenli bir isim olup "memnun edeceğim" anlamına gelmektedir. Tıbbi olarak plasebo ilaç, etkin madde içermeyen ilaç görünümlü maddelerdir. İlaç sektöründe keşfedilen yeni bir ilacın o hastalıkta etkin olup olmadığını anlamak için plasebo kontrollü çalışmalar yapılır. Bu çalışmalar bazen çift kördür bazen de tek kör. Bu, şu anlama geliyor, ne hasta ne de doktor hastanın ilaç mı plasebo mu aldığını bilmiyorsa çift kör, yalnız doktor biliyorsa çalışma tek kördür. Ümit vaat eden bir ilaç plasebodan daha iyi değilse çöp olur.
Plasebonun etkisi bazı durumlarda yadsınamayacak kadar güçlüdür. Etkin madde taşımayan bir ilacın etkisi mi olur diye düşünebilirsiniz. Bunu belki de kendiniz çok basit bir şekilde deneyimleyebilirsiniz. Başım ağrıyor diyen bir yakınınıza ilaç benzeri bir bonibon şekeri içirdiğinizde baş ağrısının geçmesi sizi şaşırtmasın.
İtalya'nın Torino kentindeki Molinette Hastanesi'nin sinir bölümünde çalışan doktor Fabrizio Benedetti meslek hayatını plasebo etkisini araştırmaya adamış bir bilim adamı. Yaptığı çalışmalar sonucunda vardığı nokta beynimizin halen keşfedilmeyi bekleyen bir çok yönü olduğunun kanıtı. Nasıl mı?
Benedetti çalışmalarında, inançla tetiklenen ve ağrıya verdiğimiz yanıtı artırıp azaltabilen doğal beyin kimyasalları saptadı. İnsanların opioid ilaçlar (ülkemizde kırmızı reçete ile satılan ilaçlar. Örneğin; morfin) yerine plasebo ağrıkesici aldıklarında, plasebonun ağrıyı geçirmekle kalmayıp, tıpkı opiyat (uyuşturucu) kullanımında olduğu gibi solunumu ve kalp hızını da azalttığını buldu. Ayrıca güçlü ağrı kesici etki gösterdiği düşünülen kimi ilaçların aslında doğrudan ağrı üzerinden bir etkisi olmadığını keşfetti.
Opioid ağrıkesicilerin beyindeki endorfin (beyinde var olduğu yeni keşfedilen doğal opioid) reseptörlerine bağlanarak etki gösterdiği düşünülmektedir. Bu mekanizma, belli bir ilaç alıp almadığımızı bilmemizden etkilenmez. Benedetti, bu tür ilaçların, böyle bir etki mekanizması dışından plasebo etkisi de gösterdiğini, ağrının dineceğine dair bir beklenti yaratarak beyinden doğal endorfinlerin salıverilmesine yol açtığını ortaya koymuştur. Bu ikinci yolaksa ilacı alıp almadığımızı bilmemize(ve olumlu bir beklenti taşımamıza) dayanır. İnanılmaz ama Benedetti daha önceleri güçlü ağrıkesiciler olduğu düşünülen kimi ilaçların sadece bu ikinci yolla etki gösterdiğini bulmuştur. Bu ilaçları aldığınızı bilmiyorsanız, ilaçlar hiçbir işe yaramaz.
Plasebolar ne olursa olsun mucizevi etkilere sahip değil. Tabii ki ilaçların yerini alabilir iddiasında bulunulamaz. Plaseboların hastalıklara bağlı semptomları (belirti) azaltsa da hastalığın fizyolojisini etkilediğine dair kanıtlar yok. Tıpta kullanılan pek çok yöntem ve tedavi, altta yatan hastalığın tedavisi zorsa, semptomların hafifletilmesine yöneliktir. Plasebo vücudunuzda var olan bir tümörü tedavi etmez ya da küçültmez ama bu tümöre bağlı ağrıyı azaltabilir.
Plasebo farklı etkiler gösteren, yan etkileri olmayan, sıfır maliyetli haplardır. Ancak plasebo gücünü kabul eden doktorlar bile plasebo kullanımını reddedebiliyor. Bununda nedeni, plaseboların etkilerini görebilmeniz için hastaya yalan söylemeniz, etkin madde olmadığı halde hastayı kandırmanız gerekliliği. Plasebo kullanımını eleştirenler, potansiyel faydaları ne olursa olsun plaseboların, doktor- hasta güven ilişkisini zedelediği yönündedir.
Vücudumuzun ki özellikle beynimizin nasıl çalıştığı ile ilgili keşfedilecek olan yeni bilgilerle, ilerleyen yıllarda belki de ilaç bile kullanmamıza gerek kalmadan hastalıklar tedavi edilebilir, kimbilir...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Yararlanılan Kaynak: Şifa - Jo Marchant
25 Şubat 2017 Cumartesi
Anılarımızı Eksiksiz Hatırlayabilir miyiz?
Yaşadığımız yıllar boyunca anılar biriktiririz. Bir koku, kulağımıza takılan bir melodi anılarımızı gün yüzüne çıkartır, sanki dünmüşçesine hatırlarız anları. Eminizdir hatırladıklarımızdan, nettir yaşadıklarımız, eksiksizdir.
Hatıralarımızı ne kadar net ve eksiksiz hatırlayabiliriz? Ne kadar emin olabiliriz doğruluklarından?
Beyin genel olarak bilgisayara benzetilmektedir. Belleğimizi de, bilgisayardaki hafıza kartına benzetebiliriz. Bir bilgiye ihtiyacımız olduğunda o bilgiyi belleğimizden alır ve kullanırız. Arabanın anahtarını nereye koyduğumuzu, yeni aldığımız kazağı nereye kaldırdığımızı belleğimiz sayesinde buluruz. Her zaman doğru mu hatırlarız? Belleğimiz bizi hiç yanıltmaz mı? Aradığınız bir şeyin yerini yanlış hatırladığınız hiç mi olmadı?
Belleğimiz bizi haklı da çıkarabilir, yanıltabilir de. Anılarımız en iyi ihtimalle eksiktir, biz kabul etmesek de.
Yapılan çalışmalar sonucu şu an bildiğimiz şey, beynimizin anıları seve seve baştan yapılandırdığı ve bizim bunları orjinal kayıt saymaya meyilli olduğumuzdur.
Güçlü duygulardan doğmuş keskin hatıralarda bile zaman altyapıyı aşındırır, çatlaklar ve boşluklar oluşur. Zaman içinde detayları daha az hatırlar hale gelir ve belleğimizde olaylara dair genel bir izlenim kalır. Yaşımız ilerledikçe detaylar bulanıklaşır.
Uzun lafın kısası, belleğimiz bizi yanıltabilir. Geçmişte yaşananları net ve eksiksiksiz hatırlamak pek mümkün değil gibi görünüyor...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Yararlanılan kaynak: Beyninizi Ne Mutlu Eder ve Siz Niçin Tersini Yapmalısınız - David Disalvo
Hatıralarımızı ne kadar net ve eksiksiz hatırlayabiliriz? Ne kadar emin olabiliriz doğruluklarından?
Beyin genel olarak bilgisayara benzetilmektedir. Belleğimizi de, bilgisayardaki hafıza kartına benzetebiliriz. Bir bilgiye ihtiyacımız olduğunda o bilgiyi belleğimizden alır ve kullanırız. Arabanın anahtarını nereye koyduğumuzu, yeni aldığımız kazağı nereye kaldırdığımızı belleğimiz sayesinde buluruz. Her zaman doğru mu hatırlarız? Belleğimiz bizi hiç yanıltmaz mı? Aradığınız bir şeyin yerini yanlış hatırladığınız hiç mi olmadı?
Belleğimiz bizi haklı da çıkarabilir, yanıltabilir de. Anılarımız en iyi ihtimalle eksiktir, biz kabul etmesek de.
Yapılan çalışmalar sonucu şu an bildiğimiz şey, beynimizin anıları seve seve baştan yapılandırdığı ve bizim bunları orjinal kayıt saymaya meyilli olduğumuzdur.
Güçlü duygulardan doğmuş keskin hatıralarda bile zaman altyapıyı aşındırır, çatlaklar ve boşluklar oluşur. Zaman içinde detayları daha az hatırlar hale gelir ve belleğimizde olaylara dair genel bir izlenim kalır. Yaşımız ilerledikçe detaylar bulanıklaşır.
Uzun lafın kısası, belleğimiz bizi yanıltabilir. Geçmişte yaşananları net ve eksiksiksiz hatırlamak pek mümkün değil gibi görünüyor...
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Yararlanılan kaynak: Beyninizi Ne Mutlu Eder ve Siz Niçin Tersini Yapmalısınız - David Disalvo
23 Şubat 2017 Perşembe
Uyanış
Soğuk bir kış gününde, pencerenin ardındayım.
Kış güneşi yüzümü aydınlatıyor, pencereye düşen yansımam takılıyor gözüme.
Güneşin altın pırıltılarını sayıyorum saç tellerimde.
Kış güneşi hem yakıcı hem de aldatıcı.
Neşeli çocuklar koşuturuyor sanki bedenimin içinde.
İlk cemre de düştü havaya,
İlkbahar yaklaşıyor, en sevdiğim havalar...
Doğa uynanacak yavaş yavaş...
Renklenecek rüyalarımız,
Kelebekler uçuşacak ruhlarımızda.
Umutlar tohum ekecek düşüncelerimize.
Yeniden yeniden büyüyeceğiz belki de.
Tazeleneceğiz iyiden iyiye...
Silkelenecek üzerimizdeki o kasvet...
Yeniliklere, güzelliklere kucak açacağız keyifle...
Sevgi ve ışıkla kalım…
Kış güneşi yüzümü aydınlatıyor, pencereye düşen yansımam takılıyor gözüme.
Güneşin altın pırıltılarını sayıyorum saç tellerimde.
Kış güneşi hem yakıcı hem de aldatıcı.
Neşeli çocuklar koşuturuyor sanki bedenimin içinde.
İlk cemre de düştü havaya,
İlkbahar yaklaşıyor, en sevdiğim havalar...
Doğa uynanacak yavaş yavaş...
Renklenecek rüyalarımız,
Kelebekler uçuşacak ruhlarımızda.
Umutlar tohum ekecek düşüncelerimize.
Yeniden yeniden büyüyeceğiz belki de.
Tazeleneceğiz iyiden iyiye...
Silkelenecek üzerimizdeki o kasvet...
Yeniliklere, güzelliklere kucak açacağız keyifle...
Sevgi ve ışıkla kalım…
Persephone
10 Şubat 2017 Cuma
Yalnız Bir Opera
Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin
Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını
Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz
kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
Bana Zamandan söz ediyorlar
Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir ise yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda
Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
Aşk... Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri... panayır yerleri...
ölü kelebekler... ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey
şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin
Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını
Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz
kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
Bana Zamandan söz ediyorlar
Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir ise yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda
Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
Aşk... Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri... panayır yerleri...
ölü kelebekler... ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
AŞKIN BİR YOLU VARDIR
HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey
şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren
Murathan MUNGAN
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
5 Şubat 2017 Pazar
Elde Etmenin Pişmanlığı
İsteme arzusu güçlüdür ve büyük heyecan yaratır. Beğendiğiniz bir ayakkabı bütçenizin üzerinde bile olsa, isteme arzunuza yenik düşmeniz olasıdır. Peki o ayakkabıyı satın aldığınızda ve ayağınıza giydiğinizde, onu istediğiniz zaman içerisinde ki heyecanı duyar mısınız? Genel olarak bu sorunun cevabı; hayır. Çünkü; artık istediğiniz ödüle ulaşmışsınızdır ve elde ettiğiniz şey sizi umutsuz bir duyguya kayıp duygusuna sürükler. Bu duygunun adı da; "elde etme pişmanlığı"dır. Bununla birlikte alışma süreci başlar ve haftalar sonra o ayakkabıyı ne kadar istediğinizi unutursunuz ve sizin için diğer ayakkabılarınızdan farkı kalmaz.
Önce satın alma beklentisinin hazzını hissederiz ve ulaştığımız noktada bu haz yerini beğenme hissine bırakır ve haftalar sonra başlangıçta hissetğimiz hazzı bir daha asla hissedemeyiz. Ve yeni bir ödül süreci bizim için başlar. Beyin ödülleri sever.
Pişmanlık genellikle beklentimizi karşılamadan önce başlıyor. Araştırmalar, ödül beklentisinin yerini pek de heyecan verici olmayan bir şeyin almaya başladığı an itibari ile çok güçlü bir şekilde hissettiğimiz pişmanlığın karar alma sürecini önemli ölçüde etkilediğini gösteriyor. Bu düşüş genelde beklentimiz gerçekleşmeden önce başlıyor.
İlişkilerde de durum pek farklı değil. Boşandıktan sonra pek çok kez evlenen insanları düşünün. İlişkilerde alışma üzerine yapılan araştırmalar, çoğu insanın evlilikle birlikte sorumluluklar başladığında hazda yaşanan azalmanın üstesinden gelemediğine işaret ediyor. Ortaya çıkan boşluğu pişmanlık dolduruyor ve evlilik sıkıntılı bir hal almaya başlıyor. Bu nedenle ikinci evliliklerdeki boşanma oranlarının birinci evliliklerdeki boşanmalardan yüksek olması tesadüf değil; ödülü yeniden elde etme beklentisi yeni bir alışkanlık döngüsü başlatıyor.
Yeni olanın ömrü çok kısa olsa ve nadiren beklentileri karşılasa da çekiciliği hafife alınamaz. Yeni olan ödül beklentisinin azalmasıyla birlikte pişmanlık döngüsü başlar ve gittiğin her yere kendini de götürürsün.
Pişmanlık olumsuzmuş gibi görünse de hayatımıza adapte olmamızı sağlar. Nasıl mı? Değişme, öğrenme ve geliştirme becerilerimizi geliştirir ve hayatta kalma ihtiyacımızı karşılar, karşı-olgusal işlevi vasıtasıyla öğrenme aracı olarak işlev görür. Geri dönüp, kararlarımıza baktığımızda X yerine Y'yi yapsaydım, Z durumuyla karşılaşmazdım, şeklinde düşündüğümüzde "karşı-olgusal düşünme" ile meşgul oluruz. Bu düşünme biçiminin öğrenme açısından yadsınamayacak faydası ise bir daha ki sefer benzer durumlarla karşılaştığımızda karşı- olgusal düşünmenin sonuçlarını bildiğimizden aynı hataları tekrar etmeyeceğimizdir.
Yararlanılan Kaynak: Beyninizi Ne Mutlu Eder ve Siz Niçin Tersini Yapmalısınız - David Disalvo
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Önce satın alma beklentisinin hazzını hissederiz ve ulaştığımız noktada bu haz yerini beğenme hissine bırakır ve haftalar sonra başlangıçta hissetğimiz hazzı bir daha asla hissedemeyiz. Ve yeni bir ödül süreci bizim için başlar. Beyin ödülleri sever.
Pişmanlık genellikle beklentimizi karşılamadan önce başlıyor. Araştırmalar, ödül beklentisinin yerini pek de heyecan verici olmayan bir şeyin almaya başladığı an itibari ile çok güçlü bir şekilde hissettiğimiz pişmanlığın karar alma sürecini önemli ölçüde etkilediğini gösteriyor. Bu düşüş genelde beklentimiz gerçekleşmeden önce başlıyor.
İlişkilerde de durum pek farklı değil. Boşandıktan sonra pek çok kez evlenen insanları düşünün. İlişkilerde alışma üzerine yapılan araştırmalar, çoğu insanın evlilikle birlikte sorumluluklar başladığında hazda yaşanan azalmanın üstesinden gelemediğine işaret ediyor. Ortaya çıkan boşluğu pişmanlık dolduruyor ve evlilik sıkıntılı bir hal almaya başlıyor. Bu nedenle ikinci evliliklerdeki boşanma oranlarının birinci evliliklerdeki boşanmalardan yüksek olması tesadüf değil; ödülü yeniden elde etme beklentisi yeni bir alışkanlık döngüsü başlatıyor.
Yeni olanın ömrü çok kısa olsa ve nadiren beklentileri karşılasa da çekiciliği hafife alınamaz. Yeni olan ödül beklentisinin azalmasıyla birlikte pişmanlık döngüsü başlar ve gittiğin her yere kendini de götürürsün.
Pişmanlık olumsuzmuş gibi görünse de hayatımıza adapte olmamızı sağlar. Nasıl mı? Değişme, öğrenme ve geliştirme becerilerimizi geliştirir ve hayatta kalma ihtiyacımızı karşılar, karşı-olgusal işlevi vasıtasıyla öğrenme aracı olarak işlev görür. Geri dönüp, kararlarımıza baktığımızda X yerine Y'yi yapsaydım, Z durumuyla karşılaşmazdım, şeklinde düşündüğümüzde "karşı-olgusal düşünme" ile meşgul oluruz. Bu düşünme biçiminin öğrenme açısından yadsınamayacak faydası ise bir daha ki sefer benzer durumlarla karşılaştığımızda karşı- olgusal düşünmenin sonuçlarını bildiğimizden aynı hataları tekrar etmeyeceğimizdir.
Yararlanılan Kaynak: Beyninizi Ne Mutlu Eder ve Siz Niçin Tersini Yapmalısınız - David Disalvo
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
30 Ocak 2017 Pazartesi
Kitap Yorumu: Anlar mı? Anılar mı? Geriye Kalan
![]() |
| Fotoğraf: Persephone |
Bu yılbaşında bloglarını takip ettiğim, kitapları olan blog yazarlarının kitaplarını okumaya karar vermiştim. Uzun zamandır ertelemiştim ve eyleme geçmem gerekiyordu. Genelde kitaplarımı İdefix'ten sipariş ederim. Aradığım kitaplardan bir tanesini ne yazık ki İdefix'te bulamadım. Uçun Kuşlar blogunun sahibi Makbule Abalı'nın kitabı ''An'lar mı? Anılar mı? Geriye Kalan'' isimli kitabıydı bu. Makbule hanıma kitabını bulamadığımı, nerede bulabileceğimi sorduğumda, Makbule hanım ''bulamazsan, ben gönderirim kitabı'' demişti. Ama ben ısrarla satın almak istedim. Çünkü; kitabın gelirleri Türkiye Alzheimer Derneği'ne bağışlanmıştı. Benim de bir faydam olsun istedim.
Kitap Pandora kitabevinde vardı. Bir daha ki kitap siparişimde oradan toplu alacaktım listemdeki kitaplarımı ve Makbule hanımın kitabına da bu şekilde kavuşacaktım.
Makbule hanım o kadar ince ki, doğum günü hediyesi olarak kitabını göndermek istediğini söyledi. O kadar mutlu oldum ki, çocuklar gibi şendim kitabın geleceğini duyduğumda. Doğum günüme daha vardı ama bu benim için erken doğum günü sürprizi oldu.
Kitap elime ulaştığında, kitabın yanında öyle değerli, öyle kıymetli bir hediye daha aldım ki el emeği göz nuru, Alzheimer Derneğinde hastalarla atölye eğiticilerinin ortaklaşa yaptıkları bir kitap ayracı. En içten teşekkürlerimi sunuyorum kıymetli hediyeleri için Makbule Abalı'ya.
O kadar uzun yollardan gelmiş ve uzun bir zaman önce okumaya niyetlenip te kitabı okuyamadığım için kitaba kavuştuğum an okumaya başladım.
Makbule Abalı "Uçun Kuşlar" isimli blogun sahibi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Pedagoloji mezunu, uzun yıllar rehber öğretmen olarak çalışmış bir eğitimci.
Makbule Abalı'nın An'lar mı? Anılar mı? Geriye Kalan kitabı, yıllar içinde yazdığı yazılar ve şiirler, günlükler, çalıştığı kurumlarda yazdığı yazılar ve blog yazılarının derlemesinden oluşturulmuş. Kitaptaki yazılarını bölümlere şu şekilde ayırmış:
A. Gençlikteki duygular, düşünceler, yanılgılar.
B. Eğitimden beklentiler, umutlar, çocuklara yönelik düşünceler.
C. Yaşamın içinden küçük dokunuşlar, eleştiriler.
D. Bir dünya gerçeği; Alzheimer ile ilgili yazı, şiir ve öyküler.
Uzun yıllar öğretmenlik yapmış bir öğretmenin penceresinden insana ve olaylara bakıyorsunuz kitapta. Hem düşünüyor hem de sorguluyorsunuz. Kitabın bir çok yerinde; 'Evet ya! Neden böyle olmasın ki?' derken buldum bir çok kez kendimi. Hayatın içinden öyle güzel anlatımlar var ki, konular öyle incelikle işlenmiş ki, okurken pozitif duygularla yükleniyorsunuz. Kitabın son bölümlerini tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu okudum. Bu bölümler Makbule hanımın alzheimer hastası olan annesinin son yıllarında yaşanmışlıklarına ait. Hastalıkla nasıl başa çıkılır, bu hastalıkta hangi zorluklar yaşanır, duygu-durumunuz nasıl olur gözünüzde canlanıyor.
Hayatta neyle karşılaşacağımızı bilmeden bir yaşam sürüyoruz. Bugün sağlıklıyız, peki ya yarın? Her hastalık zorlu, hastaya bakan içinde hasta içinde yaşam zorlaşıyor. İlaçların yetmediği yerde sabır, şefkat ve sevgi devereye giriyor belki de en iyi ilaçlar bunlar...
Makbule Abalı'nın ''Anlar mı? Anılar mı? Geriye Kalan'' kitabından sevdiğim şiirlerinden bir tanesini 1974 yılında yazmış "Doğa Kanunu" isimli şiirini sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Doğa Kanunu
Taştı; Duygusuz, anlamsız
Kaldı yıllarca yerinde...
Fırlatıverdiler bir gün denize doğru
Düştü, yer değiştirdi...
Bitkiydi; Işığa, suya tutkun
Uzadı, büyüdü, çiçek açtı...
Baharı özledi hep mevsimlerin ardından
Susuz kaldı bir gün, kurudu...
Çoban köpeği idi
Sürüyü korudu onca yıl...
Hata yaptı bir gün,
Kurtlara yem oldu...
İnsandı; Düşünen, konuşan, gülen, ağlayan
Doğdu, adım attı dünyaya...
Girdi sahneye, bazen maskeli- bazen maskesiz
Türlü rollere büründü yıllarca...
Uydu yaşama; Büyüdü, gelişti ve öldü.
Mezar taşında sadece iki sözcük kaldı;
Doğdu... Öldü...
Makbule Abalı
1974
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
25 Ocak 2017 Çarşamba
Ayrılık Sevdaya Dahil
açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın
rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle
sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız
Attila İlhan
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


