25 Şubat 2017 Cumartesi

Anılarımızı Eksiksiz Hatırlayabilir miyiz?

Yaşadığımız yıllar boyunca anılar biriktiririz. Bir koku, kulağımıza takılan bir melodi anılarımızı gün yüzüne çıkartır, sanki dünmüşçesine hatırlarız anları. Eminizdir hatırladıklarımızdan, nettir yaşadıklarımız, eksiksizdir.
Hatıralarımızı ne kadar net ve eksiksiz hatırlayabiliriz? Ne kadar emin olabiliriz doğruluklarından?
Beyin genel olarak bilgisayara benzetilmektedir. Belleğimizi de, bilgisayardaki hafıza kartına benzetebiliriz. Bir bilgiye ihtiyacımız olduğunda o bilgiyi belleğimizden alır ve kullanırız. Arabanın anahtarını nereye koyduğumuzu, yeni aldığımız kazağı nereye kaldırdığımızı belleğimiz sayesinde  buluruz. Her zaman doğru mu hatırlarız? Belleğimiz bizi hiç yanıltmaz mı? Aradığınız bir şeyin yerini yanlış hatırladığınız hiç mi olmadı?
Belleğimiz bizi haklı da çıkarabilir, yanıltabilir de. Anılarımız en iyi ihtimalle eksiktir, biz kabul etmesek de.
Yapılan çalışmalar sonucu şu an bildiğimiz şey, beynimizin anıları seve seve baştan yapılandırdığı ve bizim bunları orjinal kayıt saymaya meyilli olduğumuzdur.
Güçlü duygulardan doğmuş keskin hatıralarda bile zaman altyapıyı aşındırır, çatlaklar ve boşluklar oluşur. Zaman içinde detayları daha az hatırlar hale gelir ve belleğimizde olaylara dair genel bir izlenim kalır. Yaşımız ilerledikçe detaylar bulanıklaşır.
Uzun lafın kısası, belleğimiz bizi yanıltabilir. Geçmişte yaşananları net ve eksiksiksiz hatırlamak pek mümkün değil gibi görünüyor...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


Yararlanılan kaynak: Beyninizi Ne Mutlu Eder ve Siz Niçin Tersini Yapmalısınız - David Disalvo

23 Şubat 2017 Perşembe

Uyanış

Soğuk bir kış gününde, pencerenin ardındayım.
Kış güneşi yüzümü aydınlatıyor, pencereye düşen yansımam takılıyor gözüme.
Güneşin altın pırıltılarını sayıyorum saç tellerimde.
Kış güneşi hem yakıcı hem de aldatıcı.
Neşeli çocuklar koşuturuyor sanki bedenimin içinde.
İlk cemre de düştü havaya,
İlkbahar yaklaşıyor, en sevdiğim havalar...
Doğa uynanacak yavaş yavaş...
Renklenecek rüyalarımız,
Kelebekler uçuşacak ruhlarımızda.
Umutlar tohum ekecek düşüncelerimize.
Yeniden yeniden büyüyeceğiz belki de.
Tazeleneceğiz iyiden iyiye...
Silkelenecek üzerimizdeki o kasvet...
Yeniliklere, güzelliklere kucak açacağız keyifle...

Sevgi ve ışıkla kalım…
Persephone

10 Şubat 2017 Cuma

Yalnız Bir Opera



Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin


      Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
      Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

      
      Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
      yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
      kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
      çerçevesine sığmayan
      munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
      lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

     
      Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
      Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
   
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
      Takvim tutmazlığını
      Aramızda bir düşman gibi duran
      Zaman'ı
      Daha o gün anlamalıydım
      Benim sana erken
      Senin bana geç kaldığını


      Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
      Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
      Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


      Şimdi biz neyiz biliyor musun?
      Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
      Birbirine uzanamayan
      Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
      Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
      Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
      Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
      Ne kalacak bizden?
      bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
      Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
      Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
      Bizden diyorum, ikimizden
      Ne kalacak?

      Şimdi biz neyiz biliyor musun?
      Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
      Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
      Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
      Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

      kış başlıyor sevgilim
      hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
      bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
      oysa yapacak ne çok şey vardı
      ve ne kadar az zaman 
      kış başlıyor sevgilim
      iyi bak kendine
      gözlerindeki usul şefkati
      teslim etme kimseye, hiçbir şeye
      upuzun bir kış başlıyor sevgilim
      ayrılığımızın kışı başlıyor
      Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

     
      Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

      Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
      çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
      içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
      para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
      Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
      gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
      korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
      dışarıda hayat düşmandır size
      içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
      Bir ayrılığın ilk günleridir daha
      Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

      Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
      kulak verdiğiniz saatin tiktakları
      kaplar tekin olmayan göğünüzü
      geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
      bakınıp dururken duvarlara
      boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
      kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
      yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
      kendimizi hazırlar gibi
      yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
      ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
      ve kazanmış görünürken derinliğimizi
      Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
      bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
      hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


      denemeseniz de, bilirsiniz
      hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
   

      Bana Zamandan söz ediyorlar
      Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
      öyle düşünürler.
      Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
      Zaman
      Alır sizden bunların yükünü
      O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
      O boşluk doldu sanırsınız
      Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

      gün gelir bir gün
      başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
      o eski ağrı
      ansızın geri teper.
      Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
      Bitmişsinizdir.

      Zamanla  yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
      önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini 
      kazanır. Yokluğu derin  ve sürekli bir sızı halini alır.

      Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
      Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
      Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


      ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
      günlerin dökümünü yap
      benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
      kim bilebilir ikimizden başka?
      sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
      kendiliğindenliği
      yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
      bir düşün
      emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
      şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
      Bunlar da bir ise yaramadıysa
      Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


      Bu şiire başladığımda nerde,
      şimdi nerdeyim?
      solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
      ikindi yağmurlarını bekleyen
      yaz sonu hüzünlerinden
      gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
      geçti her çağın bitki örtüsünden
      oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
      bakarken dünyaya
      yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
      çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
      unuttuklarını hatırlamaktan
      uzak uzak yolları tarif etmekten
      haydutluktan ve melankoliden
      giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
      Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
      Bütünlemeli çocuklarla geçti
      gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
      dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

      Bu şiire başladığımda nerde,
      şimdi nerdeyim?
      yaram vardı. bir de sözcükler
      sonra vaat edilmiş topraklar gibi
      sayfalar ve günler
      ışık istiyordu yalnızlığım
      Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
      İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
                     Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
                     daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
      Aşk... Bitti. Soldu şiir.
      Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


      Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
      Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
      Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
      uyudum, hiç uyanmadım.
      barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
      her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
      el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
      birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
      eksiliyorduk
      mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
      her otelde biraz eksilip, biraz artarak
      yani çoğalarak
      tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
      birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
      ağır ve acı tanıklıklardan
      geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
      maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
      linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
      korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
      ve açık hayatları seviyordu.
      Buraya gelirken
      uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
      atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
      ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
      çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
      panayır yerleri... panayır yerleri...
      ölü kelebekler... ölü kelebekler...
      sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
      Adım onların adının yanına yazılmasın diye
      acı çekecek yerlerimi yok etmeden
      acıyla baş etmeyi öğrendim.
      Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
     
      ipek yollarında kuzey yıldızı
      aşkın kuzey yıldızı
      sanırsın durduğun yerde
      ya da yol üstündedir
      oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
      ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
      ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

      AŞKIN BİR YOLU VARDIR
      HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
      AŞKIN BİR YOLU VARDIR
      HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN
      gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
      gözlerim
      aşkın kuzey yıldızıdır bu
      yazları daha iyi görülen
      Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
      ilerlerim
      zamanla anlarsın bu bir yanılsama
      ölü şairlerin imgelerinden kalma
      Sen de değilsin. O da değil
      Kuzey yıldızı daha uzakta
      yeniden yollara düşerler
      düşerim
      bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
      ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
      Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
      yaşamsa yerli yerinde
      yerli yerinde her şey

      şimdi her şey doludizgin ve çoğul
      şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
      şimdi her şey yeniden
      yüreğim, o eski aşk kalesi
      yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden


      Dönüp ardıma bakıyorum
      Yoksun sen
      Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren

Murathan MUNGAN

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


5 Şubat 2017 Pazar

Elde Etmenin Pişmanlığı

İsteme arzusu güçlüdür ve büyük heyecan yaratır. Beğendiğiniz bir ayakkabı bütçenizin üzerinde bile olsa, isteme arzunuza yenik düşmeniz olasıdır. Peki o ayakkabıyı satın aldığınızda ve ayağınıza giydiğinizde, onu istediğiniz zaman içerisinde ki heyecanı duyar mısınız? Genel olarak bu sorunun cevabı; hayır. Çünkü; artık istediğiniz ödüle ulaşmışsınızdır ve elde ettiğiniz şey sizi umutsuz bir duyguya kayıp duygusuna sürükler. Bu duygunun adı da; "elde etme pişmanlığı"dır. Bununla birlikte alışma süreci başlar ve haftalar sonra o ayakkabıyı ne kadar istediğinizi unutursunuz ve sizin için diğer ayakkabılarınızdan farkı kalmaz.
Önce satın alma beklentisinin hazzını hissederiz ve ulaştığımız noktada bu haz yerini beğenme hissine bırakır ve haftalar sonra başlangıçta hissetğimiz hazzı bir daha asla hissedemeyiz. Ve yeni bir ödül süreci bizim için başlar. Beyin ödülleri sever.
Pişmanlık genellikle beklentimizi karşılamadan önce başlıyor. Araştırmalar, ödül beklentisinin yerini pek de heyecan verici olmayan bir şeyin almaya başladığı an itibari ile çok güçlü bir şekilde hissettiğimiz pişmanlığın karar alma sürecini önemli ölçüde etkilediğini gösteriyor. Bu düşüş genelde beklentimiz gerçekleşmeden önce başlıyor.
İlişkilerde de durum pek farklı değil. Boşandıktan sonra pek çok kez evlenen insanları düşünün. İlişkilerde alışma üzerine yapılan araştırmalar, çoğu insanın evlilikle birlikte sorumluluklar başladığında hazda yaşanan azalmanın üstesinden gelemediğine işaret ediyor. Ortaya çıkan boşluğu pişmanlık dolduruyor ve evlilik sıkıntılı bir hal almaya başlıyor. Bu nedenle ikinci evliliklerdeki boşanma oranlarının birinci evliliklerdeki boşanmalardan yüksek olması tesadüf değil; ödülü yeniden elde etme beklentisi yeni bir alışkanlık döngüsü başlatıyor.
Yeni olanın ömrü çok kısa olsa ve nadiren beklentileri karşılasa da çekiciliği hafife alınamaz. Yeni olan ödül beklentisinin azalmasıyla birlikte pişmanlık döngüsü başlar ve gittiğin her yere kendini de götürürsün.
Pişmanlık olumsuzmuş gibi görünse de hayatımıza adapte olmamızı sağlar. Nasıl mı? Değişme, öğrenme ve geliştirme becerilerimizi geliştirir ve hayatta kalma ihtiyacımızı karşılar, karşı-olgusal işlevi vasıtasıyla öğrenme aracı olarak işlev görür. Geri dönüp, kararlarımıza baktığımızda X yerine Y'yi yapsaydım, Z durumuyla karşılaşmazdım, şeklinde düşündüğümüzde "karşı-olgusal düşünme" ile meşgul oluruz. Bu düşünme biçiminin öğrenme açısından yadsınamayacak faydası ise bir daha ki sefer benzer durumlarla karşılaştığımızda karşı- olgusal düşünmenin sonuçlarını bildiğimizden aynı hataları tekrar etmeyeceğimizdir.

Yararlanılan Kaynak: Beyninizi Ne Mutlu Eder ve Siz Niçin Tersini Yapmalısınız - David Disalvo


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

30 Ocak 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu: Anlar mı? Anılar mı? Geriye Kalan


Anlar mı? Anılar mı? Geriye Kalan
Fotoğraf: Persephone

Bu yılbaşında bloglarını takip ettiğim, kitapları olan blog yazarlarının kitaplarını okumaya karar vermiştim. Uzun zamandır ertelemiştim ve eyleme geçmem gerekiyordu. Genelde kitaplarımı İdefix'ten sipariş ederim. Aradığım kitaplardan bir tanesini ne yazık ki İdefix'te bulamadım. Uçun Kuşlar blogunun sahibi Makbule Abalı'nın kitabı ''An'lar mı? Anılar mı? Geriye Kalan'' isimli kitabıydı bu. Makbule hanıma kitabını bulamadığımı, nerede bulabileceğimi sorduğumda, Makbule hanım ''bulamazsan, ben gönderirim kitabı'' demişti. Ama ben ısrarla satın almak istedim. Çünkü; kitabın gelirleri Türkiye Alzheimer Derneği'ne bağışlanmıştı. Benim de bir faydam olsun istedim.
Kitap Pandora kitabevinde vardı. Bir daha ki kitap siparişimde oradan toplu alacaktım listemdeki kitaplarımı ve Makbule hanımın kitabına da bu şekilde kavuşacaktım.
Makbule hanım o kadar ince ki, doğum günü hediyesi olarak kitabını göndermek istediğini söyledi. O kadar mutlu oldum ki, çocuklar gibi şendim kitabın geleceğini duyduğumda. Doğum günüme daha vardı ama bu benim için erken doğum günü sürprizi oldu.
Kitap elime ulaştığında, kitabın yanında öyle değerli, öyle kıymetli bir hediye daha aldım ki el emeği göz nuru, Alzheimer Derneğinde hastalarla atölye eğiticilerinin ortaklaşa yaptıkları bir kitap ayracı. En içten teşekkürlerimi sunuyorum kıymetli hediyeleri için Makbule Abalı'ya.
O kadar uzun yollardan gelmiş ve uzun bir zaman önce okumaya niyetlenip te kitabı okuyamadığım için kitaba kavuştuğum an okumaya başladım.
Makbule Abalı "Uçun Kuşlar" isimli blogun sahibi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Pedagoloji mezunu, uzun yıllar rehber öğretmen olarak çalışmış bir eğitimci.
Makbule Abalı'nın An'lar mı? Anılar mı? Geriye Kalan kitabı, yıllar içinde yazdığı yazılar ve şiirler, günlükler, çalıştığı kurumlarda yazdığı yazılar ve blog yazılarının derlemesinden oluşturulmuş. Kitaptaki yazılarını bölümlere şu şekilde ayırmış:

A. Gençlikteki duygular, düşünceler, yanılgılar.
B. Eğitimden beklentiler, umutlar, çocuklara yönelik düşünceler.
C. Yaşamın içinden küçük dokunuşlar, eleştiriler.
D. Bir dünya gerçeği; Alzheimer ile ilgili yazı, şiir ve öyküler.

Uzun yıllar öğretmenlik yapmış bir öğretmenin penceresinden insana ve olaylara bakıyorsunuz kitapta. Hem düşünüyor hem de sorguluyorsunuz. Kitabın bir çok yerinde; 'Evet ya! Neden böyle olmasın ki?' derken buldum bir çok kez kendimi. Hayatın içinden öyle güzel anlatımlar var ki, konular öyle incelikle işlenmiş ki, okurken pozitif duygularla yükleniyorsunuz. Kitabın son bölümlerini tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu okudum. Bu bölümler Makbule hanımın alzheimer hastası olan annesinin son yıllarında yaşanmışlıklarına ait. Hastalıkla nasıl başa çıkılır, bu hastalıkta hangi zorluklar yaşanır, duygu-durumunuz nasıl olur gözünüzde canlanıyor.
Hayatta neyle karşılaşacağımızı bilmeden bir yaşam sürüyoruz. Bugün sağlıklıyız, peki ya yarın? Her hastalık zorlu, hastaya bakan içinde hasta içinde yaşam zorlaşıyor. İlaçların yetmediği yerde sabır, şefkat ve sevgi devereye giriyor belki de en iyi ilaçlar bunlar...
Makbule Abalı'nın ''Anlar mı? Anılar mı? Geriye Kalan'' kitabından sevdiğim şiirlerinden bir tanesini 1974 yılında yazmış "Doğa Kanunu" isimli şiirini sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Doğa Kanunu

Taştı; Duygusuz, anlamsız
Kaldı yıllarca yerinde...
Fırlatıverdiler bir gün denize doğru
Düştü, yer değiştirdi...

Bitkiydi; Işığa, suya tutkun
Uzadı, büyüdü, çiçek açtı...
Baharı özledi hep mevsimlerin ardından
Susuz kaldı bir gün, kurudu...

Çoban köpeği idi
Sürüyü korudu onca yıl...
Hata yaptı bir gün,
Kurtlara yem oldu...

İnsandı; Düşünen, konuşan, gülen, ağlayan
Doğdu, adım attı dünyaya...
Girdi sahneye, bazen maskeli- bazen maskesiz
Türlü rollere büründü yıllarca...
Uydu yaşama; Büyüdü, gelişti ve öldü.
Mezar taşında sadece iki sözcük kaldı;
Doğdu... Öldü...

Makbule Abalı
1974

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

25 Ocak 2017 Çarşamba

Ayrılık Sevdaya Dahil






açılmış sarmaşık gülleri 
kokularıyla baygın 
en görkemli saatinde yıldız alacasının 
gizli bir yılan gibi yuvalanmış 
içimde keder 
uzak bir telefonda ağlayan 
yağmurlu genç kadın 
rüzgâr 
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları 
mor kıvılcımlar geçiyor 
dağınık yalnızlığımdan 
onu çok arıyorum onu çok arıyorum 
heryerinde vücudumun 
ağır yanık sızıları 
bir yerlere yıldırım düşüyorum 
ayrılığımızı hissettiğim an 
demirler eriyor hırsımdan 
ay ışığına batmış 
karabiber ağaçları 
gümüş tozu 
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar 
yaseminler unutulmuş 
tedirgin gülümser 
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var 
çünkü ayrılık da sevdâya dahil 
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili 
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar 
her an ötekisiyle birlikte 
her şey onunla ilgili 
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar 
gittikçe genişleyen 
yakılmış ot kokusu 
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte 
yansımalar tutmuş bütün sâhili 
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var 
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil 
çünkü ayrılık da sevdâya dahil 
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili 
yalnızlık 
hızla alçalan bulutlar 
karanlık bir ağırlık 
hava ağır toprak ağır yaprak ağır 
su tozları yağıyor üstümüze 
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır 
eflatuna çalar puslu lacivert 
bir sis kuşattı ormanı 
karanlık çöktü denize 
yalnızlık 
çakmak taşı gibi sert 
elmas gibi keskin 
ne yanına dönsen bir yerin kesilir 
fena kan kaybedersin 
kapını bir çalan olmadı mı hele 
elini bir tutan 
bilekleri bembeyaz kuğu boynu 
parmakları uzun ve ince 
sımsıcak bakışları suç ortağı 
kaçamak gülüşleri gizlice 
yalnızların en büyük sorunu 
tek başına özgürlük ne işe yarayacak 
bir türlü çözemedikleri bu 
ölü bir gezegenin 
soğuk tenhalığına 
benzemesin diye 
özgürlük mutlaka paylaşılacak 
suç ortağı bir sevgiliyle 
sanmıştık ki ikimiz 
yeryüzünde ancak 
birbirimiz için varız 
ikimiz sanmıştık ki 
tek kişilik bir yalnızlığa bile 
rahatça sığarız 
hiç yanılmamışız 
her an düşüp düşüp 
kristal bir bardak gibi 
tuz parça kırılsak da 
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı 
hâlâ kıpkızıl gülümseyen 
-sanki ateşten bir tebessüm- 
zehir zemberek aşkımız

Attila İlhan

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

22 Ocak 2017 Pazar

Onaylama Yanlılığı

İnançlarımızı ve fikirlerimizi değiştirmek güçtür. Her türlü karşı kanıta rağmen inandıklarımızı ve fikirlerimizi inatla savunuruz. İnanç ve fikirlerimize ters düşen her şeyi yok sayarız.
Uyumlu kanıtları arayıp uyumsuz kanıtları göz ardı etme eğilimine 'onaylama yanlılığı' denir.
Üniversite yıllarından beri görüştüğünüz bir grup arkadaşınız var. Senede iki üç kez toplanıyorsunuz. İçlerinden bir kişiyle diyaloğunuz diğerlerine göre çok daha iyi. Bu arkadaşınız grup toplantılarından birine katılamıyor. Sohbet esnasında konu dönüp dolaşıp bu arkadaşınıza geliyor. Hakkında pek te hoş olmayan şeyler söyleniyor, sağlam kanıtlarla da söylemlerini destekliyorlar. Hem orada olmayan birinin arkasından konuştukları hem de sizin en yakın arkadaşınız olduğu için diğer insanlara sinirleniyorsunuz. Yıllardır tanıdığınız en iyi arkadaşınızın sizin değerlerinize ters düşen bir çok şey yaptığını öğrendiğinizde, söylenenlerin yanlış olduğunu söylerken diğer yandan da doğru olmasından endişeleniyorsunuz. Eğer anlatılanların doğruluk payı varsa bu sizin için önemli olan bazı şeylerin yanlış olduğu anlamına geliyor. İçinizden bu anlatılanlar 'doğru olamaz' dersiniz ama az önce duyduklarınızı da göz ardı edemezsiniz. Hemen kolları sıvar olayların anlatıldığı gibi olmadığını göstermek adına araştırma yapmaya başlarsınız. Burada amacınız, ulaştığınız bilgileri mantık çerçevesinde değerlendirmek değil, kendi düşüncelerinize uygun bilgiler bulmak. Çünkü; o kişi sizin en yakın arkadaşınız. O kişi hakkında ki düşünceleriniz katiyen değiştirme niyetinde değilsiniz.
Bunu her türlü inanç ve düşüncelerimizde yaparız. Uygun bir delil aradığımızda uygun olmayan delilleri göz ardı eder, yok sayarız. Yaptığımız şey istediğimiz sonuca ulaşmaktır, gerçeklere değil...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

19 Ocak 2017 Perşembe

Neden Kendimizi Haklı Olmak Zorunda Hissederiz?

Beyinlerimiz çeşitli koşullar altında temelde kayıpları önlemek, risk almamak ve zarardan kaçmak için belirli bir pozisyon alma eğilimindedir. Beyinlerimiz bu nedenle evrimleşmiştir. Bizi koruyan beyin bazı durumlarda korumacı yapısını ileriye götürerek engellere dönüştürebilir. Bu olumsuz eğilimlerin farkına varıp, aksi yönde hareket etmemiz, gereken durumları keşfetmemiz gerekir. Aksi durumda yeniliklere ve değişimlere kapalı hale geliriz.
Yapılan araştırmalar belirsizlik durumları beyin için aşırı derecede rahatsızlık nedeni olduğunu gösteriyor. Belirsizlik arttıkça rahatsızlığın derecesi de artıyor. 2005 yılında psikolog Ming Hsu ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmada, küçük bir anlam bulanıklığının bile tehlikelere karşı verdiğimiz tepkiler konusunda büyük bir rol oynayan köklü iki beyin yapısı olan amigdalalarda etkinliği artırdığını keşfettiler. Her bir amigdala, beynin iki tarafında yer alan temporal lob üzerindeki sinir kümesidir. Bilgiler pek çok kaynaktan amigdalaya akar; amigdala tehtid seviyesini belirlemek ve gerekli tepkiyi harekete geçirmek için bu bilgiyi işler. Aynı zamanda beyin ödüllere tepki veren kısım olan ventral striatumda da daha az faaliyet gösterir. Anlam bulanıklığı arttıkça amigdala etkinliği artar ve ventral striatum etkinliği azalır.
Beyin belirsizliği değil kesinliği tercih eder ve hatta bunu arzular. Haklı olma ihtiyacımız aslında haklı 'hissetme' ihtiyacımızdandır. Çünkü; haklı olma durumu kişiye kendisini iyi hissettirir. Hepimiz için geçerli gerçek; büyük ya da küçük herhangi bir inanç ya da karar konusunda haklı olduğumuzu hissediyorsak beyinlerimiz mutludur. Günlük yaşantımızdaysa haklı hissetme durumu, haklı olma durumuna tercüme edilir. Çünkü kendimizi sadece haklı hissettiğimizi kabul ediyorsak bu, gerçekte haklı olmadığımız anlamına da gelebilir ve bu beynimiz için kabul edilebilir bir durum değildir.


Kaynak: Beyninizi Ne Mutlu Eder ve Siz Niçin Tersini Yapmalısınız - David Disalvo

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

8 Ocak 2017 Pazar

Kitap Yorumu: Ters Düz


trs düz
Foto: Persephone

Hayat hiç ummadığınız bir anda sizi bambaşka yollara sokabiliyor. Geçmişte aldığınız kararları tuzla buz edip, o kararları çiğnemenize neden olabiliyor.
Kitabımızın kahramanı Ece gazetecilik mezunu bir yazar. Basılan iki kitabından biri ödüllü. İstanbul'da bir yayın evinde çalışmakta. Üniversitede tanıştığı erkek arkadaşı Kerem ile iyi giden bir ilişkisi var.
Ece yeni kitabına başlamak için içindeki enerjiyi bulmaya çalışıyor ancak bir türlü o enerjiyi yakalayamıyor. Yıllardır görmediği amcası Hasan bir gün ansızın onu arıyor ve Ece'nin serüveni başlıyor. Babası Kadir Kara kayıptır ve amcası onun Trabzon'un köyü olan Bozbalık'a gelmesini istiyor. Ece içindeki tüm çelişkilere rağmen Bozbalık'a günü birlik gitmeye karar veriyor.
Bozbalık'ta Ece'yi neler bekliyor? Hayatında neler değişecek? Bozbalık çocukluğunda bıraktığı gibi mi? Kitabını yazmayı başarabilecek mi?
Mert Ofluoğlu'nun kitabı "Ters Düz" heyecanla okuyacağınız polisiye tadında bir kitap, akıcı bir roman. Mert Ofluoğlu yine blogger yazarlarımızdan ve oldukça genç bir arkadaşımız. Yazarlık yaşamında başarılar diliyorum...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


6 Ocak 2017 Cuma

Kitap Yorumu: Kara Pazarlar


Ece Evren
Fotoğraf: Persephone

Hepimizin hayat denen şu yolda bambaşka hikayeleri var. Kimi için hayat çok kolay geçerken kimi için zorlu bir yol oluyor. Mücadele etmek, yaşam savaşı vermek, ayakta kalmak ve hayata dimdik durmak yorucu hele ki bu ülkede kadın olmak ayrı zorluklar yaşatıyor.
Kara Pazarlar'ın yazarı Ece Evren de bu zorluklardan nasibini almış. Kara Pazarlar gerçek yaşamdan bize ulaşan bir kitap. Duyguların tavan yaptığı dönemlerde kağıda bir iç döküş. Günlük tadında, sevgi duyulana yazılan mektuplar tadında "Kara Pazarlar."
Sert ve sevgisiz bir babayla büyümek ardından genç yaşta yapılan sevgisiz süren bir evlilik. Depresyona sürükleyen olaylar.
İlerleyen yıllarda, bir anda geçmişten gelen tanıdık ama bir o kadar yabancı bir ses umut kapısını aralıyor. Gerçekten beklentiyi karşılkayacak mı bu ses? Yaraları sarmayı başarabilcek mi? Bu soruların cevabını sevgili blogger arkadaşımız Ece Evren'in "Kara Pazarlar" kitabında bulacaksınız.

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

4 Ocak 2017 Çarşamba

Kitap Yorumu: Parçalanmış Gülüşler


Parçalanmış Gülüşler
Fotoğraf: Persephone

Tolga Yazıcı okuyorum bugün. Eski blogger arkadaşım o... Kelimeler dökülmüş kalemine "Parçalanmış Gülüşler" çıkmış ortaya... Yılın ilk günü ve içimden şöyle derin bir offf!! çekiyorum. Bir insanın hayatı ne kadar kötü olabilir ki! Olabiliyor işte... Hem de hiç ummadığın kadar!
Roman, iç içe geçmiş karakterlerin hikayelerinden oluşuyor. Roman içinde roman okuyorsunuz. Her bir karakter kendi hikayesinde can buluyor.
Yiğit Pek, Selim; talihsiz bir yaşamın hikayesi. Her iki karakterde kendi içlerine çekiyor okuru. Bir suçlu ne kadar iyi olabilir ki? Sorusu şimşek gibi düşüyor zihnin içine. İnsanız işte bir yanımız iyi, bir yanımız kötü...
Sevişmemiz gereken bir konu var; kendi iç dünyasında karmaşalar yaşayan bir adam ve iki kadının hikayesi. Aşk mı, cinsellik mi sorusuna cevap arayışı.
Karaktersiz yazar ; Kıvanç, kendi içinde yalnızlığı seçmiş, ara ara iç sesiyle diyaloğa geçen, kendini arayan bir yazar. Kıvanç'ın size bir de sürprizi var.
Dilba ve Serhat, Doğukan ve Saime, İlyas ve Halil doğu bölgesinden yürek burkan hikayeler.
Ütopik hikayeler gibi görünse de göze, olamaz mı? Olabilir detircesine işlenmiş kanlı canlı hikayeler.. . Hikayelerde ki geçişler çok  iyi... Duygu iniş çıkışları yaşacağınız bir kitap 'Parçalanmış Gülüşler'.
Tolga'yı tanıyan bilir onun dilini, yatkındır argoya ve serttir kimi zaman yazı dili. Okuyacaksanız bu romanı, hazır olmalısınınz onun yazı diline...
Bazı hikayelerin şiirle harmanlanmış olması hikayelere enerji katmış. Küçük Adam'ın, Küçük Hanım'a yazdığı şiire yer vermeden geçmeyeceğim.

Gidiyorum...
Kelebek misali ömrüm
Son bir kanat çırpıp gidiyorum
Dalgaların terk ettiği yosun gibi
Dibe vuruyorum
Yaklaşma, yapışırım tenine
Dokunma, sarılırım eline
Kaçıyorum...
Rotasını şaşıran denizci gibi,
Ne gidecek yerim, ne de bir umudum var
Dalıyorum...
Derinlere, daha da derinlere
Bir vurgun yiyorum sol üst köşeme
Korkuyorum...
Bir gün çıkar yine gelirim diye
Kendimi saklamak istiyorum kendimden
Ve bir çocuğun annesini araması gibi
Kendimi arıyorum
Kaçıp giden korkularımın arasında
Ve sesleniyorum kendime
Bir gün, belki diye...

Arka Kapak Yazısı

Belki de içimizde olduğunu düşündüğümüz bu rüzgâr, bir meltemle başlayıp hortuma dönüşmüştü. Farkında değildik biz bazı şeylerin. Adım attığımız yerin savrulup gitmesinin sebebinim bizler olduğunu hiçbir zaman bilemedik. Bilseydik, en azından bir şeyler fısıldayabilirdik. Saçma da olsa söylerdik. Çünkü korkularımızın üzerine bir nokta atıp, pergelle defalarca çevirmiştik çevremizi. Önümüz sağımız, solumuz, her yerimiz aşılmaz surlarla çevrilmişti. Yine de o surların arkasındakilere bir şeyler dedik, en azından denedik. "Kan"a "Gül" dedik.
Biraz da dikenliydik. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Tolga Yazıcı

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

31 Aralık 2016 Cumartesi

Kitap Yorumu: Frambuazlı Hayat

Deep Tone
Fotoğraf: Persephone

2016 yılına ait son postum sevgili blogger arkadaşımız Deep Tone'un kitabı ''Frambuazlı Hayat''.
Frambuazlı Hayat'ı idefixten sipariş ettim. Kitap dün bana ulaştı ve bugün kitabı bitirdim. Sade dili ve akıcılığı ile çok rahat okuduğum bir kitap oldu. Blog'da aşina olduğumuz Deep Tone yazılarını Frambuazlı Hayat'ta da görüyoruz. Kitapta yazılarını kategorilere ayırmış, bu okumayı kolaylaştırmış. Bir kategoriye girdiğinizde konuyu tamamlayıp çıkıyorsunuz ve başka bir konuya geçiş yapıyorsunuz. Kategoriler: Sanat, kültür, insan, yaşam, gelişim, mevsimler: yaz, müzik, yansımalar, düşünceler, denemeler. Özellikle sanat ve müzik kategorilerinde bir çok bilgi ediniyorsunuz. Bir çok film önerisi, bir çok müzik grubu ve solist önerilerini detaylı bir şekilde anlatıyor. Özellikle Fransız sineması hakkında epey bilgiye sahip oldum.
Bugün yeni yıla giriyoruz, evde olup film izlemek isteyenler için yeni yıl konulu yılbaşı gecesi film önerilerini Deep Tone'un  ''Frambuazlı Hayat'' kitabından sizlere ulaştırıyorum. İyi seyirler... İyi seneler...

1. Miracle on 34. Street (1947 Edmund Gwen / Maureen O,Hara)
2. A Christmas Story  (1983 - Melinda Dillon)
3. Christmas Vacation (1989- Chevy Chase)
4. Jingle all the Way (1996- Arnold Schwarzenegger)
5, Sliding Doors (1998- Gwyneth Paltrow)
6. The Wedding Date (2005 - Debra Messing / Dermot Mulroney)
7. Leap Year (2010- Amy Adams / Matthew Goode)
8. 27 Dresses (2008 - Katherine Heigl / James Marsden)
9, Elf (2003- Will Ferrell)
10. Along Came Polly (2004- Ben Stiller/ Jenifer Aniston)
11. Baby Mama (2008 - Tina Fey / Amy Poehler)
12. Bowfinger (1999 - S. Martin / E. Murphy)
13. Love Actually (2003 - Hugh Grant)

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


27 Aralık 2016 Salı

Bu Yıl Hedeflerinizi Tam 12'den Vurun




Yeni yıl yeni başlangıçlar için çoğu zaman fırsat olarak görülür. Bir çok kararları yeni yılda hayata geçirmek üzerine kendimize hedefler koyarız. Hedeflerimize ulaşmak mutluluk kaynaklarından biridir, ancak ulaşamdığımız durumlarda motivasyonumuz düşer, ciddi hayal kırıklıkları yaşarız.
Büyük bir heyecanla planladığımız hedeflerimize neden ulaşamayız? Öncelikle yapılan planın hayal mi hedef mi olduğunu belirlemek gerekir. Çoğu zaman kendimize hedef olarak koyduğumuz şeyin bir hayal olduğunun ayırımına varamıyoruz. Hayal soyut, hedef ise somut bir kavramdır.
Yıllardır satış - pazarlama sektöründe çalışıyorum. Ve bu işi ciddiyetle ve etik olarak yapan bir firmada çalışıyorsanız onlarca eğitim almak bir zorunluluktur. Ben de bu eğitimlerin onlarcasından aldım; hedef nasıl belirlenir, kişilik analizleri, satış- pazarlama teknikleri, innovasyon, nöro marketing  vs. Eğer kendinize doğru hedef koymazsanız, puf her şey balon gibi söner. Aldığınız eğitimler bir sis bulutu gibi gökyüzünde dolaşır.
Doğru hedefi nasıl koyacağız, hayalimizi hedefe nasıl dönüştüreceğiz? Ve sonucunda bu hedeflerimize ulaşabilecek miyiz?
Bunun için S.M.A.R.T analiz, hedef belirlemede en sık kullanılan yöntem. S.M.A.R.T hedef kavramı ilk kez Kurumsal Planlama Uzmanı Dr.George Doran'ın, kasım 1981'de yayınladığı bir makalesinde yer aldı. Ve dünya böylece S.M.A.R.T kavramıyla tanışmış oldu. Belki duymuşsunuzdur, belki duymamışsınızdır, belki de hefefinizi belirlerken bu analizi kullanıyorsunuzdur. İlk kez duyanlar ve ben bu yıl hedeflerime ulaşmak istiyorum diyenler için işte S.M.A.R.T analizi...

Spesific (Belirli)
Measurable (Ölçülebilir)    
Achievable (Ulaşılabilir)
Relevant (Gerçekçi)
Timely (Zamana Bağlı)
   
Spesifik (Belirli): Hedefiniz kesin, net ve anlaşılabilir olmalıdır. Hedefinizin belirli olup olmadığını 5N 1K soruları ile anlayabilirsiniz. (Ne? Neden? Nasıl? Nerede? Ne zaman? Kiminle)
Measurable (Ölçülebilir): Verilen hedef ölçülebilir olmalıdır.
Achievable (Ulaşılabilir): Hedef ne kadar zorlayıcı da olsa mutlaka ulaşılabilir olmalıdır. Ulaşılablirliği olmayan hedef yalnızca hayal olarak kalır.
Relevant( Gerçekçi): Hedefleriniz gerçekçi olmalıdır. Gerçekçi hedefler motivasyonunuzu arttırır, hedefe varmanıza yardımcı olur.
Timely (Zamana Bağlı): Hedefinizin bir başlangıç ve bitiş tarihi olmalıdır. Bir zaman çerçevesi ile sınırlandırılmadır. Ucu açık zaman hedefinize ulaşmanızı zorlaştıracaktır.

Bu yıl kitap yazacağım demek; hedef değil, hayal ya da istektir. Bunu bir hedefe dönüştürmek için belirli, ölçülebilir, ulaşılabilir, gerçekçi ve belli bir zaman aralığına oturtmak gerekir. Ancak o zaman hedefe dönüşür. Tabii hedefe dönüştürdükten sonra eyleme geçmek gerekir.


 
Herkesin hayallerinin gerçekleştiği, hedeflerine ulaşabildiği güzel bir yıl olması dileğiyle...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

26 Aralık 2016 Pazartesi

Yıllar, Yollar

Ne güzeldi o çocukluktan genç kızlığa geçiş yılları. Heyecan, enerji ve hayaller. Bugün daha bir eksildiğini hissediyorum çocukluğumun, gençliğimin. Her şey öylesine güzeldi ki. Şu an baktığımda rüya gibi. Hatırladıkça elimde geriye kalan yaşanmış güzel günler ve yüzümdeki minik tebessüm.
Ne kadar basitti yaşamak, kuşlar gibi özgür. Köşede bekleyen sevgiline kavuşmak için pır pır atan yüreğin. Sevinçli kavuşmalar. İlk el tutuşlar. Öylesine masum, öylesine içten o çocuksu aşklar. En büyük derdin sınavdan aldığın düşük notlar.
Mutlu olmak sıradandı, formüller gerektirmiyordu. Hayat; arkadaş, dersler ve platonik aşklardan ibaretti. Şu an bakıyorum geçmişe iyi ki dediğim o kadar çok şey var ki... Belki bir çok insan için sıradan, benim için öylesine kıymetli ki... Hey gidi yıllar... Güzel yıllardı benim için kim ne derse desin... O yıllara ait tek bir kötü şey kalmamış hatırımda...
George Micheal'ın acı kaybı, beni bugün yıllar yıllar öncesine götürdü... İlk aşklarımdandı o benim, Wham grubundayken daha... O kadar çok şey anımsattı ki, arada dönüp bakmalı hatıralara, yaşanmışlıklara. Ne çok şeyin üstü tozla örtülü, arada tozunu almalı bizi biz yapan şeylerin. Teşekkür etmeli geçtiğimiz yollara...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

25 Aralık 2016 Pazar

Kitap Yorumu: Metropol Dervişi

Cem Özüak
Fotoğraf: Persephone
Metropol Dervişi yazarı Cem Özüak aslında bir eğitmen. Kendisini keşfetmem de bir eğitim seminerinde oldu. Eğitim 'İkna ve Algı Yönetimi', eğitmen de Cem Özüak'tı. Ve soluksuz dinlediğim, inanılmaz keyif aldığım, kafamda ışıklar yakan bir eğitim oldu. Uzun süredir blogumu takip edenler bilirler bu konulara olan merakımı. Merakımın sebebi ise düşünce şeklimden kaynaklanıyor: ''İnsanlar sosyal varlıklardır, bu nedenle insanı anlamak önemlidir ve insanı anlamakta insan psikolojisini bilmekten geçer.''
Yazılarımın çoğunda farkındalığın önemini vurgularım. Metropol Dervişi de bir farkındalık kitabı. Bu kitapla buluşma hikayem de ilginç oldu. Sevgili Cem Özüak, kitap henüz matbaa aşamasındayken facebook takipçilerine bir sürpriz yaptı; henüz basım aşamasında olan kitap tasarımını, en yakın, ilk tahmini yapan kişiye hediye ediyordu. Sanırım o gün önsezilerim güçlüydü ya da bu kitabı bir şekilde okumam gerekiyordu. Evrende tesadüf diye bir şey yoktur. Tahminim doğru olmasa da kitabı satın alıp mutlaka okuyacaktım ama belki daha sonraki bir zamana erteleyecektim. Olması gereken, olması gereken zamanda olur.    
Metropol dervişi, eğitim kitabı tadında yazılmış, hayatımızla ilgili bir çok noktada yol gösterici nitelikte. Kişisel gelişim kitaplarının aksine bir çok söylem yer alıyor. Bu kitabı bir kişisel gelişim kitabı olarak değerlendirmek yanlış olur daha çok eğitim kitabı. Bir çok başlık altında, çeşitli konulara değinilmiş hayatımızın içinden çıkan bir kitap. Okuyan herkesin mutlaka kendine fayda sağlayacağı değerli bilgiler içeriyor. Okurken şunu hissediyorsunuz; sanki bu kitap benim için yazılmış. O kadar çok tanıdık durum var ki kitapta insanda bu duyguyu uyandırıyor. Bu konulara merakınız varsa mutlaka okuyun, merakınız yoksa da okuyun. Mutlaka kendinize sağlayacak bir fayda bulacaksınız...

Metropol Dervişi

Altı Çizilenler

  • Dertler derya olacak ki bizde bir sandal olalım farkındalık okyanunda.
  • Gerçek koşulsuz sevgi var olan koşulları görmeden sevebilmektir. 
  • Önce yaşa sonra fark edersin.
  • Aşkın doğurabileceği yegane tehlike, o ateşle yanıp kül olduktan sonra divane gibi dolaşıp bu dünya hayatına hiç değer vermeme durumudur.
  • Bilmek mi? Fak etmek mi? Bilmek sadece bilmektir. Farketmek ise anlamak, bildiklerini anlamlandırmaktır.
  • Çin'de kriz iki anlama gelmektedir. Birinci anlamı bildiğimiz kriz. İkinci anlamı ''fırsat''tır. Çünkü Çinliler bilir ki kriz zamanlarında birileri para kaybederken birileri mutlaka kazanacaktır.
  • Önemli olan, olanın kendisi değil, olana yüklediğimiz anlamdır. Tüm bu anlamlar ise toplamda hayatın anlamını oluşturur. Bir çok insan hayatın anlamının mutlu olmak olduğunu zannediyor. Mutluluk bir anlam değil sadece andır.
  • Eski çağlardan beri insanlar gerçeği arıyor, herkes gerçek bilginin peşinde. Ama bilim son birkaç yıldır gerçeğin sabit ve tek olmadığını, gerçeğin zamana, mekana ve gözlemcinin statüsüne bağlı olarak değişiklik gösterebileceğini söylüyor.
  • Herkes kendi zihninde yarattığı ya da toplumun kendisine aşıladığı gerçekliği yaşıyor.
  • Eskiden büyük balık küçük balığı yerdi. Şimdi ise hızlı olan balığın hayatta kaldığı bir dünyada yaşıyoruz.
  • Hayatta kalmak istiyorsak sürekli öğrenmeliyiz.
  • Amacı olmayan insan gideceği limanı belli olmayan bir gemiye benzer. Gemi ne kadar güçlü olursa olsun, yelkenleri ne kadar büyük olursa olsun gideceği limanı bilmiyorsa açık denizlerde oradan oraya sürüklenecektir.
  • Probleme odaklandığınız müddetçe çözüme ulaşamazsınız. Çünkü çözüm hiçbir zaman problem çemberinin içinde değildir.
  • Ne yazık ki günümüzde toplum değerli olana değil değerli görünene itibar ediyor. Bu da gerçekten değerli olanın değerinin bilinmemesine, değersiz olanınsa çok değerliymiş gibi algılanmasına yol açıyor.
  • Öz'ü bulmak istiyorsak öncelikle kendimizi bulmak, anlamak zorundayız.Kendimizi anladıkça Öz'ü örten perdenin mahiyetini de anlarız. Böylece o perdeyi aralayabiliriz ve Öz ancak o zaman açığa çıkar.     

Arka Kapak

VAZGEÇMENİN GÜCÜ: İSTEYİP SERBEST BIRAKMAKTA GİZLİDİR!
Doktor iğne yaparken bile fazla kasmayın kendinizi diyor. Neden? Çünkü kendini kasarsan iğne vücutta rahatça kılcal damarlara ulaşamaz. Kendini serbest bırakmadığın zaman akamazsın. Akış ancak rahat ortamda gerçekleşir.
Metropol Dervişi yeni bir bilinç için yazıldı çünkü bugünün farkındalıkları yarınlara ışık olacaktır. Bu kitapta, içinde bulunduğumuz aptallık çağında nasıl daha akıllıca yaşayabileceğimizin tarifini bulacaksınız ve değişime bu sefer gerçekten çok daha fazla yaklaşacaksınız.

Kitap: Metropol Dervişi
Yazar: Cem Özüak
Sayfa: 223
Destek Yayınları
Cem Özüak Blog Sayfası: http://cemozuak.blogspot.com.tr

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

23 Aralık 2016 Cuma

Kim?

Gökyüzü gri, yağmur dur durak bilmiyor. Temizler mi içimizdeki acıyı, dökülen kanları? Anaların, babaların yüreklerindeki yangını söndürmeye yeter mi? Gözyaşları sel, yağmura eşlik edercesine. Karanlık bitmiyor, güneş doğmuyor bir türlü. Keyifsiz kelimeler dökülsün istemiyorum kalemime. Ancak elimde değil... Yüreğim acıyla dolu... Günlerdir hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. İçimdeki acıyı deşmek, karanlığı gün yüzüne çıkartmak istemiyorum... Yazdıklarım ne yazık ki yüreğimin yansıması oluyor...
Güne korkarak uyanır oldum. Artık her yeni doğan gün, yeni başlangıçların habercisi değil; acının, gözyaşının habercisi oldu. Ne zaman son bulacak bu acılar? İnsanlardaki mutsuzluk, umutsuzluk nereye kadar gidecek. Gülen yüzler yok sokaklarda. Herkesin endişesi yüzünden okunuyor. Konuşmaya bile gerek kalmıyor, bakışlar her şeyi anlatmaya, anlamaya yetiyor...
Sıra  bize ne zaman gelecek?
Ne oldu bana, sana, ona? İnsanlık derin uykuda mı? Neden herkes susuyor? Neden herkes seyirci? Para, güç hırsı dünyayı, insanları yok ediyor. Bir hiç uğruna yok oluyoruz... Kim dur diyecek bu gidişe... Sen değilsen, ben değilsem, o değilse peki kim?


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone

Kız Kulesi'nin Gizi





Hem evvel zaman içinde varolmuş, hem şimdiki zaman içinde varolan, hem de gelecekte varolacak efsaneler sultanı İstanbul'un bağrındaki bir kulenin öyküsüdür bu.
İstanbul'un her köşesi güzelliklerle, her köşesi gizlerle doludur. İşte bu güzelliklerden biri de önünden her gün onlarca geminin geçtiği Kız Kulesi'dir.
Kız Kulesi, İstanbul'un eski semtlerinden Üsküdar'ın sahilinde, kıyıya çok yakın mini mini bir adanın üzerinde beyaz bir kuğu gibi süzülüp durur.
Üsküdar kıyılarından İstanbul'u seyredenler, kentin Kız Kulesi'yle nasıl bir renk ve canlılık kazandığını görürler. Görürler de, bu mini mini adanın onlarca efsanede söz konusu edilen öyküsünü bilen pek azdır.
Efsaneye göre, Kız Kulesi'nin kayalıklarına vuran dalgalar, sabaha kadar, bir Yunan efsanesinde aşk tanrıçası olarak bilinen Afrodit'in rahibesi Hero'nun hüzünlü aşk öyküsünü anlatırlarmış. Aşık olması yasaklanmış Hero, Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılmış, tapınakta Leandros adlı bir gençle karşılaşmış,  birbirlerini sevmişler.
Geri döndükten sonra Hero, kulede her gece bir meşale yakıyormuş. Leandros da meşalenin ışığına doğru yüzüyor, iki sevgili kulede buluşuyorlarmış. Bir gece, fırtına Hero'nun yaktığı meşaleyi söndürmüş.
Karanlıkta yolunu kaybeden genç Leandros, Boğaz'ın sularına gömülmüş. Hero, fırtına dindikten sonra meşalesini yeniden yakmış, heyecanla sevdiği genci beklemiş. Gün ağarınca, Boğaz'ın soğuk sularında sevgilisinin cesedini görmüş, bu acıya dayanamamış, kendisini derin Boğaz sularına bırakmış. O günden sonra Kız Kulesi kavuşamayan aşıkların simgesi olmuş.
Daha nice efsaneler anlatılmıştır Kız Kule'sinde kavuşamayan aşıklar üstüne, bunlardan yalnızca biri var ki mutlu sonla biter. O da Üsküdar tekfurunun yani Bizans valisinin kuleye kapatılan kızıyla Battal Gazi'nin aşkını anlatan efsanedir.
Battal Gazi, Üsküdar tekfurunun kızına aşık olunca, tekfur da buluşmalarını önlemek için kızını burada yaptırdığı kuleye hapsetmiş.
Bunu öğrenen Battal Gazi, her şeyi göze alıp kuleye çıkmayı başarmış; sevgilisini ve valinin kulede saklı olan hazinesini de alarak Üsküdar'a geçmiş. Kimse onlara yetişememiş. O günden sonra bu kuleye Kız Kulesi denmiş.
Bir başka efsane de Bizans imparatoru Konstantin'in güzeller güzeli kızının önlenemeyen kaderini anlatır. Sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli bu kızın güzelliği herkesin dilindeymiş. Halkın arasına karıştığında, bütün gözler ona çevriliyormuş. 
Bizans imparatoru kızını çok seviyormuş, üzerine titriyor, bir kılına bile zarar gelmesin istiyormu. Ama ''sakınılan göze çöp batar'' derler ya, falcılar yememişler içmemişler, Konstantin'e bir kara haber vermişler.
''Bizi bağışla yüce imparatorumuz. Nasıl söylesek bilmiyoruz,'' demişler.
Konstantin kaşlarını çatmış ve bağırmış:
''Neden lafı ağzınızda geveleyip duruyorsunuz. Ne diyecekseniz deyin hemen!''
Falcılar cevap vermişler:
''Hoşunuza gitmeyecek, biliyoruz, ama önlem almanız için de söylemek zorundayız.''
Konstantin:
''Söyleyin ne söyleyecekseniz. Yoksa karışmam ha!'' diye daha da öfkelenince falcılar iki gözleri iki çeşme:
''Sevgili kızınız on sekiz yaşına gelince, bir yılan sokması sonucu ölecek...'' demişler.
Konstantin, beyninden vurulmuşa dönmüş; saçını başını yolmuş, hop oturup hop kalkmış, sarayın salonlarını fır dönmüş. Rahatı, huzuru, uykusu kaçmış.
Bu kötü kaderi değiştirmek için ülkenin dört bir yanına haberciler gönderip yüzlerce kahini ve büyücüyü İstanbul'a toplamış. Ama kahinler ve büyücüler söz birliği etmişçesine:
''Güzel prensesi bir yılan sokarak öldürecek. Bu alınyazısını değiştirmek olanaksız...'' diyorlarmış.
Bizans İmparatoru Konstantin, canından çok sevdiği kızını yılanlardan korumak için Boğaz'ın ortasındaki kayalıklar üzerindeki kuleyi onartmış, bir ev haline getirmiş ve prensesi oraya yerleştirmiş. Hiçbir yılanın, yüzerek kıyıdan bu kuleye gelemeyeceğini düşünüyormuş. Aldığı bu önlemi, en iyi askerlerini ve subaylarını adacığı korumakla görevlendirerek daha da pekiştirmiş.
O günden sonra, içindeki korku dağılmış. Aradan günler, haftalar, aylar geçmiş. Boğaz'ın ortasındaki bu kayalıklarda yaşayan prensesin saçları güneş gibiymiş. Yüzü aya benziyor, doğan aya ''Ya sen doğ ya ben!'' diyormuş.
Bir gün, adacığı korumkla görevli bir subay, prensesi görmüş ve aşık olmuş. Prenses de subaya tutulmuş. Bu subay, Üsküdar'a her geçişinde prensese çiçekler getirmeye başlamış.
Boğaz'ın iki yakasını erguvan ağacı çiçeklerinin süslediği, Üsküdar'ın kırlarını beyaz papatyaların, gelinciklerin doldurduğu tatlı bir bahar günü, prensese aşık olan subay yine kırlardan bir demet çiçek toplamış ve demeti bir erguvan ağacının altına bırakarak birkaç erguvan dalı kesmek istemiş; bunun prensesin hoşuna gideceğini düşünüyormuş. O bir dal erguvan keserken, çiçek demetinin arasına bir yılan gizlenmiş.
Yılan, çiçeklerle birlikte adacığa girmeyi başarmış. İlk fırsatta, zavallı prensesin ak tenine zehrini boşaltmış. Konstantin'le bütün ülke halkı prensesin ardından ağlamışlar. Yaslar tutmuşlar. İmparator, prensese demirden bir tabut yaptırmış. Tabutu Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirmişler. Zamanla tabutun üzerinde bir delik oluşmuş. Efsanelerde, yılanın prensesi ölümünden sonra da rahat bırakmadığı anlatılırmış.
O günden sonra bu adacığa Kız Kulesi adını vermişler.

Anadolu Efsaneleri        


Sevgi ve ışıkla kalın…
Persephone
    

20 Aralık 2016 Salı

Blog Yazarlığı



Blog, yazılarınızı yayınlayabileceğiniz yeni bir mecra.
Fikirlerinizi bu mecradan milyonlarca, hatta milyarlarca insana ulaştırmanız mümkün. Hükümetlerin, iş dünyasının ve ifade özgürlüğünün kendinden menkul diğer gardiyanlarının kontrolünden önemli ölçüde muaf, kamusal bir forum bloglar. Burada, son derece saygın bir yazarla eşit ölçüde itibar sahibi olabilirsiniz.
İzin almaya ya da aracıya gerek olmadan düşündüğünüzü söyleyebilirsiniz. Ne şeker torunlarınız olduğundan hükümetin dış politikasının ne kadar kötü olduğuna kadar-bazen ikisi aynı yazıda-her konuda yazabilirsiniz. Fotoğraf, müzik, film gönderebilirsiniz. Bu, matbaanın icadından hemen sonra Avrupa'yı saran heyecanı, pek çok yeni fikrin serpilip geliştiği dönemi çağrıştırıyor. Blog, sıradan insanlara geleneksel yazılı basının birbirini kollayan editörlerinin insafına kalmadan okura ulaşma ve kendini ifade etme fırsatı verdiği için son derece demokratik bir mecra. Aktivistler, fikirlerini insanlara doğrudan aktarabildiği için sivil örgütlenmede çok büyük bir güce sahip. Öte yandan, eline bilgisayar geçiren kaçıklara da türlü saçmalıklarla atmosferi kirletme imkanı sunuyor.
''Blog'' sözcüğü web-log (log:günlük) sözcüğünden türemiştir ve web günlüğü anlamına gelir. Sahibinin günlük yaşamını, duygu ve düşüncelerini yazıp gizli tuttuğu geleneksel günlüğün tersine, blog yazarı günlüğünü herkese açar.
Blog yazarı günlüğünü herkese açsa da kimliğini gizli tutabilir. Nitekim çoğu insan rumuz ya da takma isim kullanıyor. Bloglar iletişim alanında da pek çok şeyi değiştirdi. Artık herkes dünyada olup bitenlerle ilgili görüşünü anında aktarabiliyor, ki geçmişte bu, yalnızca az sayıda insanın sahip olduğu bir haktı.

KİMLERİN BLOGU VAR?    

Polislerin, hemşirelerin, öğretmenlerin, doktorların, milletvekillerinin, fahişelerin, savaş bölgelerinde kuşatma altında olanların ve kuşatmayı gerçekleştiren askerlerin. Blog siteleri sayesinde dünyadaki milyonlarca sıradan insanın düşüncelerini öğrenebilirsiniz. Bloglara girip dünyanın her yerinden, çok farklı koşullar altında yazılmış günlük hayat kayıtlarını okuyabilir ve okuduklarınıza karşılık verebilirsiniz. Bu blogların bazıları çok ünlendi. Belle de Jour (Joseph Kessel'in Türkçeye Gündüz Güzeliadıyla çevrilen romanı) rumuzuyla yazan üst sınıf bir telekızın blog'undan önce çok başarılı kitap yapıldı, ardından da Birleşik Krallık'ta, Billie Pier'in oynadığı bir televizyon filmi çekildi.
Gazeteler sıradan insanların bir haber hakkında ne düşündüğünü öğrenmek için blogları tarıyor ve haberlerini bu görüşlere uygun hale getiriyor. Bu arada, çok satacak bir kitaba dönüştürmeye uygun bir hikaye bulabilmek için yayıncılarda blogları düzenli izliyor.

NEDEN BLOG YAZARLIĞI?  

Bu sorunun cevabının bir kısmı yukarıda. Blog yazarlığı, gündemdeki haberlere-küçük ya da büyük-ilişkin ne düşündüğünüzü söyleyebilme fırsatı veriyor. Yazılarınızı dünyanın her yerinden insanların okuyabilmesini mümkün kılıyor. Gerçekten ilginç olan az sayıda bloga kitap olarak basılma şansı tanıyor. Bütün bunlar bir yana, hevesli bir yazarı her gün düzenli olarak yazma alışkanlığı edinmeye teşvik ediyor.
Yaratıcı yazarlık hocalarının çoğu, yazar adaylarını günlük tutmaya özendirir. Çünkü bu antrenman, kendi üslubunuzu bulmanıza çok büyük katkı sağlar. Fikirlerinizi belli bir düzen içinde anlatmayı öğrenirsiniz ve tabii daha sonra üzerinde çalışıp kullanabileceğiniz çok değerli bir kayda sahip olursunuz. Günlük, içi değerli parçalarla dolu bir mücevher sandığı gibidir. İstediğiniz zaman kilidini açıp tozunu alır, o değerli parçaları ışıl ışıl yapabilirsiniz.
Blog yazarlığı da aynı şey. Üstelik bir yararı daha var: İnsanlar yazdıklarınızla ilgili yorum yapabiliyor. Olumsuz yorumlarda yapılabilir tabii. Ama asıl olumsuzluk, başkalarının yazılarınızı alıp kendi yazısı gibi kullanabilmesi. Üzerinde çalıştıkları konuyla ilgili malzeme bulmak için blog tarayan profesyonel yazarlar tanıyorum.

Sürüden farklı olmayı nasıl başarabilirsiniz?
Fikirlerinizi web'de yayınlama zahmetine girmişseniz, üç beş kişi tarafından da olsa okunmak istiyorsunuz demektir. Fakat bu kadar çok sayıda kendini önemseyen ama çok azı gerçekten önemli olan blog arasından okur sizi neden ve nasıl keşfedecek?
Birincisi, gerçekten ilginç şeyler söylüyorsanız keşfedecek. O zaman hayatınızı masaya yatırıp, onu insanların ilgisini çekebilecek yönleriyle değerlendirmenin vakti geldi. Sık karşılaşmadığımız tezatlıklar her zaman ilgi uyandırır mesela. Orta sınıfa mensup kentli bir kadınsınız, ama küçük bir kasabanın yoksul gecekondu mahallesinde yaşıyorsunuz. Erkeksiniz, ama genellikle kadınlara yakıştırılan bir işte çalışıyorsunuz. Sizden çok küçük gençlerle bir üniversite yurdunun odasını paylaşan orta yaşlı birisiniz. 11 çocuğunuz var. 30'lu yaşlarınızda torun sahibi oldunuz. Herkesten farklı bir hayat tarzınız var: Bir komün ya da kibutzda yaşıyorsunuz mesela. Çok gözde bir mesleği bırakıp konuşma terapisti olarak çalışmaya başladınız.

Caroline Smailes'dan yazmaya dair püf noktaları

Bence blog yazarlığının kilit unsuru interaktif iletişim. Diğer blogları ziyaret etmeye, görüş yazmaya, size görüş yazanlara cevap vermeye hazır olmalısınız. İnternette büyümek, kabul görmek, tıpkı gerçek hayatta dostluk kurarken olduğu gibi çaba ve emek gerektiriyor. Bloglarda içerik ve biçim çeşitlilik gösteriyor. Bu tamamen zevkinize kalmış bir konu. Sosyal paylaşımları ve kendine özgü ilginç karakteri olan, güvenilir ve kullanımı pratik olan blogları beğeniyorum.

Caroline Smailes'in blogunu www,carolinesmailes.co.uk adresinden  ziyaret edebilirsiniz. In Search of Adam adlı romanı web'de yayınlandıktan sonra kitap olarak basıldı.


YAZAR: STEPHEN MAY  

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

18 Aralık 2016 Pazar

Yazı Yazmak, Fikrin Yakalanması




Evet, ilham perisi vardır. Ama o peri ancak siz çalışırken yanınıza gelir.
                                          Pablo Picasso


Defteriniz, zihninizde serbestçe dolaşan düşünceleri yakalamak için bir silahtır.
Fikirler küçük, oyuncu yaratıklardır. Etrafınızda her zaman milyonlarcası bulunur. Gelmiş geçmiş ve hatta gelecekteki tüm yazarlara yetip de artacak kadar çok. Bunların aklınıza hep olmadık zamanlarda üşüşen, serbest gezinen, organik bir türü vardır. Bu türe girenler çok hızlı hareket eder, çok kısa kalır ve hayaleti andıran bu yaratıkları yakalamak bir hayli zordur. Fakat defterinizi yanınızdan hiç eksik etmezseniz onları yakalama ve işleme şansınız çok yükselir. Böylece bu başıboş, vahşi mahluklara istediğiniz biçimi verip tamamen size ait olmasını sağlayabilirsiniz. Bazen bu fikirleri defterinizin sayfalarına iliştirir, ama geri döndüğünüzde yitip gittiklerini görürsünüz. Bazen o kadar biçimsiz ve cılız olurlar ki istediğiniz kadar besleyin ve sulayın, uygun bir forma sokamazsınız.
En doğrusu ele geçmesi zor, kaybetmesi kolay şeyler olarak düşünmektir. Gerçekten de öyledirler ve bu özellikleriyle düşüncelere değil fırsatlara benzerler. Gelişip büyük bir isim eser yaratmanızı sağlayabilirler. Sizi ünlü ve saygın bir isim bile yapabilirler. Ama yanınızdan geçerken yakalayamazsanız kaybolurlar. Nasıl olsa unutmam diyerek hafızanıza güvenmeyin. Çoğunlukla unutulurlar. Bir deftere yazmazsanız sırra kadem basarlar ve arkalarında yalnızca düş kırıklığının kükürtlü dumanı ile kaçırılmış fırsatlar kalır.
Daha kötüsü ise aynı fikri bir başkasının bulmasıdır (tamamen aynı olmaz, sizinki kadar iyi de olmayabilir). O zaman, kaçırdığınız fırsattan başkasına saygınlık kazandıran bir esere dönüşmesiyle yüzleşmek zorunda kalırsınız.
Elinizin altında daima, mutlaka bir defter bulundurun. Yazar olarak kendinizi geliştirdikçe, kırtasiye kırtasiye dolaşıp en uygun defteri veya sizi yarı yolda bırakmayacak kalemi arayan bir kırtasiye bağımlısına dönüşmeniz de çok olası. Aslında, defter ve kalem takıntısı yerinde bir takıntıdır. Kağıdın kalınlığını ve defterin cilt kalitesini kafaya takıp mesele yapmak doğru bir tavırdır. Fikir avcısının silahları bunlardır çünkü.
Nasıl bir balıkçı emeğinin karşılığını alabilmek için oltasının, iğnesinin, yeminin yapacağı işe uygunluğunu kontrol ediyorsa, siz de hiçbir fikrin kaçıp gitmesine izin vermemek için kendi gereçlerinizi kontrol etmelisiniz.

 BUNLARI UNUTMAYIN  
  1. Yazdığınızı herkese söyleyin. Yazmayı sürdürmenize faydası olur.
  2. Sadece birkaç dakika ayırabilseniz bile, her gün yazın.
  3. Sevdiğiniz yazarlarla yeniden buluşmak için kütüphanelerden yararlanın.
  4. Yeni yazarlar keşfetmeyi deneyin.
  5. Kitap eleştirilerini okuyun ve kitap dünyasında neler olup bittiğini takip edin
  6. Geçip gitmiş zamana hayıflanmayın, önemli olan şimdi ve gelecekte yazacaklarınızdır.
  7. Sevdiğiniz bir eserden küçük bir bölümü kağıda yazın.
  8. Pahalı bir laptop ya da masaüstü bilgisayar alamadığınız için üzülmeyin. Bir kalem ve ucuz bir defter de işinizi görür.  
  9. Mümkünse bir yazı grubuna katılın.
  10. Para için yazmayın. Bu işte para yok.
YAZAR: Stephen May


SEVGİ ve IŞIK'la kalın..
Persephone

17 Aralık 2016 Cumartesi

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK





Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni 
bir kavganın güzelliğinde sevdim. 
bitmedi daha sürüyor o kavga 
ve sürecek 
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! 
Aşk demişti yaşamın bütün ustaları 
aşk ile sevmek bir güzelliği 
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna. 
işte yüzünde badem çiçekleri 
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar. 
sen misin seni sevdiğim o kavga, 
sen o kavganın güzelliği misin yoksa... 
Bir inancın yüceliğinde buldum seni 
bir kavganın güzelliğinde sevdim. 
bin kez budadılar körpe dallarımızı 
bin kez kırdılar. 
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz 
bin kez korkuya boğdular zamanı 
bin kez ölümlediler 
yine doğumdayız işte,  yine sevinçteyiz. 
bitmedi daha sürüyor o kavga 
ve sürecek 
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! 
Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri 
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız 
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri. 
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık 
törenlerle dikilirdik burçlarınıza. 
türküler söylerdik hep aynı telden 
aynı sesten, aynı yürekten 
dağlara biz verirdik morluğunu, 
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz... 
Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne 
ne tan atışı doğumların sevincine 
ey bir elinde mezarcılar yaratan, 
bir elinde ebeler koşturan doğa 
bu seslenişimiz yalnızca sana 
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini 
bitmedi daha sürüyor o kavga 
ve sürecek 
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! 
Saraylar saltanatlar çöker 
kan susar birgün 
zulüm biter. 
menekşelerde açılır üstümüzde 
leylaklarda güler. 
bugünlerden geriye, 
bir yarına gidenler kalır 
bir de yarınlar için direnenler... 
Şiirler doğacak kıvamda yine 
duygular yeniden yağacak kıvamda. 
ve yürek, 
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda. 
ey herşey bitti diyenler 
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler. 
ne kırlarda direnen çiçekler 
ne kentlerde devleşen öfkeler 
henüz elveda demediler. 
bitmedi daha sürüyor o kavga 
ve sürecek 
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!  
  
Adnan YÜCEL


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone