14 Mayıs 2017 Pazar

Hayat Nedir Anne?

,
Benim hiç sapanım olmadı anne,
Ne kuşları vurdum, ne de kimsenin camını kırdım…
Çok uslu bir çocuk değildim ama,
Seni hiç kırmadım, hep boynumu kırdım.
Ben hayatım boyunca bir tek kendimi vurdum!
Suskun görünsem de, fırtınalı ve mağrurdum anne.
Bir mızrak gibi, aynada hep dik durdum anne!
Ben sana hiç bir gün laf getirmedim, leke sürmedim.
Ama göğsümü çok hırpaladım, kalbimi çok yordum…
Ben hayatım boyunca, en çok kendimi sordum!
Benim hiç sevgilim olmadı anne,
Ne bir yuva kurdum, ne bir gün şansım güldü…
Öpemeden bir bebeğin gidişini, tükendi gitti çağım…
Kimi yürekten sevdiysem, yüreğini başkasına böldü…
Bir muhabbet kuşum vardı, o da yalnızlıktan öldü.
Sen beni göğsünde hep acılarla mı soğurdun anne?
Yoksa evlat diye, koca bir taş mı doğurdun anne?
Eziyet degilim, zahmet değilim, musibet hiç değilim
Bir senin mi balına sinek kondu, söylesene!
Doğurdun da beni, ne ile yoğurdun anne?
Benim hiç hayalim olmadı anne…
Ne seni rahat ettirdim, ne kendim ettim rahat…
Bir mutluluk fotoğrafı bile çektirmedi bu hayat.
Kaybolmuş bir anahtar kadar sahipsizim anne…
Ne omuzumda bir dost eli, ne saçımda bir şefkat.
Say ki yollardan akan, şu faydasız çamurdum anne…
Say ki ıslanmaktım, üşümektim, say ki yağmurdum anne!
Bunca yıldır gözyaşlarını, hangi denizlere sakladın?
Oy ben öleyim, sen beni ne diye doğurdun anne?


Yusuf Hayâloğlu


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

15 Nisan 2017 Cumartesi

Kurgu mu? Gerçek mi?

,
Seçmeniz için size iki tatil paketi sunulduğunu düşünelim:
Taş Devri Paketi: İlk gün el değmemiş ormanda on saat yürüyüş yapacağız, akşam çökerken bir nehrin kenarında kamp kuracağız. İkinci gün nehirde on saat kanoyla dolaşacak, küçük bir gölün kıyısında kamp kuracağız. Üçüncü gün yerel halktan nasıl balık tutulacağını ve yakındaki koruda mantar toplamayı öğreneceğiz.
Modern Proletarya Paketi: İlk gün pislik içindeki bir tekstil fabrikasında on saat çalışacağız, sıkış tıkış bir apartman dairesinde geceleyeceğiz. İkinci gün yakındaki markette on saat kasiyerlik yapacak ve uyumaya aynı daireye gideceğiz. Üçüncü gün yerel halktan nasıl banka hesabı açarak ev kredisi alacağımızı öğreneceğiz?
Hangi paketi seçerdiniz?
Mesele insanların kurduğu işbirliği ağlarını değerlendirmeye gelince her şey bakış açımıza ve kullanmayı seçtiğimiz değerlendirme araçlarına göre değişir. Mısır firavununu üretim, beslenme ve sosyal uyum açısından mı değerlendiriyoruz? Yoksa aristokrasi, basit köylüler, domuzlar ve timsahlara mı odaklanıyoruz? Tarih tek bir anlatı değildir; aksine binlerce çeşitli anlatıdan meydana gelir. Neyi anlatmayı seçersek, bir diğerini susturmayı tercih etmiş oluruz.
İnsanların kurduğu işbirliği ağları, kendilerini kendi yarattıkları değerlerle ölçer ve kanıksandığı gibi kendilerine olsukça yüksek notlar verir. Özellikle de tanrı, ulus ve şirket gibi kurgusal oluşumlar adına örülmüş ağlar, kendilerini bu o kurgusal oluşumun penceresinden değerlendirir. Bir din, ilahi emirleri harfiyen yerine getirilirse başarılıdır, ulusal çıkarlarını koruyan bir ulus şanlı olacaktır; bir şirket çok para kazandıkça büyüyebilir.
Herhangi bir insan ağının tarihini incelerken, zaman zaman durup kurgusal olmayan gerçeğin penceresinden bakmanın faydası olacaktır. Bir varlığın kurgusal olup olmadığını nasıl bilebilirsiniz? Oldukça basittir aslında; Acı çekiyor mu? Diye sorun yeter. İnsanlar Zeus'un tapınaklarını yaktığında Zeus acı çekmez. Euro değer kaybettiğinde Euro kederlenmez. Bankalar battığında banka mağdur olmaz. Bir devlet savaşta kaybettiğinde devlet ıstırap çekmez, bankalar ve devletler meteforlardan ibarettir. Fakat savaşta yaralanan bir askerin acısı gerçektir. Yiyecek tek lokması olmayan yoksul bir köylü gerçekten eziyet çeker. Annesinden ayrılan yeni doğmuş bir buzağı gerçekten ıstırap duyar. Gerçeklik budur.
Bu acılar, kurgularda duyduğumuz inançtan kaynaklanıyor olabilir tabii. Örneğin ulusal ve dini mitlere inanmak bir savaşın çıkmasına neden olabilir ve sonucunda milyonlar evlerini, uzuvlarını, hatta hayatlarını kaybedebilir. Savaşın nedeni kurgusal olsa da çekilen ıstırap tamamen gerçektir. Bu nedenle kurguyu gerçekten ayırmak için elimizden geleni yapmamız gerekir.
Kurgu kötü değil, hayali bir olgudur. Para, devlet ya da şirket gibi ortaklaşa kabul ettiğimiz hikayeler olmadan hiçbir karmaşık insan toplumu işleyemez. Uydurduğumuz kurallara uymadan futbol oynayamayız. Piyasalardan ya da mahkemelerden, benzer uydurma hikayelere inanmadan yararlanamayız. Ancak bu hikayeler sadece araçlardır. Hedeflerimiz ya da değerlerimiz haline gelmemelidir. Sadece kurgu olduğunu unuttuğumuz anda gerçeklikle bağımızı kaybederiz. "Şirket için çok para kazanmak" ya da "ulusal değerlerimiz korumak" gibi çatşmaların içine düşeriz. Şirket, para ve ulus sadece hayalimizde var olabilir. Hepsini kendimize hizmet etmek için yaratmışken, neden onlar uğruna kendi hayatlarımızı feda edelim?
21.yüzyılda geçmişte görülmediği kadar güçlü kurgular ve totoliter dinler yaratacağız. Biyoteknoloji ve bilgisayar algoritmalarının yardımıyla bu dinler dakika dakika varlığımızı kontrol etmekle kalmayacak; bedenlerimizi, beyinlerimizi ve zihinlerimizi de şekillendirecek, cennetler ve cehennemlerden oluşan bütünlüklü sanal dünyalar yaratacaklar. Kurguyu gerçekten, dini de bilimden ayırmayı başarmak hiç olmadığı kadar zor ve hayati olacak.


Yarının Kısa Bir Tarihi
Alıntı
Kitap: Homo Deus
Yazar: Yuval Noah Harari

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone
devamını oku →

14 Nisan 2017 Cuma

Yüzleşme

,
Korku; insanoğluğunun en güçlü duygularından biridir. İnsanlığın varoluşundan itibaren genlerine kazınmıştır. 'Savaş ya da kaç!' 
Korku sayesinde hayatta kalmayı başaran ilk insan bu duyguyu genlerimize aktarmış, günümüze kadar taşımış ve bu aktarım hayatta kalma iç güdüsü taşıyan insan tarafından diğer nesillere de aktarılmaya devam edecektir.
Bu açıdan bakıldığında işe yarar, faydalı bir duygu gibi görünen korku, zamanımız koşullarında dezavantaja dönüşmekte. Çünkü artık aslanlardan, kaplanlardan ve ilkel döneme ait bir çok vahşi şeyden korunmamızı gerektirecek bir durum ortada yoktur... Gerçi korunmamız gereken en vahşi hayvan insanı göz ardı etmek pek de doğru olmaz....
Korkularımız hayatımızda engeller oluşturur ve bu korkuların genelde pek farkında olmayız. Çünkü; üzerini tozlu sandıklar gibi onlarca bahanelerle örteriz, altta yatan sebebi görmek her geçen gün zorlaşır. 
Sevmek ve sevilmekten kaçarız, kaybetmekten korktuğumuz için. Yeni başlangıçlara adım atmaktan çekiniriz, başarısızlıktan korktuğumuz için. Sevmediğimiz işlerde yıllarca çalışmak zorunda kalırız, aynı konforu başka bir işte bulamamaktan korktuğumuz için. Yıllarca yaşadığımız şehirden şikayet eder, bilinmezlikten korktuğumuz için başka şehre taşınma cesaretini gösteremeyiz... Ve bunlara kendimizi haklı çıkaracak öyle kılıflar buluruz ki  altında yatan canavarı görünce kendimiz bile şaşarız... 
Yapacağımız en iyi şey korkularımızla yüzleşip, üzerine gitmektir. Korkunun ecele faydası olmadığı gibi hayatımıza verdiği zarar da yadsınamaz...
Korkusuz, cesaret dolu bir yaşaşam dilerim herkese

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Persephone
devamını oku →

13 Nisan 2017 Perşembe

Gün Olur

,
Gün olur alır başımı giderim, 
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda 
Şu ada senin, bu ada benim, 
Yelkovan kuşlarının peşi sıra. 

Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; 
Çiçekler gürültüyle açar; 
Gürültüyle çıkar duman topraktan. 

Hele martılar, hele martılar, 
Herbir tüylerinde ayrı telaş!.. 

Gün olur, başıma kadar mavi; 
Gün olur, başıma kadar güneş 
Gün olur, deli gibi...

Orhan Veli Kanık


Bana şiiri sevdiren şair, iyi ki doğdun🙏🏻

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


devamını oku →

8 Nisan 2017 Cumartesi

SEVGİ

,
Bunun üzerine Almitra, 'Bize sevgiden bahset...' dedi.
Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.
Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.
Ve yüksek bir sesle konuşmaya basladı: 
'Sevgi sizi çağırınca, onu takip edin,
Yolları sarp ve dik olsa da...
Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...
Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,
Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...
Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
En yükseklere uzanıp, Güneş'le
titresen en hassas dallarınızı okşasa da,
Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;
Esnekleşene kadar yoğurur;
Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
Sizi kendi kutsal ateşine savurur...
Sevgi bütün bunları,
Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzünü yaratır...
Ancak korkunun kıskacında,
Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
O zaman örtün çıplaklığınızı,
Ve sevginin harman yerine adim atin...
Adim atin, kahkahaların tümünün olmadığı,
Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...
Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini,
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...
Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;
Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...
Sevdiğinizde, 'Tanrı benim kalbimde, ' yerine,
Söyle deyin, 'Ben kalbindeyim Tanrı'nın...'
Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
sizi değer bulduğunda...
Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka...
Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...
Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali,
Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...
Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...
Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...
Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,
Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...'


Halil Cibran

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

2 Nisan 2017 Pazar

Transaksiyonel Analiz ile İletişim Kalitenizi Arttırın

,
Sosyal varlık olan insan için iletişim hayatın önemli bir parçası. Hepimiz bir şekilde iletişim kuruyor ya da kurmaya çalışıyoruz. Önemli olan kurduğumuz iletişimin kalitesi. Kendimizi, insanı ne kadar anlıyor ve tanıyorsak iletişimde de o kadar başarılı oluyoruz.
İş, ev ve sosyal hayatımızda kabul görmek, fark edilmek, beğenilmek ve sevilmek isteriz. Bunlar insanın yaşam sürecindeki temel ihtiyaçlarıdır. Çocuğumuzla, eşimizle veya sevgilimizle, patronumuz ve iş arkadaşlarımızla sürekli iletişim halindeyiz. İletişim kanalları tıkandığında birbirimizi anlamakta güçlük çekeriz. Huzursuzluk ve can sıkıntıları baş gösterir. Herkes anlamayı ve anlaşılmayı beklerken, iletişim sekteye uğrar.
Transaksiyonel Analiz(TA) psikiyatrist Eric Berne tarafından geliştirilen bir kuramdır. TA, kişisel gelişim ve değişim için sistematik ve kişisel psikoterapi teorisidir. Doğduğumuzda saf ve temiz doğarız, büyüdükçe çeşitli etkileşimlerle yavaş yavaş şekillenir ve farklılaşırız. TA kuramının dayandığı felsefe, Berne'ün şu ifadesiyle özetlenebilir: "İnsanlar dünyaya prens veya prenses olarak gelirler, ancak daha sonra kurbağaya dönüşürler. TA'nın amacı da, insanların yeniden prens veya prenses olmalarına yardımcı olmaktır."
TA'da insanda bulunan üç ego durumundan söz edilir. Bunlar; ebeveyn, yetişkin ve çocuk durumlarıdır.
Ebeveyn: Değerler, inançlar, kural ve kalıplar
Yetişkin: Kararlar, tercihler, somut ve sahici
Çocuk: İhtiyaçlar, korkular ve duygular
İletişim kurarken bu üç durumdan biri söz konusudur. Aynı dili konuşmak terimini günlük hayatta çok kullanırız, bu ego durumlarından ebeveyn durumu ile iletişim kuruyor ve karşımızdaki ebeveyn durumundaysa bu aynı dili konuşmaktır. İletişimde biri çocuk ego durumunda, diğeri ebeveyn durumundaysa çatışma ortaya çıkabilir.
İnsanlar bu üç ego durumunu da kullanır. Kişilerde bazen eşit bazen de birinin baskın olması durumu söz konusu olabilir. Bu ego durumlarından ideali yetişkin ego durumudur. Her zaman yetişkin ego durumunda olmak pek mümkün değildir.
Kendimizin ve iletişimde bulunduğumuz insanın hangi ego durumunda olduğunu nasıl anlarız? Konuyu özetleyen bununla ilgili internette çok güzel bir tablo buldum. Karşınızdakini ve kendinizi iletişimdeyken kullandığınız sözcükler, ses tonu ve beden diline göre hangi ego durumunda olduğunuzu anlamanıza yardımcı olacaktır.

foto:uğur özeren

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

30 Mart 2017 Perşembe

Eğitim Şart

,
İki gündür eğitimdeyim umarım yokluğumu hissetmemişsinizdir. Bloglara uğrayamadım, ne yazık ki o güzel yazılarınızı okuyamadım. Ben eğitimdeyken hayat bir şekilde akmaya devam etti, tabii ki  farkındayım...
Akış enteresan bir şey değil mi? Ben eğitimdeyim, biriniz dertleriyle boğuşuşuyor, biriniz keyifli zaman geçiriyor, biriniz harıl harıl çalışıyor, bir diğeriniz çocuğunun sorunlarıyla uğraşıyor. Hepimiz için hayat akmaya devam ediyor bir şekilde. Durağanlık yok... İşte hayat! Yaşıyor ve nefes alıyoruz...
Benim için inanılmaz keyifli geçen bir eğitim oldu. Neden mi? Konu koçluk becerileriydi ve hayatımda ki bir çok yanlışın nedenini fark ettim de ondan... Pıfff koçluk mu? Modern çağımızın zırvalıkları, yeni kazanç kapısı diyenlere durun bir diyeceğim var! Paydaştık evet! Üzülerek söylüyorum artık değiliz. Ayıracak maddi imkanlarınız varsa eğer, bir koç edinmeye değer. Gördüğüm o. Çünkü inanılmaz bir farkındalık yaratıyor ve ağzınız bir karış açık kala kalıyorsunuz. Bildiğiniz tüm doğrular çöp oluyor. Kendinizi tanımaya, anlamaya başlıyorsunuz...
Genelde davranışı değerlendirme eğilimine sahibiz insanlarla iletişimimizde. Duygu ve düşünce bizi pek bağlamaz. Hoşumuza gitmeyen bir davranışla karşılaştığımızda altında yatanı pek sorgulamayız. Ya arkadaş bu kadar kankaydık bana bunu yaptı, mağduriyetini bir çoğumuz yaşamışızdır. Neden, niçin yaptı ile pek ilgilenmeyiz. İşte tam da bu noktada sıkıntılarımız başlıyor. Altında yatan duygu ve düşünceyi okuma becerisine sahip değilsek davranışı yorumluyor ve kişisel algılıyoruz. Ya o gün kankanızın canı sıkkınsa? Sizinle görüşmeden az önce canı başka bir duruma sıkılmışsa? Siz de yaşanan durumu yüzeysel görüyor ve kişisel algılıyorsanız?
Çoğu zaman olay ve durumları yorumlarken frene basıp, düşünmeyi unutuyor ve istemediğimiz tepkiler veriyoruz. Doğal olarak da istemediğimiz sonuçlarla karşılaşıyoruz. Arkada yatan sebepleri gözardı ediyoruz ve mağdur hissine kapılıyoruz. Doğru mu? Tabii ki değil. Eğer kankamızı kaybetmek istemiyorsak, bizim için önemliyse onun bu davranışının altında yatan sebepleri öğrenmeye çalışıyoruz. Bizim için kıymeti yoksa da uğraşmaya değmez kararını vererek yolumuza devam ediyoruz...
Kendimizi, duygularımızı, ne istediğimizi ne kadar biliyoruz? Ne kadar tanıyoruz? Ve karşımızda ki insanları hangi baremlerimize göre değerlendiriyoruz? Peki ya kendimizin farkında mıyız?

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

devamını oku →

26 Mart 2017 Pazar

Stresin Vücudumuza Etkisi

,
Stres, modern çağımızın sorunu haline gelmiş durumda. Teknolojinin gelişimiyle daha rahat olmamız gerektiği düşünülse de durum tam tersi. Bir e-mail ile bir çok işimizi hızla yapıyor, makinede çamaşırlar, bulaşıklar yıkanıyor. Bir çok işi kolayca yapıyoruz. Zamandan kazanırken, zamansızlıktan şikayet ediyor ve hiçbir şeye yetişemiyoruz. Kaygı durumu arttıkça üzerimizdeki stres te artıyor. Stresle başa çıkmak üzerine yazılan makaleler, kitaplar çok fazla ilgi görüyor. Çünkü, stresle nasıl başa çıkacağımızı bilmiyoruz ve hayatımızı ele geçirdiğinin farkındayız. Bir çok öneri ve yöntem var uygulayabilene tabii.
Hayatımızı etkileyen 'stres' denen şey ile başa çıkmak önemli. Peki bize, vücudumuza neler yaptığının farkında mıyız?
Son yirmi- otuz yıl içinde bilim insanları sürekli stresin vücudumuz üzerinde yıkıcı etkisi olduğunu anladı. Kalp-damar sisteminin özellikle duyarlı olması hiç de şaşırtıcı değil. Savaş ya da sıvış tepkisiyle yükselen kan basıncının sürekli yüksek kalması kan damarı duvarlarına zarar vererek sonunda atardamarlarda tıkanmadan kalp krizine varan sorunlara yol açabilir. Onbinlerce İngiliz hükümeti çalışanının izlendiği çalışmalarda işi daha stersli olanların anlamlı derecede genç yaşta ve çoğunlukla kalp krizi nedeniyle öldüğü bulunmuştur. Doğu Avrupa'da komünist sistemin yıkılmasından sonra yaşanan toplumsal çöküş sırasında kalp yetersizliğine bağlı ölüm oranları fırlamıştır.
Ancak kronik stres, kalp dışında pek çok yerde etki gösterir. Savaş ya da sıvış tepkisi sırasında vücut kan şekeri düzeylerini yükseltmek için yakıt kullanır. Bu da bize gereken enerji takviyesini sağlar ama zaman içinde obezite ve diyabet riskini arttırır. Ayrıca bağışıklık sistemimizi tehlikeye atar.
Yirmi- otuz yıl öncesine kadar bilim insanları, psikolojik stresin enfeksiyona karşı verdiği yanıtı etkilemesinin mümkün olduğunu düşünmüyorlardı. Oysa şimdi aradaki bağlantıyı ispatlayan tonlarca kanıt var. Etkiler karmaşık olmakla birlikte, akut stres patlamaları ( dakikalar ila saatler sürebilir) genel olarak bağışıklık sisteminin hasara karşı hazır olması için destekler ve bu etkide kortizol gibi hormonlar aracılık eder.
Strese yol açan olay sona erdiğinde hormonların düzeyi hızla normale döner; örneğin, kortizol kendi salgılanmasını sonlandıran bir kapatma düğmesi işlevi görür. Etkilenmiş bağışıklık hücrelerinin (ki bu hücrelerin bir enerji maliyeti vardır ve uzun süre aktif kalırlarsa vücudun kendisine saldırabilirler) sadece ihtiyaç duyulduğu sürece iş başında olmasını sağlayan akıllıca bir sistemdir bu.
Ancak kronik stres altındayken kortizol sürekli salgılanır. Bu durumda kortizol kalıcı bir kapatma düğmesi gibi davranır ve bağışıklık sistemini baskılar. Kronik stres, aşılara verdiğimiz yanıtı bozar ve bizi soğuk algınlığından HIV'e, türlü enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale getirir.
Eğer çok uzun süre çok fazla stres altında kalırsak bu kapatma düğmesi yıpranabilir ve vücudumuz kortizole olması gerektiği gibi yanıt veremez hale gelir. Bu da bağışıklık sisteminin kontrolden çıkmasına yol açarak, bizi allerjilere ve en kötüsü de kronik enflamasyona karşı duyarlı hale getirir. Bir sıyrığın etrafında şişme ve kızarıklıkla kendini belli eden enflamasyon, vücudun enfeksiyon ve yaralanmaya karşı ilk savunma hattıdır. Kılcal kan damarları genişleyerek sızdırmaya başladığı için kan ve bağışıklık hücreleri etraftaki dokuya yayılır. Bu süreç, o alanı tahriş edici maddelerden, istilacılardan ve hasar gören hücrelerden etkin biçimde, hızla temizler; kısa süreli enflamasyon yara iyileşmesinin önemli bir parçasıdır.
Fakat uzun süre devam eden, gereğinden fazla enflamasyon, süreci bozar ve yara onarımı yavaşlar. Araştırmacılar bu durumu Alzheimer hastası yakınına bakan kadınlarda, sınava hazırlanan diş hekimliği öğrencilerinde ve evli çiftlerde kavga ettikleri zaman gözlemlemiştir. Yüksek düzeylerde enflamasyon, egzamadan multipl skleroza çeşitli otoimmün hastalıklarda alevlenmelere neden olur. Ayrıca iltihap zaman içinde kemikler, eklemler, kaslar ve kan damarları gibi sağlıklı dokuları da yer bitirir.
Stresin neden olduğu fizyolojik değişimler görünüşe göre bazı kanserlerde de rol oynar. Milyonlarca kişinin uzun süre izlendiği pek çok epidemiyolojik çalışmada, sigara ve alkol tüketimi gibi davranışsal faktörler kontrol edilse bile, stresli bir yaşamın belli kanser türleri için risk taşıdığı bulunmuştur. Bu arada laboratuvar deneyleri stresin, en azından hayvanlarda, DNA onarım mekanizmasına ket vurduğunu ve bağışıklık yanıtının, normalde tümörle mücadele eden doğal katil hücreler gibi bazı bölümlerini baskıladığını düşündürmektedir.
Savaş ya da sıvış tepkisi, hasarlı hücreleri ortadan kaldıran ve yeni kan damarlarının oluşmasını destekleyen enflamasyonu güçlendirerek, gelişmekte olan bir tümörün ihtiyacı olan şeyi sunar: yerel kan temini ve genişleyecek alan. Farklı türde kanseri olan fareler strese maruz bırakıldığında ya da bu hayavanlara bir stres hormonu olan adrenalin uygulandığında tümörleri daha hızlı büyür ve yayılır.
Tüm bu bilimsel veriler hayatımızdaki stresin vücudumuzda nelere yol açabileceğini özetlemekte, ki bu stresin etkilerinin bir kısmı. Bu etkilere bakıldığında stresle başa çıkılmasının ne kadar önemsenmesi gerektiği ortada. Herkese stressiz, en azından az stresli bir yaşam diliyorum.

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


Yararlanılan Kaynak: Şifa - Jo Marchan
devamını oku →

18 Mart 2017 Cumartesi

Çanakkale

,
Övün ey Çanakkale, cihan durdukça övün!
Ömründe göstermedin bin düşmana bir gün.   
Sen bir büyük milletin savaşa girdiği gün, 
Başına yüz milletin birden üşüştüğü yersin!
Sen savaşa girince mızrakla, okla, yayla. 
Karşına çıktı düşman çelikten bir alayla.             
Sen topun donanmayla, tüfeğin bataryayla, 
Neferin ordularla boy ölçüştüğü yersin!
Nice tüysüz yiğitler yılmadı cenk devinden,  
Koştu senin koynundan çıkar çıkmaz evinden.  
Sen onların açtığı bayrağın alevinden,  
Kaç bayrağın tutuşup yere düştüğü yersin!
Toprağından fazladır sende yatan adamlar, 
Irmağın kanla çağlar, yağmurun kanla damlar. 
O cenkten armağandır sana kızıl akşamlar, 
Sen silahın inançla son döğüştüğü yersin!
Bir destana benziyor senin bugünkü halin. 
Okurken duyuyorum sesini ihtilalin. 
Övün ey Çanakkale, ki sen Mustafa Kemal'in, 
Yüz milletle yüz yüze ilk görüştüğü yersin!
Faruk Nafız Çamlıbel
SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

16 Mart 2017 Perşembe

Aşk İki Kişiliktir

,
Değişir yönü rüzgarın 
Solar ansızın yapraklar; 
Şaşırır yolunu denizde gemi 
Boşuna bir liman arar; 
Gülüşü bir yabancının 
Çalmıştır senden sevdiğini; 
İçinde biriken zehir 
Sadece kendini öldürecektir; 
Ölümdür yaşanan tek başına, 
Aşk, iki kişiliktir. 
Bir anı bile kalmamıştır 
Geceler boyu sevişmelerden 
Binlerce yıl uzaktadır 
Binlerce kez dokunduğun ten; 
Yazabileceğin şiirler 
Çoktan yazılıp bitmiştir; 
Ölümdür yaşanan tek başına. 
Aşk, iki kişiliktir 
Avutmaz olur artık 
Seni bildiğin şarkılar; 
Boşanır keder zincirlerinden 
Sular tersin tersin akar; 
Bir hançer gibi çeksen de sevgini 
Onu ancak öldürmeye yarar: 
Uçarı kuşu sevdanın 
Alıp başını gitmiştir; 
Ölümdür yaşanan tek başına. 
Aşk, iki kişiliktir.  
Yitik bir ezgisin sadece 
Tüketilmiş ve düşmüş gözden; 
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır 
Gece camlara sürtünürken; 
Çünkü hiç bir kelebek 
Tek başına yaşamaz sevdasını, 
Severken hiç bir böcek 
Hiç bir kuş yalnız değildir; 
Ölümdür yaşanan tek başına, 
Aşk, iki kişiliktir.


ATAOL BEHRAMOĞLU

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone




devamını oku →

13 Mart 2017 Pazartesi

Nosebo Etkisi

,
Önceki yazımda plasebo etkisinden detaylı olarak bahsetmiştim. Plasebo Latince "memnun edeceğim", nosebo ise "zarar vereceğim" anlamına gelmekte. Nosebo etkisini, plasebo etkisinin zıttı olarak düşünebiliriz.
Nosebo etkisi de plasebo etkisi kadar ilginç bir konu. Nosebo etkisini kısaca şöyle açıklayabilirim. Eğer daha önce limonun tadına bakmışsanız, size limonu düşünün dediğimde ne hissedersiniz? Ağzınız sulanır, yüzünüz ekşir vs. Limonu düşünmek bile size limonu yediğinizdeki hisleri yaşatır. İşte şu an yaşadığınız bu olay "nosebo etkisi".
Nosebo etkisine çarpıcı bir örnek ise 2007 yılında ABD'deki doktorlar tarafından Mississippi Jakson'dan bildirilen 29 yaşında bir vaka. Bir antidepresan ilaçla ilgili klinik çalışmalara katılan adam tedaviye iyi yanıt veriyordu. Ancak kız arkadaşıyla aralarında geçen bir kavganın ardından kapsüllerin hepsini yutarak aşırı doz aldı. Hastanede kendini kaybettiğinde kalp atımı çok hızlı, kan basıncı endişe verici düzeyde düşüktü. Sağlık ekibi adama 4 saat içinde 6 litre serum verdi. Sonunda çalışmayı düzenleyen yetkililerden, hastanın plasebo grubunda olduğuna dair bir mesaj geldi. On beş dakika içinde bütün belirtiler kayboldu. Adam zehirlenmemişti, aşırı doz ilaç aldığını ve zehirlendiğini düşündüğü için bu belirtileri yaşıyordu.
İlaç almadan önce prospektüsteki yan etkileri okuyorsanız, bu yan etkilerden en azından birini yaşamanız olasıdır. Aslında ilaç aldığımızda gelişen yan etkilerin çoğu doğrudan ilaçlara değil, nosebo etkisine bağlıdır.
Nosebo etkisi, kara büyülere de bir açıklama getiriyor. Tıp doktoru olan Clifton Meador "Kökeni Bilinmeyen Belirtiler" adlı kitabında 80 yıl önce lanetlenmiş Alabamalı bir adamın öyküsünü anlatmış. Talihsiz hasta, Drayton Doherty adlı doktor tarafında muayene edilene dek bir deri bir kemik kalmış, ölmek üzeredir. Ne söylerse söylesin hastanın ölmek üzere olduğuna dair sarsılmaz inancını değiştiremeyeceğini anlayan Doherty hileye başvurur. Ailenin de rızasını alıp adama güçlü bir kusturucu ilaç verir ve çantasından gizlice yeşil bir kertenkele çıkarır. Hastaya, büyücünün, vücuduna gizlice bir kertenkele yerleştirmiş olduğunu söyler. Müsibet hayvan artık gitmiş olduğuna göre hasta iyileşecektir. Hasta gerçekten de iyileşir.
Nosebo etkisi, bulunduğumuz ortamda bir şeylerin yanlış gittiğine dair psikolojik ipuçları tarafından tetiklenen, görmezden gelemeyeceğimiz bir biyolojik mesajdır. İçinde bulunduğumuz ortamı ne kadar tehditkâr algılarsak, bu belirtilere karşı o kadar duyarlı hale geliriz. Ancak telkin yeterince güçlüyse bu belirtiler herkeste uyarılabilir. Bu durum vücudun kendini koruma mekanizmasıdır.


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


Yararlanılan Kaynak: Şifa - Jo Marchant
devamını oku →

11 Mart 2017 Cumartesi

Yeni İnstagram Hesabım ''Mavi Tüy''

,
Son dönemlerde kendime yeni hobi edindim. Boş durmayı sevmiyorum, bir şeyler üretmekten büyük keyif alıyorum. Az biraz örgü yeteneğim vardı, şimdi onun üzerine gidiyorum. Rahmetli babaannemden öğrenmiştim örgü örmeyi. Huzur içinde uyusun. Anneannem de çok güzel çetikler ve iğne oyaları yapardı. Şu an çok pişmanım onları yapmayı öğrenmediğim için.
Amigurumi yeni keyif alanım. Zevkle üretiyor, çocukları mutlu ediyorum. Hediye ettiğim amigurumilerimle çocukların uyuduğunu duymak bana acayip keyif veriyor, mutlu oluyorum. Arada beğendiğim bebek battaniyelerini örmeye çalışıyorum. Şimdilik benim için keyifli, kafa dağıttığım bir hobim oldu.
Bir çok yakınım instagram hesabı aç dedi. Uzun süredir düşünüyordum ve eyleme geçtim. Kitabından etkilendiğim Richard Bach'ın kitabı ''Mavi Tüy''ün adını verdim instagram hesabıma. Ortaya çıkardığım işleri merak edenler için instagram hesabım ⇨ Mavi Tüy

Mavi Tüy kitabından küçük bir alıntı:

Öğrenmek,
zaten bildiğini
ortaya çıkarmaktır.
Yapmak, bildiğini göstermektir.
Öğretmek,
diğerlerine
senin kadar iyi bildiklerini
anımsatmaktır.
Siz hepiniz öğrenenler,
yapanlar, öğretenlersiniz.

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

3 Mart 2017 Cuma

Plasebo Etkisi

,

Plasebo latince kökenli bir isim olup "memnun edeceğim" anlamına gelmektedir. Tıbbi olarak plasebo ilaç, etkin madde içermeyen ilaç görünümlü maddelerdir. İlaç sektöründe keşfedilen yeni bir ilacın o hastalıkta etkin olup olmadığını anlamak için plasebo kontrollü çalışmalar yapılır. Bu çalışmalar bazen çift kördür bazen de tek kör. Bu, şu anlama geliyor, ne hasta ne de doktor hastanın ilaç mı plasebo mu aldığını bilmiyorsa çift kör, yalnız doktor biliyorsa çalışma tek kördür. Ümit vaat eden bir ilaç plasebodan daha iyi değilse çöp olur.
Plasebonun etkisi bazı durumlarda yadsınamayacak kadar güçlüdür. Etkin madde taşımayan bir ilacın etkisi mi olur diye düşünebilirsiniz. Bunu belki de kendiniz çok basit bir şekilde deneyimleyebilirsiniz. Başım ağrıyor diyen bir yakınınıza ilaç benzeri bir bonibon şekeri içirdiğinizde baş ağrısının geçmesi sizi şaşırtmasın.
İtalya'nın Torino kentindeki Molinette Hastanesi'nin sinir bölümünde çalışan doktor Fabrizio Benedetti meslek hayatını plasebo etkisini araştırmaya adamış bir bilim adamı. Yaptığı çalışmalar sonucunda vardığı nokta beynimizin halen keşfedilmeyi bekleyen bir çok yönü olduğunun kanıtı. Nasıl mı?
Benedetti çalışmalarında, inançla tetiklenen ve ağrıya verdiğimiz yanıtı artırıp azaltabilen doğal beyin kimyasalları saptadı. İnsanların opioid ilaçlar (ülkemizde kırmızı reçete ile satılan ilaçlar. Örneğin; morfin) yerine plasebo ağrıkesici aldıklarında, plasebonun ağrıyı geçirmekle kalmayıp, tıpkı opiyat (uyuşturucu) kullanımında olduğu gibi solunumu ve kalp hızını da azalttığını buldu. Ayrıca güçlü ağrı kesici etki gösterdiği düşünülen kimi ilaçların aslında doğrudan ağrı üzerinden bir etkisi olmadığını keşfetti.
Opioid ağrıkesicilerin beyindeki endorfin (beyinde var olduğu yeni keşfedilen doğal opioid) reseptörlerine bağlanarak etki gösterdiği düşünülmektedir. Bu mekanizma, belli bir ilaç alıp almadığımızı bilmemizden etkilenmez. Benedetti, bu tür ilaçların, böyle bir etki mekanizması dışından plasebo etkisi de gösterdiğini, ağrının dineceğine dair bir beklenti yaratarak beyinden doğal endorfinlerin salıverilmesine yol açtığını ortaya koymuştur. Bu ikinci yolaksa ilacı alıp almadığımızı bilmemize(ve olumlu bir beklenti taşımamıza) dayanır. İnanılmaz ama Benedetti daha önceleri güçlü ağrıkesiciler olduğu düşünülen kimi ilaçların sadece bu ikinci yolla etki gösterdiğini bulmuştur. Bu ilaçları aldığınızı bilmiyorsanız, ilaçlar hiçbir işe yaramaz.
Plasebolar ne olursa olsun mucizevi etkilere sahip değil. Tabii ki ilaçların yerini alabilir iddiasında bulunulamaz. Plaseboların hastalıklara bağlı semptomları (belirti) azaltsa da hastalığın fizyolojisini etkilediğine dair kanıtlar yok. Tıpta kullanılan pek çok yöntem ve tedavi, altta yatan hastalığın tedavisi zorsa, semptomların hafifletilmesine yöneliktir. Plasebo vücudunuzda  var olan bir tümörü tedavi etmez ya da küçültmez ama bu tümöre bağlı ağrıyı azaltabilir.
Plasebo farklı etkiler gösteren, yan etkileri olmayan, sıfır maliyetli haplardır. Ancak plasebo gücünü kabul eden doktorlar bile plasebo kullanımını reddedebiliyor. Bununda nedeni, plaseboların etkilerini görebilmeniz için hastaya yalan söylemeniz, etkin madde olmadığı halde hastayı kandırmanız gerekliliği. Plasebo kullanımını eleştirenler, potansiyel faydaları ne olursa olsun plaseboların, doktor- hasta güven ilişkisini zedelediği yönündedir.
Vücudumuzun ki özellikle beynimizin nasıl çalıştığı ile ilgili keşfedilecek olan yeni bilgilerle, ilerleyen yıllarda belki de ilaç bile kullanmamıza gerek kalmadan hastalıklar tedavi edilebilir, kimbilir...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...

Yararlanılan Kaynak: Şifa - Jo Marchant


devamını oku →

25 Şubat 2017 Cumartesi

Anılarımızı Eksiksiz Hatırlayabilir miyiz?

,
Yaşadığımız yıllar boyunca anılar biriktiririz. Bir koku, kulağımıza takılan bir melodi anılarımızı gün yüzüne çıkartır, sanki dünmüşçesine hatırlarız anları. Eminizdir hatırladıklarımızdan, nettir yaşadıklarımız, eksiksizdir.
Hatıralarımızı ne kadar net ve eksiksiz hatırlayabiliriz? Ne kadar emin olabiliriz doğruluklarından?
Beyin genel olarak bilgisayara benzetilmektedir. Belleğimizi de, bilgisayardaki hafıza kartına benzetebiliriz. Bir bilgiye ihtiyacımız olduğunda o bilgiyi belleğimizden alır ve kullanırız. Arabanın anahtarını nereye koyduğumuzu, yeni aldığımız kazağı nereye kaldırdığımızı belleğimiz sayesinde  buluruz. Her zaman doğru mu hatırlarız? Belleğimiz bizi hiç yanıltmaz mı? Aradığınız bir şeyin yerini yanlış hatırladığınız hiç mi olmadı?
Belleğimiz bizi haklı da çıkarabilir, yanıltabilir de. Anılarımız en iyi ihtimalle eksiktir, biz kabul etmesek de.
Yapılan çalışmalar sonucu şu an bildiğimiz şey, beynimizin anıları seve seve baştan yapılandırdığı ve bizim bunları orjinal kayıt saymaya meyilli olduğumuzdur.
Güçlü duygulardan doğmuş keskin hatıralarda bile zaman altyapıyı aşındırır, çatlaklar ve boşluklar oluşur. Zaman içinde detayları daha az hatırlar hale gelir ve belleğimizde olaylara dair genel bir izlenim kalır. Yaşımız ilerledikçe detaylar bulanıklaşır.
Uzun lafın kısası, belleğimiz bizi yanıltabilir. Geçmişte yaşananları net ve eksiksiksiz hatırlamak pek mümkün değil gibi görünüyor...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


Yararlanılan kaynak: Beyninizi Ne Mutlu Eder ve Siz Niçin Tersini Yapmalısınız - David Disalvo

devamını oku →

23 Şubat 2017 Perşembe

Uyanış

,
Soğuk bir kış gününde, pencerenin ardındayım.
Kış güneşi yüzümü aydınlatıyor, pencereye düşen yansımam takılıyor gözüme.
Güneşin altın pırıltılarını sayıyorum saç tellerimde.
Kış güneşi hem yakıcı hem de aldatıcı.
Neşeli çocuklar koşuturuyor sanki bedenimin içinde.
İlk cemre de düştü havaya,
İlkbahar yaklaşıyor, en sevdiğim havalar...
Doğa uynanacak yavaş yavaş...
Renklenecek rüyalarımız,
Kelebekler uçuşacak ruhlarımızda.
Umutlar tohum ekecek düşüncelerimize.
Yeniden yeniden büyüyeceğiz belki de.
Tazeleneceğiz iyiden iyiye...
Silkelenecek üzerimizdeki o kasvet...
Yeniliklere, güzelliklere kucak açacağız keyifle...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

12 Şubat 2017 Pazar

Reklamlardaki Gibi Olmayan Şeyler

,
Sevgili Emine Bektaşi yakın zamanda bir akım başlattı. Bu akıma beni de davet etti. Kendisine teşekkür ederim.
Reklam sektörünün en çok tuzaklarına düşen biz kadınlarız. Yapılan araştırmalar sonucu bu kanıtlanmış durumda artık. Tabii reklamlarda gördüğümüz bir ürünün elimize ulaştığında mucizeler yaratmıyor olması can sıkıcı bir durum. Sevgili bloger arkadaşımız Emine Bektaşi  de bu konuya parmak basmış iyi de etmiş.
Ben en çok deterjan reklamlarının hastasıyım. Kirlenmek güzeldir! Emin misin? O lekeler nasıl çıkacak peki? Sen mi gelip çıkaracaksın? Haydi gel de çıkar bakalım şu aşağıdaki lekeleri:) Reklamlar güzel de gerçeklerle pek örtüşmüyor...



SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

Bir Küçük Elif Meselesi'nden MİM

,
Sevgili bloger arkadaşım Elif kendisi bir mim başlatmış, bu onun ilk düzenlediği mim. Kendi cevapları için tık tık. Çok da güzel olmuş, emeğine sağlık. Beni de mimlemiş. Kendisine teşekkür ederim. Yapmak isteyen herkes bu güzel mime davetlidir. Gelelim soru ve cevaplara...

1. Almaktan asla vazgeçemeyeceğin bir şey var mı?

- Çok düşündüm ama bulamadım ben yaaa.. Hiçbir şey vazgeçilmez değildir ki:)

2. Büyük, kocaman bir acı hissettiniz mi?

- Tabii ki hissettim. En çok kaybettiğim yakınlarım canımı acıttı. Bedensel acı illa ki geçiyor ama yürekteki acılar geçmiyor, belki hafifliyor ama yok geçmiyor.

3. Altın günlerine dair korkunç bir anın var mı?

- Yıllar yıllar öncesinde annemin altın günleri olurdu. Mazide kaldı. O günlerden ilk aklıma gelen eğer evde gün varsa annem beni eve kitlerdi:)

4. Özel bir yeteneğin olsa ne olmasını isterdin?

- İstanbul trafiğinden o kadar bunaldım ki ışınlanabilmeyi isterdim...

5. ''Etraf ne der'' diye düşünmeden hareket edebilir misin?

- Ederim demek isterdim buna. Ne yazık ki Türkiye'de kadınsan etraf ne der diye düşünerek yaşamak zorundasın, Tabii herkes için genel geçer kural değil ama çoğu kadının aynı şeyi hissedeceğini düşünüyorum. Çok istediğim bir şey oldu mu gözümü kapatırım her şeye ama. Öyle de manyak bir tarafım var yani:)

6. Hangi mevsimi seversin?

- Baharları severim.

7. Blog yazmak sana ne kattı?

- Benim için en güzel tarafı yeni dostluklar oldu.

8. En sevdiğin dizi, film, animasyon ve kitap hangileri?

- Dizi izlemeyi pek sevmiyorum. Tek takip ettiğim dizi Game of Thrones. Animasyon Yukarı Bak. Kitap çok fazla var ama yaaaa, seçmedim:)

Siddartha- Herman Hesse diyebilirim.

9. Düşlediğin hayatı yaşayabildin mi?

- Neredeyse evet:) Daha iyisi de olabilirdi tabbi ki;)

10. Gece yarısı uyanıp sevdiğiniz birinin nefesini dinlediniz mi?

-Tabii ki evet...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

10 Şubat 2017 Cuma

Yalnız Bir Opera

,


Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin


      Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
      Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

      
      Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
      yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
      kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
      çerçevesine sığmayan
      munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
      lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

     
      Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
      Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
   
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
      Takvim tutmazlığını
      Aramızda bir düşman gibi duran
      Zaman'ı
      Daha o gün anlamalıydım
      Benim sana erken
      Senin bana geç kaldığını


      Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
      Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
      Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


      Şimdi biz neyiz biliyor musun?
      Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
      Birbirine uzanamayan
      Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
      Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
      Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
      Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
      Ne kalacak bizden?
      bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
      Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
      Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
      Bizden diyorum, ikimizden
      Ne kalacak?

      Şimdi biz neyiz biliyor musun?
      Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
      Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
      Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
      Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

      kış başlıyor sevgilim
      hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
      bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
      oysa yapacak ne çok şey vardı
      ve ne kadar az zaman 
      kış başlıyor sevgilim
      iyi bak kendine
      gözlerindeki usul şefkati
      teslim etme kimseye, hiçbir şeye
      upuzun bir kış başlıyor sevgilim
      ayrılığımızın kışı başlıyor
      Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

     
      Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

      Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
      çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
      içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
      para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
      Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
      gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
      korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
      dışarıda hayat düşmandır size
      içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
      Bir ayrılığın ilk günleridir daha
      Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

      Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
      kulak verdiğiniz saatin tiktakları
      kaplar tekin olmayan göğünüzü
      geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
      bakınıp dururken duvarlara
      boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
      kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
      yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
      kendimizi hazırlar gibi
      yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
      ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
      ve kazanmış görünürken derinliğimizi
      Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
      bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
      hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


      denemeseniz de, bilirsiniz
      hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
   

      Bana Zamandan söz ediyorlar
      Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
      öyle düşünürler.
      Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
      Zaman
      Alır sizden bunların yükünü
      O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
      O boşluk doldu sanırsınız
      Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

      gün gelir bir gün
      başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
      o eski ağrı
      ansızın geri teper.
      Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
      Bitmişsinizdir.

      Zamanla  yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
      önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini 
      kazanır. Yokluğu derin  ve sürekli bir sızı halini alır.

      Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
      Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
      Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


      ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
      günlerin dökümünü yap
      benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
      kim bilebilir ikimizden başka?
      sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
      kendiliğindenliği
      yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
      bir düşün
      emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
      şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
      Bunlar da bir ise yaramadıysa
      Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


      Bu şiire başladığımda nerde,
      şimdi nerdeyim?
      solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
      ikindi yağmurlarını bekleyen
      yaz sonu hüzünlerinden
      gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
      geçti her çağın bitki örtüsünden
      oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
      bakarken dünyaya
      yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
      çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
      unuttuklarını hatırlamaktan
      uzak uzak yolları tarif etmekten
      haydutluktan ve melankoliden
      giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
      Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
      Bütünlemeli çocuklarla geçti
      gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
      dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

      Bu şiire başladığımda nerde,
      şimdi nerdeyim?
      yaram vardı. bir de sözcükler
      sonra vaat edilmiş topraklar gibi
      sayfalar ve günler
      ışık istiyordu yalnızlığım
      Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
      İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
                     Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
                     daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
      Aşk... Bitti. Soldu şiir.
      Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


      Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
      Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
      Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
      uyudum, hiç uyanmadım.
      barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
      her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
      el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
      birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
      eksiliyorduk
      mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
      her otelde biraz eksilip, biraz artarak
      yani çoğalarak
      tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
      birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
      ağır ve acı tanıklıklardan
      geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
      maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
      linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
      korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
      ve açık hayatları seviyordu.
      Buraya gelirken
      uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
      atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
      ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
      çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
      panayır yerleri... panayır yerleri...
      ölü kelebekler... ölü kelebekler...
      sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
      Adım onların adının yanına yazılmasın diye
      acı çekecek yerlerimi yok etmeden
      acıyla baş etmeyi öğrendim.
      Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
     
      ipek yollarında kuzey yıldızı
      aşkın kuzey yıldızı
      sanırsın durduğun yerde
      ya da yol üstündedir
      oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
      ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
      ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

      AŞKIN BİR YOLU VARDIR
      HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
      AŞKIN BİR YOLU VARDIR
      HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN
      gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
      gözlerim
      aşkın kuzey yıldızıdır bu
      yazları daha iyi görülen
      Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
      ilerlerim
      zamanla anlarsın bu bir yanılsama
      ölü şairlerin imgelerinden kalma
      Sen de değilsin. O da değil
      Kuzey yıldızı daha uzakta
      yeniden yollara düşerler
      düşerim
      bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
      ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
      Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
      yaşamsa yerli yerinde
      yerli yerinde her şey

      şimdi her şey doludizgin ve çoğul
      şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
      şimdi her şey yeniden
      yüreğim, o eski aşk kalesi
      yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden


      Dönüp ardıma bakıyorum
      Yoksun sen
      Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren

Murathan MUNGAN

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


devamını oku →