13 Ağustos 2016 Cumartesi

İncecik Bir Gerçeklik Diliminde Mahsur Kalmak

,


Rengin, çevremizdeki dünyanın temel bir özelliği olduğunu düşünürüz; ama dış dünyada renk diye bir şey yoktur aslında.
Elektromanyetik ışınım bir nesneye çarptığında, bir kısmı nesneden seker ve gözlerimiz tarafından yakalanır. Dalgaboyu kombinasyonlarından milyonlarcasını ayırt edebiliriz; ama bunların renge dönüştüğü tek yer, kafamızın içidir. Renk dediğimiz şey, çeşitli dalgaboyları için yaptığımız ve yalnızca içsel dünyamızda varlık bulan bir yorumdan başka bir şey değildir.
İşin daha da tuhafı şu ki, sözünü ettiğimiz dalgaboyları yalnızca ''görünür ışığı'', yani kırmızıdan mora kadar olan dalgaboyu tayfını kapsar. Ama görünür ışık elektromanyetik tayfın on trilyonda birinden azını, yani yalnızca küçücük bir bölümünü oluşturur. Tayfın geri kalanı; radyo dalgaları, mikrodalgalar, X-ışınları, gama ışınları, cep telefonu konuşmaları,  kablosuz bağlantıları vb.ni içerir. İşte bütün bu bileşenler, şu anda bile içimizden akıp geçmekteyken, bizler hiçbir şeyin farkında değilizdir. Bunun nedeni ise, tayfın geri kalanından gelen sinyalleri alacak özelleşmiş reseptörlerimizin bulunmayışıdır. Gerçekliğin görebildiğimiz incecik dilimi, biyolojimizle sınırlandırılmıştır.
Her canlı, yalnızca kendi gerçeklik dilimini algılayabilir. Bir kenenin, ışık ve sese kapalı dünyasında çevresinden algılayabildiği sinyaller sıcaklık ve vücut kokusuyla sınırlıdır. Bir yarasanın dünya algısı, konum belirlemede kullandığı hava basınç dalgası yankılarıyla(ekolokasyon), bir siyah hayalet bıçak balığının ki ise elektrik alanlarındaki sapmalarda tanımlıdır. Bunlar, bu canlıların ekosistemleri içinde algılayabildikleri ince dilimlerdir. Hiçbir canlı, nesnel gerçekliğin kendisini deneyimlemez; deneyimleyebildiği tek şey, geçirdiği evrim sürecinin izin verdikleriyle sınırlıdır. Buna rağmen, büyük olasılıkla kendi gerçeklik diliminin nesnel dünyanın tümünü kapsadığı varsayımıyla yaşamaktadır. Öyle ya, algıladıklarımızın dışında da bir şeylerin var olduğunu kurgulamanın ne anlamı olabilir ki?
Öyleyse kafanızın dışındaki dünya gerçekte nasıl bir yerdir? Burada renk olmadığı gibi, ses de yoktur: Havanın sıkışması ve genleşmesi, kulaklar tarafından algılanıp elektrik sinyallerine dönüştürülür. Beyin, daha sonra bu sinyalleri bize tatlı sesler, hışırtılar, gümbürtüler, tıkırtılar, şıngırtılar vb. halinde sunar. Gerçeklik, kokusuzdur da aynı zamanda: Beyinlerimizin ötesinde koku diye bir şey yoktur bile. Havada süzülen moleküller burunlarımızdaki reseptörlere bağlanır ve beyin tarafından farklı kokular olarak yorumlanır. Gerçek dünya duyusal zenginliklerle dolu bir yer değildir; her şey, beynimizin kendi duyarlılığıyla dünyayı bizim için aydınlatmasından ibarettir.


Sizin Gerçekliğiniz, Benim Gerçekliğim

Kendi gerçekliğimin sizinkiyle aynı olduğunu nereden bileceğim? Bu sorunun yanıtını vermek, çoğumuz için olanaksızdır. Ama gerçeklik algısı bizimkinden ölçülebilir bir derecede farklı olan küçük bir grup da vardır.
Hannah Bosley'i ele alalım. Hannah alfabedeki harflere baktığında, renklerin de devreye girdiği içsel bir deneyim yaşıyor. 'J' harfi ona göre bariz biçimde morken 'T' de kırmızı. Harfler Hannah'da otomatik ve istemsiz biçimde renk deneyimlerine yol açıyor; kurduğu bağlantılar ise her zaman aynı. 'Hannah' ismi onun için sarıyla başlayan, sonra kırmızıya, sonra bulut rengine dönüşen bir günbatımını çağrıştırıyor. 'Iain' isminin çağrıştırdığı şeyse kusmuk (gerçi o ismi taşıyanlara karşı herhangi bir olumsuz yaklaşımı yok).
Hannah'ın bu özelliğinin ne şiirsellikle ne de mecaz eğilimiyle ilgisi var. Yaşadığı bu algısal deneyimler 'sinestezi' olarak bilinir. Sinestezi, duyuların(bazen de kavramların) birbiriyle harmanlaşmış olduğu bir durumdur ve bir çok farklı çeşidi vardır. Kimileri sözcüklerin tadını alırken kimileri sesleri renk olarak görür, kimileri de görsel hareketi işitir. Nüfusun yaklaşık %3 kadarında sinestezinin bir türü vardır.
Hannah, laboratuvarımda incelediğim 6.000'in üzerindeki sinestezik kişiden yalnızca biri; hatta kendisi laboratuvarımda iki yıl süreyle çalıştı da. Sinestezi üzerinde çalışmamın nedeni, bir başkasının gerçeklik deneyiminin benimkiyle ölçülebilir düzeyde farklı olduğunu açık biçimde gösteren az sayıdaki durumdan biri olmasıdır. Sinestezi bunun ötesinde, dünyayı algılayış biçimimizin standart olmadığını da gösterir.
Tıpkı komşu mahallelerde olduğu gibi, sinestezi de beynin duyu bölgeleri arasındaki karşılıklı konuşmaların bir sonucudur ve beyin devrelerinde ortaya çıkan mikroskobik değişimlerin bile farklı gerçekliklerle sonuçlanabileceğini gösterir.
Bu tür deneyimler yaşayan insanlarla ne zaman karşılaşsam, gerçekliğe ilişkin deneyimlerin kişiden kişiye -beyinden beyine- farklı olabileceğini bir kez daha hatırlarım. 
   

Kitap: Beyin Senin Hikayen
Yazar: David Eagleman

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

14 yorum :

  1. Okurken aklıma Berkeley geldi. Hiçbir şey yoktur, benim beynim öyle algılamak istediği için vardır" gibi bir şeyler söyler. Onu çürütmek isteyen sonraki pek çok felsefeci onun görüşlerini çürütememiş; ama kendi akıllarını çürütmüşler.

    Bir de Miletli Zenon. Hareket yok der ve kendince A noktası ile B noktası arasında bunu ispatlar ya.....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Berkeley haklı değil mi? Sonuçta beyin nasıl algılamak istiyorsa öyle algılıyoruz. Algılayış biçimimizi oluşturan bir sürü etkenin varlığı yadsınamaz tabii... Sevgiler...

      Sil
  2. Gerçeklik algısı,kişiye göre değişen bir algı.Bir çok iletişim kazaları da sanırım bu nedenle oluyor.Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklusın Daha Mutlu Yaşam... Herkes kendi gerçekliğine insnınca işler karışıyor:) Sevgiler...

      Sil
  3. Okurken baya bir şeyi sorguladım. İzlediğim bir dizide beynin gelişmesiyle geçmiş ve gelecek arasındaki her şeyi görebiliyorlardı. Çok az bir kısmını kullanıyorsak, neden olmasın?
    Her canlı, yalnızca kendi gerçeklik dilimini algılayabilir cümlesi de çok hoş.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Belki yıllar yıllar sonra beynin işleyişi çözülür ve biz de büyük bir kısmını kullanabilir hale gelebiliriz... Umarım ömrümüz yeter:))) Sevgiler Gizli Özne...

      Sil
  4. Çok ilgi çekici bilgiler. Böyle bilimsel makaleler ilgimi çeker. Her zaman bir gizem vardır

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İnsan başlı başına bir gizem... Sevgiler Nilgün...

      Sil
  5. Çok güzel bilgilendirici, düşündürücü, eğitici bir yazı.Kaynak kitabı okumak isterdim.Düşündüm de bazen "gözümde tüttü, burnumda tüttü" deriz, özlemimizi ifade ederiz. Algılarımız bizi yönlendiriyor da, yanıltıyor da.
    Turkuvaz'ı görünce hatırladım. Turkuvaz tiroid hastalarını rahatlatıyormuş.Lokantalarda kırmızı renk iştah açıcıymış.
    Or enerji yayan bir renk denir. İnsan beyni daha neler anlatacak?
    Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bilim adamları henüz beyni çözmüş değil, elimizdeki bilgiler henüz bu kadar ama gelecekte eminim bizi çok şaşırtacaklar... Kitabı tavsiye ederim. Beyine dair çok güzel bilgiler var. Sevgiler...

      Sil
  6. Güzel bir yazı olmuş. Elinize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Aze... Sevgiler...

      Sil
  7. evet ya şu anda bizimle aynı anda ama başka boyutta yaşayanlar varmış hatta biz belki de yaşamıyoruz. bunları okumayı seviyom ben de :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir simülasyonda bile yaşıyor olabilirmişiz:) Ay çok ürkütücü düşünsene boşuna paralanıyoruz:))) Sevgiler...

      Sil