29 Ekim 2014 Çarşamba

MEME KANSERİ BİLİNÇLENDİRME MİM'i

,
Meme kanseri kadınlarda görülen kanser tipi arasında birinci sırada yer almaktadır. Hayat boyu her 8 kadından birinin kansere yakalanma riski vardır.
Ekim ayı meme kanseri bilinçlendirme ayı... Ülkemizde ve dünyada gittikçe artan meme kanserine dikkat çekebilmek için; bu mimi ne kadar çok kişi yapar ve yayarsa o kadar iyi... Bir katkı da biz sağlamış oluruz... Meme kanseri hakkında bilgi için tık tık



Bu mim için yapmamız gereken pembe renkli eşyalarımızın fotoğrafını çekmek ve blogumuzda bu fotoğrafa yer verip, bir çok arkadaşımızı mimlemek... Bu yazıyı okuyan ve bu MİM'i yapmamış olan kadın, erkek tüm arkadaşları MİM'liyorum...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

27 Ekim 2014 Pazartesi

BİLL GATES'İN BAŞARISININ SIRRI

,



Matematiğin genç, parlak, harika çocuğu bilgisayar programcılığını keşfediyor. Harvard'ı terk ediyor. Arkadaşlarıyla Microsoft adlı küçük bir bilgisayar şirketi kuruyor. Sadece ve sadece zeka, azim ve sezgiyle yazılım dünyasının dev olmayı başarıyor. Ana hatlarıyla böyle. Şimdi biraz derinlere inelim.
Gates'in babası Seattle'da zengin bir avukattı; annesi de hali vakti yerinde bir bankerin kızıydı. Bill büyümüş de küçülmüş bir çocuktu ve derslerinden çabuk sıkılırdı. Bu nedenle, anne babası onu yedinci sınıfa başlarken devlet okulundan alı Seattle'da seçkin ailelere hizmet veren özel bir okula, Lakeside'a gönderdiler. Gates, Lakeside'daki ikinci yılının ortalarındayken, okul bir bilgisayar kulübü kurdu.
''Okulun Anneler Kulübü her yıl bir kermes düzenlerdi ve elde edilen paranın nereye gideceği hep bir soru işareti olurdu'' diye aktarıyor anımsadıklarını Gates. ''Bir bölümü varoş çocuklarının kampüse getirildiği yaz okuluna giderdi. Bir bölümü öğretmenler için harcanırdı. O yıl daha sonra bizim kontrolümüze geçecek olan o küçük komik odaya 3000 dolarlık bir bilgisayar terminali alıp koydular. Oldukça büyüleyici bir şeydi.''
Kuşkusuz ''büyüleyici bir şey''di, çünkü yıl 1968'di. 1960'larda çoğu üniversitenin bile bilgisayar kulübü yoktu. Daha da dikkate değer olan, Lakeside'ın satın aldığı bilgisayarın türüydü. Okul öğrencilerine programlamayı 1960'larda neredeyse herkesin kullandığı o zahmetli bilgisayar kartı sistemi üzerinden öğretmedi. Lakeside bunun yerine ASR-33 Teletype adlı sistemi kurdu; bu Seattle merkezindeki ana bilgisayara doğrudan bağlı, zaman paylaşımlı bir terminaldi. ''Bütün o zaman paylaşım fikri daha 1965'te geliştirilmişti'' diye devam ediyor Gates. ''Birileri son derece ileri görüşlüydü.'' Bill Joy programlamayı zaman paylaşımlı bir sistemde öğrenmesini sağlayan o olağanüstü, erken fırsata 1971'de, üniversite birinci sınıfta sahip oldu. Bill Gates ise gerçek zamanlı programlamayı 1968'de sekizinci sınıftayken yapabildi.
Gates o andan itibaren bilgisyar odasında yaşar oldu. Gates'in yanısıra birkaç kişi daha bu yeni garip cihazın nasıl kullanıldığını kendi kendilerine öğrenmeye başladılar. ASR'nin bağlı olduğu ana bilgisayar üzerinde zaman satın almak -Lakeside gibi zengin bir kurum için bile - hiç kuşkusuz pahalıydı ve Anneler Kulübü tarafından sağlanan 3000 doların suyunu çekmesi uzun sürmedi. Anne  babalar biraz daha para topladı. Öğrenciler harcadı. Sonra Washington Üniversitesi'nden bir programcı, yerel şirketlere bilgisayar üzerinde süre kiralayan Computer Center Corporation (ya da C-Cubed) adlı bir donanım oluşturdu. Şans eseri, şirketin kurucularından biri olan Monique Rona'nın oğlu Lakeside'da okuyordu; Gates'in bir sınıf üstündeydi. Rona, Lakeside bilgisayar kulübünün hafta sonları bedava programlama süresi karşılığında şirketin yazılım programlarını deneyip deneyemeyeceğini merak etti. Hiç kuşkusuz! Gates okuldan sonra otobüse atlayıp C-Cubed ofisine gidiyor ve akşam geç saatlere kadar programlama yapıyordu.
C-Cubed sonunda iflas ettiği için Gates ve arkadaşları Washington Üniversitesi'ndeki bilgisayar merkezi çevresinde dolanmaya başladılar. Çok geçmeden ISI (Information Sciences Inc.) adlı bir oluşumla tanıştılar; ISI, şirket bordrolarının otomasyonunda kullanılabilecek bir yazılım üzerinde çalışmaları karşılığında onlara bilgisayarda bedava süre vermeyi kabul etti. 1971'de yedi aylık bir dönem içinde Gates ve yoldaşları ISI ana bilgisayarında 1575 saat çalıştılar ki bu haftada yedi gün, günde sekiz saat demekti.
İlk lise yıllarından söz ederken ''Bu benim takıntımdı,'' diyor Gates. ''Sporu boşverdim. Geceleri oraya gidiyordum. Hafta sonları programlama yapıyorduk. Orada 20, 30 saat harcamadığımız hafta  yok gibiydi. Bir ara bazı şifreleri çalıp sistemi bozduğumuz için Paul Allen'la birlikte başımız belaya girdi. Kovulduk. Bütün yazar bilgisayar kullanmadım. 15, 16 yaşındaydım. Sonra Paul  Allen'ın Washington Üniversitesi'nde bedava bilgisayar bulduğunu öğrendim. Bu makineler tıp merkezi ve fizik bölümündeydi. 24 saatlik bir programa bağlıydılar, ancak uzun boş bir dönem de söz konusuydu; gece üç ila sabah altı arasında hiçbir programları olmuyordu.'' Gates gülüyor. ''Gece, yürüyebiliyordum. Ya da otobüse binerdim. Washington Üniversitesi'ne karşı her zaman bu kadar cömert olmamın nedeni de bu; bilgisayardan o kadar çok süre çalmama izin verdiler ki'' (yıllar sonra Gates'in annesi şöyle diyordu: ''Sabahları uyumakta neden o kadar zorlandığını hep merak ederdik.'')
ISI kurucularından Bud Pembroke o dönem teknoloji şirketi TRW'den bir çağrı aldı; şirket Washington Eyaleti'nin güneyindeki devasa Bonneville enerji santralinde bir bilgisayar sistemi kurmak için bir anlaşma imzalamış bulunuyordu. Bilgisayar devriminin bu ilk günlerinde bu tür uzmanlık deneyimine sahip programcılar bulmak zordu. Ancak Pembroke kimi arayacağını çok iyi biliyordu: ISI ana bilgisayarı üzerinden binlerce saat pratik yapmış şu Lakeside Lisesi öğrencileri. Gates şimdi son sınıftaydı ve her nasılsa öğretmenlerini bağımsız bir araştırma projesi maskesi altında Bonneville'e gitmeye izin vermeye ikna etti. Orada ilkbaharı John Norton adlı bir adamın denetiminde kod yazarak geçirdi; ki Gates ondan programlama konusunda tanıdığı hemen herkesten öğrenmiş olduğundan daha fazla şey öğrendiğini söylüyor.
Bir numaralı fırsat, Gates'in Lakeside'a gönderilmiş olmasıydı. 1968'de dünyada kaç okulun zaman paylaşımlı bir terminale erişimi vardı ki? İki numaralı fırsat, Lakeside annelirinin okulun bilgisayar ücretlerini ödeyecek kadar parasının olmasıydı. Üç numaralı fırsat, bu paranın tükendiği noktada, anne babalardan birinin, haftasonları kodları test edecek ve haftasonlarının iş gününe dönüşmesine aldırmayacak birilerine gereksinim duyan C-Cubed'da çalışıyor olmasıydı. Dört numarılı fırsat, Gates'in ISI'dan haberdar olması ve ISI'nın da tam o sırada bordro yazılımında çalışacak birine gereksinim duymasıydı. Beş numaralı fırsat, Gates'in Washington Üniversitesi'ne yürüme mesafesinde oturuyor olmasıydı. Altı numaralı fırsat, üniversitenin bilgisayarının gece üç ila sabah altı arasında boş olmasıydı. Yedi numaralı fırsat, TRW'nin Bud Pembroke'u aramış olmasıydı. Sekiz numaralı fırsat, Pembroke'un söz konusu sorunla ilgili olarak tanıdığı en iyi programcıların iki lise öğrencisi olmasıydı. Ve dokuz numaralı fırsat, Lakeside'ın bu çocukları ilkbahar döneminde bilgisayar kodu yazmaları için millerce öteye göndermeye istekli olmasıydı.
Ve bu fırsatların hemen hepsinin ortak özelliği neydi? Bill Gates'in ekstra pratik sağlamaları. Gates kendi yazılım şirketinde şansını denemek için ikinci sınıftan sonra Harvard'ı terk ettiğinde, pratikte tam yedi yıldır programlama yapıyordu. 10 bin saatin çok ilerisindeydi. Dünyada kaç genç Gates gibi bir deneyime sahiptir? ''Dünyada böyle 50 kişi olsaydı şaşırırdım,'' diyor. '' C-Cubed ve yaptığımız o bordro işi vardı, sonra TRW; bütün bunlar bir aray geldi. Yazılım geliştirme konusunda genç bir yaşta o dönem için sanırım diğer herkesten daha iyi bir biçimde haşır neşir oldum ve bütün bunlar son derece şanslı bir olaylar dizisi sayesinde oldu.''  

''İneklere iyi davranın. Muhtemelen onlardan birisi için çalışacaksınız.'' Bill Gates

ALINTI
OUTLİERS- Çizginin Dışındakiler
Yazar: Malcolm Gladwell



SEVGİ ve IŞIK'la kalın..
Persephone


devamını oku →

DOĞUŞTAN YETENEK DİYE BİR ŞEY VAR MI?

,
Exhibit A, yetenek tartışmasında, 1990'ların başlarında psikolog K. Anders Ericsson ve Berlin'deki seçkin Müzik Akedemisi'nden iki arkadaşı tarafından yapılmış bir çalışma, Akademi'deki profesörlerin yardımıyla okuldaki kemancılar üç gruba ayrıldı. Birinci grupta yıldızlar vardı; dünya klasmanında solo kemancı olma potansiyeline sahip öğrenciler. İkinci grup sadece ''iyi'' olduklarına karar verilenlerdi. Üçüncü grupta ise, profesyonel olarak keman çalmaları beklenmeyen, ancak milli eğitim sistemi içinde müzik öğretmeni olmaya niyetli öğrenciler vardı. Sonra bütün kemancılara aynı soru yöneltildi: Kemanı ilk kez elinize aldığınız andan başlayarak bütün kariyeriniz boyunca kaç saat pratik yaptınız?     
Üç gruptan da herkes kabaca aynı yaşta -5 yaş civarında- keman çalmaya başlamıştı. Bu birkaç yıl, herkes kabaca aynı oranda -haftada iki üç saat kadar- pratik yapmıştı. Ancak öğrenciler 8 yaş civarına geldiğinde gerçek farklılıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Sınıfın en iyisi olma noktasına ulaşan öğrenciler, herkesten daha fazla pratik yapmaya başlayanlardı; 9 yaşında haftada altı saat, 12 yaşında haftada sekiz saat, 14 yaşında haftada on altı saat ve böylece giderek arıyordu ta ki 20 yaşında haftada otuz saatten fazla pratik yapıyor -daha iyisini başarmak niyetiyle enstüramanlarını bilerek, isteyerek çalıyor- olana dek. Hatta 20 yaşında çok iyi performans gösterenlerden her biri toplam 10 bin saatlik bir pratiğe ulaşmış durumdaydı. Sadece iyi olan öğrenciler toplam 8 bin saatlik pratik yapmıştı; geleceğin müzik öğretmenleri ise sadece 4 bin saati biraz aşmış durumdaydı.
Ardından Ericsson ve arkadaşları amatör piyanistlerle profesyonel piyanistleri karşılaştırdılar. Ortaya aynı model çıktı. Amatörler çocuklukları boyunca asla haftada yaklaşık üç saatten fazla pratik yapmamıştı ve 20 yaşına geldiklerinde toplam 2 bin saat pratik yapmış durumdaydılar. Oysa profesyoneller pratiklerini her yıl sürekli arttırmış, 20 yaşına geldiklerinde tıpkı kemancılar gibi 10 bin saate ulaşmışlardı.
Ericsson'ın çalışmaının çarpıcı yanı, ''doğal'' öğrencilerle -pratiğe akranlarının harcadığı zamanın belli bir parçasını harcayıp da tepeye fazla çabalamadan çıkan örneklerle -hiç karşılaşmamalarıydı. ''İnek'' öğrencilerle, herkesten daha fazla çalışan, ancak ön safları yarmak için gerekli şeye sahip olmayan örneklerle de karşılaşmadılar. Araştırmalar şunu gösteriyor ki bir öğrenci en iyi müzik okullarından birine gidebilecek kadar yetenekliyse onun performansını bir diğerininkinden ayıran ne kadar çok çalıştığı oluyor. O kadar. Dahası, zirvedeki insanlar sadece daha fazla çalışmakla, hatta herkesten çok daha fazla çalışmakla kalmıyor. Çok çok daha fazla çalışıyor.
Karmaşık bir görevi mükemmel biçimde yerine getirmenin en az kritik düzeyde bir pratik gerektirdiğine ilişkin fikir, uzmanlık çalışmalarında tekrar tekrar su yüzüne çıkıyor. Hatta araştırmacılar gerçek uzmanlık için sihirli sayının 10 bin saat    olduğuna ilişkin inançlarında fikir birliğine varmış durumda.
''Bu tür çalışmalardan ortaya çıkan tablo -herhangi bir şeyde- dünya klasmanında bir uzman olmayı sağlayacak ustalık düzeyine ulaşmak için 10 bin saat pratik gerektiğine işaret ediyor,''   diyor nörolog Daniel Levitin. ''Besteciler, basketbol oyuncuları, kurmaca yazarları, buz patencileri, konser piyanistleri, satranç oyuncuları ve diğerleri üzerine ardı ardına yapılan çalışmalarda bu sayı tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Hiç kuşkusuz, bu kimilerinin yaptığı pratikten neden diğerlerinden daha fazla şey sağladığını açıklamıyor. Ancak henüz hiç kimse, gerçek anlamda dünya klasmanında uzmanlığın daha kısa zamanda yakalandığı bir vaka ile karşılaşmadı. Göünen o ki gerçek uzmanlığa ulaşmak için beynin bilmesi gerekenlerle kaynaşması bu kadar zaman alıyor.''
Bu durum dahi olduğunu düşündüğümüz insanlar için bile geçerli. Örneğin, Mozart  müzik yazmaya altı yaşında başladı. Ancak psikolog Micheal Howe, Genius Explained adlı kitabında şöyle yazıyor:  ''Olgun bestecelerin standartlarına göre, Mozart'ın ilk yapıtları çok iyi değildir. İlk parçaların hepsi büyük olasılıkla babası tarafından yazıldı. Wolfgang'ın çocukluk kompozisyonlarından birçoğu örneğin, piyano ve orkestra için yazdığı ilk yedi konçerto, büyük oranda diğer bestecilerin yapıtlarının arajmanlarıdır. Sadece Mozart'ın özgün müziğini içeren konçertolardan ilki, şimdi bir başyapıt olarak kabul edilen No. 9, K. 271, daha önce hiçbir 21 yaş altı müzisyen tarafından bestelenmemiştir. Mozart o zamanda 10 yıldır konçerto besteliyordu.''
Müzik eleştirmeni Harold Schonberg daha da ileri gidiyor: En büyük yapıtlarını ancak 20 yılı aşkın bir zamandır beste yapmaktayken bestelediğine göre, Mozart'ın gerçekte ''geç gelişim gösterdiğini'' ileri sürüyor.
Görünen o ki satrançta büyük usta olmak da yaklaşık 10 yıl alıyor. (Sadece efsanevi Bobby Fisher daha kısa zamanda bu seçkin düzeye ulaştı: Onun dokuz yılını aldı.) Peki 10 yıl ne demek? Evet, 10 bin saatlik somut pratik kabaca 10 yıl alıyor. 10 bin saat mükemmelliğin sihirli sayısı.


ALINTI 
Outliers ( Çiginin Dışındakiler)
Yazar: Malcolm Gladwell


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

22 Ekim 2014 Çarşamba

İLİŞKİDE NARSİSTİK YAKLAŞIM

,
Evlilikler ve diğer ciddi duygusal ilişkilerde genellikle iki önemli unsur vardır. Biri, ilişkiyi başlatan ve büyük ölçüde ilişkiye derinlik katan duygusal bileşen olan sevgidir. Sevgi tipik olarak sıcaklık, şefkat ve tutku duygularını içerir. İlk aşamalarda sevgi genellikle tutku olarak yaşanır ve evlilik ilerledikçe daha çok şefkat üzerine temellenir. Diğer unsurlar eşe bağlılık ve fedakarlıktır.Bu, birbirini  maddi olarak destekleme, akşam yemeğini sırayla hazırlama ve çocuk bakımı ile ev işleri sorumluluklarını bölüşmeyi de kapsayabilir.
Bu temel ilişki modeli, cinsel tutku unsuru olmaksızın diğer ilişkilerde de işlemektedir. Anne babalar ve çocuklar birbirlerine karşı sevginin yanı sıra bağlılık hissederler ve sorumluluk duyarlar. Keza arkadaşlıkta da sevgi ve bağlılık vardır ama sadakat ve güven üstünde de durulur. Arkadaşlıklar istekle kurulduğundan ve sonlandırılmaları da oldukça kolay olduğu için, arkadaşla birlikteyken güzel vakit geçirmek oldukça önemlidir. Sevgi, bağlılık ve sadakat üzerine kurulu ilişkiler geniş topluluklar içinde yararlıdır: İstikrarlı ilişkiler, daha iyi vatandaşlar, daha iyi arkadaşlar, daha iyi öğrenciler ve daha iyi liderler olan istikrarlı bireyler demektir.
Narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını anlamak için bu görüşleri alın ve bir kenara atın. Bir başkasına duyulan sevginin yerine kendini sevmeyi koyun, şefkatin yerine istismarı koyun ve bağlılığa ''işime geldiği sürece'' ifadesini ekleyin. Narsistlerin ilişkiye yaklaşımları basittir: İlişki tamamen kendilerine yöneliktir. İyi görünmek ve iyi hissetmek isterler ve eğer ilişki bu amaçlar için bir yöntemse ne ala, değilse başka birini bulmanın zamanı gelmiştir. ''Egoyu beslemek'' terimi, narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını tanımlamak için kullanılır. Eğer ilişki besleyici çıkarsa yürür, çıkmazsa yürümez. İlişkiler bir narsistin egosunu sayısız yolla besler. Güzel görünümlü ve ihtiyaçlarını karşılayan biriyle evlenebilir -sözde vitrin eş. Ya da bir çok arkadaş edinebilir, itibar görmek için başkalarını sömürebilir, etrafına bir hayran dalkavuk grubu toplayabilir veya sadece sözlü sataşmalarıyla insanlara üstünlük taslayabilir. Üstünlük havasını sürdürebilmek için konuşurken bakışlarını donuklaştırabilir ya da gördüğü her spot ışığına atlayabilir. Sözünü ettiğimiz durumların hepsinde ''ilişki'', tamamen benliğin ihtiyaçlarına yöneliktir. Don McLean'in klasik şarkısı Everybody Loves Me, Baby, narsisizmin bu yönünü gayet iyi yakalamış: ''Ben geçerken okyanus ikiye ayrılır. Beni herkes sever, bebeğim, senin derdin ne?''
Narsistin egosunu besleyen yalnızca ilişkiler değildir ama narsistler için ilişkiler birbirlerinin yerine geçebilir. İktisatçıların bunun için harika bir terimleri var: mübadelesi mümkün mal. Benzinin mübadelesi mümkündür; bir benzin istasyonundan ya da diğerinden alabilirsiniz, arada bir fark yoktur. Narsistler için ilişkilerin tazmini mümkündür: bir ''vitrin eş'', bir başkasıyla değiştirilebilir ve narsistin egosu aynı miktarda hayranlıkla beslendiği sürece sorun yoktur. Narsistler için ilişkiler ve maddi eşyalar neredeyse birbirlerinin yerine  geçebilen şeylerdir. Kocanızla ilişkinizi yepyeni güzel bir evle ya da kız arkadaşınızı ilişkinizi bir Porche ile değiştirdiğinizi düşünün. Eğer ilişkiden almayı düşündüğünüz şey mevki, itibar ve ilgiyse, neden olmasın? O şeyi sevgilinizden çok, bir Porche otomobilden alabilirsiniz.
MTV kanalındaki bir belgesele konu olan 25 yaşında Scott'u ele alalım. Scott'ın Rachel ile ''çıkar arkadaşlığı'' var, yani düzenlü olarak görüşüyorlar ve yatıyorlar ama hiçbir şekilde bağlılıkları yok. Rachel, Scott'a bağlanmaya başladığını hissettiğini söyleyince Scott, umursamaz bir tavırla ellerini başının arkasına atıp (klasik üstünlük pozu), ''Ben bağlandığımı hiç sanmıyorum'' dedi. ''Gerçek bir çıkar arkadaşlığında böyle konuşmalar asla geçmez. Karşındakinin duygularına karışmamama gerekiyor, akışına bırak'' dedi. Rachel üzülünce Scott, ''Ben bağlanmak istemiyorum. Sana daha fazla yalan söylemeye başlamam gerek. Belki bu her şeyi düzeltir. Bilmediğin şey sana zarar vermez dedi. Rachel dairesinden gittikten sonra Scott röportajcıya itiraf etti. ''Rachel'da bir kızda aradığım her şey yok. Bu şimdilik beni oyalayan bir ilişki. Yalnız olacağıma, onunla olmayı yeğliyorum.''
Kendi egosunu beslemek için şekilden şekile girebilme özelliği her türden çirkin ilişki davranışına yol açar. İlişkilerde narsistlerin davranışlarının büyük çoğunluğu ''oyun oynamadır.'' Aldatıcı ve sahtekardırlar; bir an bağlılık sinyali verir, bir an sonra geri çekilirler; insanları birbirlerine düşürürler ve bağlanmaktan kaçınırlar. Oyun oynamanın narsist eş, sevgili ya da çalışan için bazı gerçek kazançları vardır; ilişkide asgari çıkarı olan tarafın en güçlü olduğunu varsayan ''asgari çıkar ilişkisinden'' dolayı, narsiste başkalarının üzerinde baskı kurma gücü verebilir. Oyun oynamanın ''seçeneklere açık olmakla'' özgürlük sağlama avantajı da vardır. Eğer potansiyel ''yatak arkadaşları'' ya da sizi işe alabilecek şirketler aramayı sürdürürseniz, ilişkinizi ya da işinizi çabucak değiştirebilirsiniz.
Bu oyun stratejisi, narsistler için gayet güzel yürür ama mevcut partnerleri için durum pek de öyle değildir. Narsistle yaşanan bu kısa süreli ilişkiler, her zaman dinlediğiniz kadar heyecan verici veya eğlenceli değildir. Narsistler mevki ya da öz saygı yükseltme beklentilerini karşılamayan ilişkileri sonlandırmaya eğilimlidirler -ya da ilişkideki partneri, bu ister eş ister çalışanı olsun, sonunda usanır ve narsisti bırakır. Örneğin; MTV'deki belgeselin sonunda Rachel ile Scott, ''çıkar arkadaşlıklarına'' son verdiler; bunun en büyük nedeni, Rachel'in kendisini açık açık umursamayan biriyle birlikte olmaktan bıkmasıydı. Narsislerle olan ilişki harika başlar ama ilişki tatmini zaman ilerledikçe çabucak söner ve narsistin olumsuz yönü belirginleşir.
Narsist, ilişkideki partnerine yakıt gözüyle bakar. Mevkilerini ve itibarlarını güçlendirmek için insanları kullanırlar ve yanlarındaki kişi arık bunu sağlamadığı zamanda onu çöp sepetine atıverirler. Bir dizi ''vitrin eşi'' olan erkek, bunun klasik bir örneğidir. İşişki ancak vitrin görevi gören eş, işini yaptığı ve narsistin güçlü ve önemli görünmesini sağladığı sürece devam eder. Vitrin eş eskisi kadar çekici görünmediğinde (ya da daha güzeli bulunduğunda) yerine yenisi geçirilir. Bazı narsistler birbiri ardına genç kadınlarla evlenirler, her biri cazibesini ve güzelliğini kaybedinceye kadar elde tutulur. Narsistlerle yaşadıkları ilişkileri bitirenlerin pek çok kez ''beni bitirdi'', ''kanımı kuruttu'' ya da ''beni yaktı'' gibi ifadeler kullandıklarını duymuşuzdur. Birini sevmek, sonra da kimi zaman yıllar sonra - o kişinin aslında sizi hiç umursamadığını anlamak kesinlikle korkunç bir duygudur.
Narsistlerin partnerlerinin kendilerini böyle zara görmüş hissetmeleri hiç de şaşırtıcı değildir. Daha da kötüsü, bu duygularını; genellikle eleştiriye inkarla, küfürle, hatta şiddetle karşılık veren eşlerine güvenli biçimde ifade edememeleridir. Bir narsiste yapacağınız herhangi bir eleştiri, düşmanca bir tepkiye neden olabilir. Narsistlerle birlikte yaşayanlar ve çalışanlar, düşüncelerini kendilerine saklamayı hemen öğrenirler. Ya da kendini beğenmişliğin dozunu biraz düşürmesini tatlılıkla belirtmek adına bu önerileri, bir çocuğun Cadılar Bayramı'nda yediğinden de fazla şekerle kaplarlar -narsistin kendini beğenmişliği dayanaksız olduğundan değil, sadece başkaları doğal olarak narsistin yüceliğini görüp kıskançlığa kapılmasınlar diye. Sosyal dışlanma da, partnerlerini bu kadar çok umursamadıklarından değil, gurur ve sahiplenme duyguları yüzünden, narsistlerde güçlü tepkilere neden olur. Eşlerin şiddet uyguladığı birçok vaka, narsistin kendini reddedilmiş veya terk edilmiş hissettiği zaman meydana gelir. Aynı zamanda narsistler özgürlüklerinin kısıtlandığını hissettiklerinde de -başka bir deyişle istedikleri şeyi yapamadıklarında- öfkelenir ve saldırganlaşırlar. Brad Bushman ve mesletaşları bu tepkinin, bir narsiste ''hayır'' dendiği ve bunun saldırganlığını harekete geçirdiği kimi tecavüz vakalarında da meydana geldiğini buldular. Saldırganlığı tetikleyen bu üç davranış -ego tehdidi, reddetme ve hayır deme -narsistle yaşanan ilişkiyi mayın tarlasında parmak ucunda yürümeye dönüştürür. Başlangıçtaki heyecan, ardından gelen strese, endişeye ve kimi zaman da korkuya değmez.

Yazar: Jean M. Twenge - W. Keith Campbell
Kitap: ''Asrın Vebası: Narsisizm İlleti'


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone            
     
devamını oku →

21 Ekim 2014 Salı

NARSİSTİK EĞİLİM

,


Her geçen gün etrafımızda narsisizmin hızla yayıldığını görmezden gelmek pek mümkün değil. Televizyonda reklamların, dizilerin, filmlerin, magazin programlarının ve internetin de buna çanak tuttuğunu söylemek çok da yersiz olmayacak. Tabii yeni yetişen neslin aileleri tarafından, bir önceki nesillere göre çocuklarını çok farklı yetişdirdiğini de göz ardı edemeyiz...
Bugün aileler 4-5 yaşlarındaki çocuklarına araba seçimi, ev seçimi yaparken bile fikirlerini sormakta ve hiçbir bedel ödemeden eşit söz hakkı tanımaktalar. Bu durumda söz hakkının doğuştan edinildiği fikri uyanıyor çocuklarda. Evet çocuklarınıza bir elbise alırken, bir kitap seçerken fikrini sorun ama araba alırken değil. Sanırım psikologların çocuğunuzun fikrini alın, söz hakkı tanıyın derken kastettikleri şey araba ya da ev değil!
Aileler çocuklarına sen özelsini empoze ederken, bunu herhangi bir kaynağa dayandırmadan yapmaları, övgü yağdırmaları yetişkinlik dönemlerinde aynı ilgi ve özeni beklemelerine neden oluyor ve ne yazık ki hayat böyle bir şey değil. Bir işte çalışmaya başladıklarında patronları, durduk yere övgüler yağdırmayacak ve çocuklarınıza özel muamele yapmayacak. Ve hayal kırıklıkları büyük olacak.
Bugün çevremde üniversitede okuyan ya da yeni mezunlara bakıyorum, hepsinin hayalleri büyük. Çünkü herkes özel olduğunu ve iyi işlere layık  olduğunu düşünüyor. Hiçbirinin hayali önce bir işte tecrübe kazanmalıyım, iş hayatında bir şeyler yapıp kendimi geliştireyim değil. Herkes mezun olur olmaz iyi bir işte çalışacağını ya da daha yaygın olarak kendi işini yapacağını, çalıştığı yerde üç beş sene de ceo olacağını, çok iyi paralar kazanıp büyük evlerde yaşayıp, iyi arabalarla gezip, bol bol yurt dışı tatilleri yapacağını hayal ediyor. Tabii gönül ister ki herkesin hayali gerçek olsun. Ancak hayaller gerçekleşmeyince, hayatın gerçekleriyle karşılaşınca yıkımların derinliği artıyor. Evet hayal kurmak güzel, faydalı da ama gerçekleri de yok saymak pek akıllıca değil.
Medyanın ünlü insanları, ideal insanmış gibi göstermeleri, bir çok insanda bir gün ben de ünlü olmalıyım ve böyle yaşamalıyım fikrine yol açıyor. Aileler tarafından özel hissettirilen, özgüveni yüksek olan çocuklarda bu talebi uygunsuz bulmamız yanlış olur. Özel insanlar bunu hak eder. Çocuklar haklı!
Amerika'da üniversiteliler arasında yapılan bir araştırma bu gerçeği gözler önüne seriyor. Mezun olduktan sonra ne iş yapmak istersinizin cevapları enteresan ...İlk üç şöyle: Müzisyen, oyuncu, yönetmen...Diğerleri de yazar, şov programı sunucusu olarak devam ediyor. Ve okuduğu okulun hiçbir önemi olmaksızın bu cevaplar verilmiş. Bizde de durumun çok farklı olmadığını düşünüyorum, ne de olsa biz de küçük bir Amerika modeliyiz. Artık avukat, doktor, mühendis,hemşire olmak isteyen çocuklar yetişmiyor.
Bir çok ünlü narsistik eğilim sergilemekte (istisnalar hariç) ve bu iyi bir şeymiş gibi insanlara bir tepside sunulmakta. Bu gidişle başımız çok ağrıyacağa benzer. Bu konuya nereden mi geldim? Gazetede okuduğum bir haberden. Bir program jüriliğinden dolayı Özgü Namal'ı mercek altına almışlar ve bir psikologa danışmışlar, narsistik eğilim sergileyip sergilemediğini sormuşlar.Ve narsistik eğilimleri olduğu sonucuna varmışlar. İki ay önce bu konuyla ilgili okuduğum bir kitap da beni bu yazıyı yazmaya itti.
Şimdi soruyorum: Hangimiz narsistik eğilim sergilemiyoruz ki?
Bu kadar sen özelsin mesajı sunulurken, daha iyi eve, daha iyi arabaya layık olduğumuz vurgulanırken nasıl narsistleşmeyelim ki? Bu durumda Özgü Namal narsist mi? değil mi? diye tartışmak yersizleşiyor.
Narsistlik bize pek bir şey kazandırmıyor, her zaman önce ben dedikçe ilişkiler zedeleniyor, çokluk içinde yalnızlaşıyoruz. Çünkü; narsizmin boyutu arttıkça amaçlara ulaşmak için insanlar araç olarak kullanılmaya başlanıyor.
Kendimizi sevmeliyiz ama bunu bencilleşmeden, narsistik boyutlara taşımadan yapmalıyız. Her insan özel, her insan değerli, her birimizden bir tane var. Ve herkes her şeyin en iyisini hak ediyor.Ama bu kadar özel insan içinde ne kadar özel olabiliriz ki? Bunu da unutmamalı.


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

DART ÖDÜLLERİmi Dağıttım... Bakalım Listede Kimler Var;)

,
Sevgili blogger arkadaşlarım; miss tutibir delinin pembe defteri ve dördüncü tekil şahıs beni DART ödülüne layık görmüşler, eksik olmasınlar...




Şimdi bu ödülün bazı kuralları var:


1) Ödülün fotoğrafını yayınlamak.
2) Size ödül veren blogun bağlantısını eklemek.
3) 15 bloga bu ödülü dağıtmak.

Ben memnuniyetle iki arkadaşımın ödülünü aldım. Kendilerine tekrara teşekkürlerimi sunuyorum...Ve ödül dağıtma sırası şimdi bendeee:) Belki sizlere de bu ödülden gelmiştir, umarım DART ödüllerimi yine de kabul edersiniz...

1) alis
11) MİEN
12) minik mini
13) narkoz



SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

17 Ekim 2014 Cuma

SUSMAK...

,



Susmalı... Delse de göğsünü, tırmalasa da boğazını kelimeler... Yine de susmalı... Direnmeli her bir kelime, her bir cümle... Değiştirmez, değiştirmeyecek de söylenecek hiçbir söz, bugüne kadar da değiştiremedi hiçbir şeyi tüketilen cümleler... Susmanın erdem sayıldığı şu günlerde,susmalı... Çekilmeli kendi dünyana, sessizce izlemeli ruhun dinginliğini.
Uzaklaşmalı dış dünyada ki ipini koparmış çılgınlıktan. Adam oldum deyip ortalıkta gezinen adamsızlıkları, ruhunu kötülüklerle besleyip iyi olmayı unutanları, yalanı dolanı erdem edinmişleri, doğru yolu kaybetmişleri, sevgisizliği, saygısızlığı, tükenmişliği görmezden gelmeli, susmalı...
Değişmiyor düzen, kısa vadede yüreği kötülükle fokurdayanlar kazanacak, iyilik dolu yürekler kaybedecek... Ve kazandıklarını gördükçe kötü yürekler, vazgeçmeyecek kötülüklerinden...
Ne yapmalı?
O zaman susmalı...        
Değiştiremezsin hiç kimseyi...
İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur...!!! Öyle değil mi?
Neden hep büyükler doğru söyler?
Neden belli bir yaşa gelince anlarsın bu sözlerin doğruluğunu?
Çünkü; yaşanmış deneyimlerle çıkmış bu sözler... Biz de yaşadıkça öğrenmeye, onaylamaya devam ediyoruz bu doğruları...
Her birimizin ortak cümleleri değil mi; yaş aldıkça, ''şu aklımla, şu yaşta olsaydım'' benzeri cümleler...
O zaman susmalı...
Çaresizlikten değil, zayıflıktan değil...
Susmak bazen erdemdir, işte bu nedenle susmalı...

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone

devamını oku →

14 Ekim 2014 Salı

KAÇAK AYNA

,
Uzun yıllar, başkalarının yaptıklarından daha büyük bir şey yapmayı düşündüm. Bu ana kadar kısır güçbeğenirliliğimin arkasında sürüklendim, hep mucizeye, geleceğe umut bağlayarak. Artık yargılıyım, her şeyi tadıyorum. Tam anlamıyla yararsız olan varlığımı körelteceğim. Aynı gün yıllarıma ve yaşamıma son vereceğim. Buna kesin kararlıyım, kimse döndüremez beni bundan. Ben de başka biri için kendimi kurban edeceğim, ölümüm doğumum gibi boşa gitmiş olmayacak. İyi dinle, şimdi söyleyeceklerim seni ilgilendiriyor. Kendimi, senin yerine öldürüyorum, senin yaşamanı kurtarmak için kendi yaşamımdan vazgeçiyorum. Söylediğim gibi, sen umut bağladığım tek insansın. Son zamanlarda benim yapmadığımı senin yapmanı, benim olmadığım kişi olmanı istiyordum. Sende deha anları, deha tohumları, başkalarından daha derin, farklı belirtiler var. Sana umut bağlamıştım, hâlâ da bağlıyorum, her ne kadar ne söylediklerimi ne de beklediklerimi anlamaya istekli değilsen de. Bir süredir hoşuma gitmeyen bir yaşam sürüyorsun. Artık okumuyorsun, çalışmıyorsun, beni aramıyorsun. Budalalarla birlikte sürüye katıldın, yazdıkların soğuk, berbat şeyler; etkisiz, kahvelerle, salonlarla ilgili. Artık kırlık yerlere gittiğini görmüyorum; artık seni yalnız değil, vebadan kaçar gibi kaçman gereken insanlarla birlikte görüyorum. Artık kendin değilsin: Bütün tutkuların çürümüş kanallar gibi düştü; şaşmaktan çok kazanmayı düşünüyorsun, daha yükseklere çıkmaktan çok, halinin vaktinin iyi olmasına çabalıyorsun. Bugüne dek, sana böyle şeyleri hiç böylesine katı biçimde söylememiştim; bunları seni seven, ölmekte olan birinin sözleri gibi dinleyebilirsin. Bu nedenle, seni kurtarmak için son bir umarsız girişimde bulunmayı düşündüm. Ne olursa olsun, öbür gün ölmek zorundayım, ama senin için öldüğümü bilmeni istiyorum. Yaşama gereğinden çok bağlısın, kendini öldürme yürekliliğin yok. Bu son aylar geçtikten sonra, ne olduğunu, ne olmak istediğini bir kez daha düşünürsen, kendini öldürmen gerekir, ama bunu yapamayacağını biliyorum. Senin yerini ben alıyorum, günahlarını da ben yükleniyorum. Senin kendini unutmanın acıklı görünüşüne artık dayanamadığım için, yapman gereken ama göze alamadığın şeyi ben yapıyorum. Ölümümün, ruhun için büyük bir sarsıntı olacağı, ruhunun yeniden yüzeye çıkacağı, ölümüne dek özünü değiştireceği umuduyla öldürüyorum kendimi. Özveride bulunmaksızın, kan dökmeksizin hiçbir şey elde edilemez. Ben, senin uğruna kurban ediyorum kendimi; kanımı senin yücelmen için döküyorum. Ben de İsa gibi, otuz üç yaşında gönüllü olarak ölüme gidiyorum. O, bütün insanları kurtarmak için öldü; bense, Tanrı olmadığımdan, yalnızca bir insanı kurtarmak için ölüyorum. Benim özverimin onunkinden daha şanslı olacağını umalım. Belki de kendimi kandırıyorum, belki de sen çoktan ılımlılığın çamuruna öylesine batmışsındır ki, benim ölümümün etkisi, seni yeniden ayağa kaldıramayacak, gerçek kendini anımsatamayacak sana. Ama ben son dakikaya dek ummak istiyorum. Değer verdiğin bir insanın, seni böyle aşağılarda görmenin acısıyla, sana gerçek kendi yazgını vermek umuduyla kendini öldürdüğünü öğrendiğinde, belki de şu anda olduğu gibi gülümseyemeyeceksin artık. Şaka yapmıyorum. İki gün içinde şaka yapıp yapmadığımı ya da sana gerçekten de, bir insanın başka bir insana verebileceği en yüce sevgi kanıtını verip vermediğimi anlayacaksın. O ana dek hiç sözünü kesmemiştim, uzun söylemini sık sık elimde olmaksızın aptal aptal gülerek dinlemiştim. Ama ben de bir şey söylemek istiyordum. En ciddi anlarda bile mantığı unutamam.

Kaçan Ayna'dan alıntı...
Papini

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone



devamını oku →

13 Ekim 2014 Pazartesi

KİTAPLI FAVORİLİ MİM:) BELKİ DE MİMLENMİŞSİNİZDİR...;)

,



Sevgili blogger arkadaşım Dördüncü Tekil Şahıs beni kitaplı bir mimle MİMlemiş... Ne iyi etmiş...;) Uzun zamandır MİM yapmamıştım, gerçi bu aralar pek bir şey yazdığım da söylenemez ya hani... Nedense içimden bir şeyler yazmak, karalamak gelmiyor epeycedir...
Balık hafızalı biri olarak, bu MİM beni zorlayacak olsa da Dördüncü Tekil Şahıs'ı kırmak olmaz di mi ama;)

Gelelim sorulara:)

1. İlk Hayranlığım: Tanrıların Arabaları. Gerilere gidince hafızama kazınmış olarak bu kitabı buldum..:) Çok etkilenmiştim...

2. Favori Serim: Okuduğum tek seri Alacakaranlık sanırım...:) Seriler bana göre pek değil...

3. Favori Kitabım: Tek bir favori seçmek zor olsa da Kürk Mantolu Madonna diyorum...

4. Favori Erkek Karakterim: Kürk Mantolu Madonna Raif Efendi.

5. Favori Kadın Karakterim: Franz Kafka'nın Milena'sı...

6. Favori Okuma Saatim: Vakit bulduğum her an...;)


Sevgili Dördüncü Tekil Şahıs'a teşekkürler... İşin en zor kısmı 20 kişi MİM'lemek... Hımm ne yapsam ki acaba bilemedim....:) Bir kaç kişiyi MİM'lesem de olur di mi?:)

GRİ K
MİEN
BRİDA
Gülay Cansever
minikmini
Plaza Sesi
bir delinin pembe defteri

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →

3 Ekim 2014 Cuma

KIRMA...

,
İncitirsin, kırarsın, dökersin, yaralarsın ve zannedersin ki bu yaptıkların bir gün sana aynı şekilde dönmeyecek... İşte bu büyük yanılgı! Ne verirsen, onu alırsın... Ve insan dilindekini söylemeden, harekete geçmeden önce iki kez düşünmeli!!! Korkmalı belki de yapacaklarından... Çünkü; bu hayatta her şeyin bir bedeli var! Bazı şeylerin bedeli de  zannedilenden daha ağır... Ya müfakatlandırılır ya da ödenmesi gerekenler fazlasıyla ödenir...


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone;)
devamını oku →

YARALARA DAİR

,


Yaşlı ve çirkin bir tüccar; karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir hayat kadınına gitmiş... Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki tüccar, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş.Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar.
Ancak ne kadar vururlarsa, bu zayıf ve çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin hiç iz bırakmadığını görmüşler...Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler... Ancak en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile tüccara hiç bir şey yapamıyormuş.... Sonunda korkup kaçmışlar.... Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha -ama bu kez aşk adına- tüccarla sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış... Gel gelelim güzel kadının her dokunuşunda tüccarın bedeninde yeni bir yara beliriyormuş. Dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar... İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda tüccar kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş....
Tam bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz ?
Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi? Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz. Çünkü zaten, her yanımız "kılıç yaralarıyla" dolu. Ama bir şekilde kapanmış, kabuk bağlanmış yaralar onlar.... Nasıl yapmışsak yapmışız üstesinden gelmişiz... Ama biri, kabuk tutmuş yaraları okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden.... Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor....
O yüzden değil mi içimizi tutmamız? Birisine teslim olmaktan korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız? "Anlatsam mı, anlatmasam mı?" kararsızlığımız. "Bu sevgi beni acıtır mı?" kuşkularımız....
Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğini iyi seçmek....

Gabriel Garcia Marquez


SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone
devamını oku →