Her şeyin size geldiği gibi ve sizin gelişip iyiye gittiğiniz başarı devreleri vardır,ve sizin yeni şeylerin ortaya çıkabilmesi ya da değişim-dönüşümün gerçekleşmesi için onları bırakmanız gerekir.Eğer siz o noktada onlara yapışıp direnirseniz,yaşam akışına uymayı reddediyorsunuz demektir ve bu durumda ıstırap çekersiniz.
Yukarı doğru yükseliş devresinin iyi,aşağı doğru iniş devresinin kötü olduğu doğru değildir;bunu sadece zihin böyle yargılar.Gelişme-büyüme genelde olumlu kabul edilir,ama hiçbir şey sonsuza dek büyümez.Eğer her ne türde olursa olsun büyüme sürüp dursaydı,o en sonunda azman ve yıkıcı bir hale gelirdi.Yeni büyüme-gelişmenin meydana gelebilmesi için çözülüp dağılma ihtiyacı vardır.Biri olmadan diğeri de var olamaz.
Aşağı doğru iniş,yani başarısızlık devresi spiritüel idrak için kesinlikle gereklidir.Sizin spiritüel boyuta çekilebilmeniz için bir düzeyde derin bir biçimde başarısız olmanız ya da derin bir kayıp veya acıyı deneyimlemiş olmanız gerekir.Ya da belki bizzat başarınız boş ve anlamsız hale gelir ve böylece başarısızlığa dönüşür.Her başarıda bir başarısızlık ve her başarısızlıkta bir başarı gizlidir.Bu dünyada form düzeyinde herkes er ya da geç 'başarısızlığa uğrar,'ve elbette,her başarı eninde sonunda başarısız olur.Tüm formlar geçicidir.
Siz hala aktif olup yeni formlar ve durumlar yaratıp tezahür ettirmenin tadını çıkarabilirsiniz,ama onlarla özdeşleşmezsiniz.Sizin onlarda bir benlik duygusu bulmaya ihtiyacınız yoktur.Onlar sizin yaşamınız değil,sadece yaşam durumunuzdur.
Fiziksel enerjiniz de devrelere tabidir.O daima zirvede olamaz.Yüksek enerjili olduğu gibi,düşük enerjili zamanlar da olacaktır.Son derece aktif ve yaratıcı olduğunuz dönemlerde olacaktır ama her şeyin durağan göründüğü,hiçbir yere ulaşmaz,hiçbir şey başaramaz göründüğünüz zamanlar da olabilir.Bir devre birkaç saat de sürebilir,birkaç yılda.Bu büyük devreler içinde büyük ve küçük devreler vardır.Birçok hastalık,yenilenme için yaşamsal önem taşıyan düşük enerjili devrelere karşı koymaktan kaynaklanır.Bunu yapma dürtüsü ve benlik değerinizi ve kimlik duygunuzu başarı gibi dış etkenlerden alma eğilimi siz zihinle özdeşleştiğiniz sürece kaçınılmaz bir illüzyondur.Bu illüzyon sizin düşük devreleri kabul edip onların olmalarına izin vermenizi güçleştirir,hatta olanaksız kılar.Böylece,organizmanın zekası kendini korumak için devreye girebilir ve sizi durmaya zorlamak için bir hastalık yaratabilir,ki gerekli yenilenme gerçekleşebilsin...
İnsanların yaşamlarında vuku bulan ve 'kötü' diye nitelendirilen şeylerin çoğu bilinçsizlikten dolayı meydana gelmiştir. Onlar bizzat insanların, daha doğrusu ego'larının yarattığı şeylerdir. Ben bazen bu şeylere 'dram' derim. Siz tam bilinçli olduğunuzda, artık yaşamınıza dram girmez. Şimdi size ego'nun nasıl iş gördüğünü ve nasıl dram yarattığını kısaca hatırlatayım.
Ego, siz orada tanık olan bilinç, yani izleyici olarak mevcut değilken yaşamınızı yöneten gözlemleyen zihindir. Ego kendisini düşman bir evrende ayrı bir parça olarak algılar, onun başka hiçbir varlıkla gerçek bir içsel bağı yoktur, o potansiyel tehtid olarak gördüğü ya da kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışacağı diğer egolar tarafından kuşatılmıştır. Temel ego kalıpları kendi yerleşik korkusu ve yoksunluk duygusuyla savaşacak şekilde tasarlanmıştır. Onlar direnme, kontrol, güç, aç gözlülük, savunma ve saldırıdır. Ego'nun bazı stratejileri son derece kurnazcadır, ancak onlar onun hiçbir sorununu gerçekten çözemez, çünkü ego'nun kendisi sorundur.
İster kişisel ilişkilerde, ister örgütlerde ve kurumlarda ego'lar bir araya geldiklerinde, er ya da geç kötü şeyler olur: çatışma, sorunlar, güç mücadeleleri, duygusal ya da fiziksel şiddet vs. şeklinde şu ya da bu tür bir dram vuku bulur. Buna savaş, soykırım ve sömürü gibi ortak kötülükler de dahildir, bunların hepsi kitlesel bilinçsizlikten kaynaklanır. Dahası 'ego'nun sürekli direnmesi bedendeki enerji akışında kısıtlamalar ve tıkanıklıklar yaratarak bir çok hastalığa neden olur. Siz Var'lığa yeniden bağlandığınızda ve artık zihniniz tarafından yönetilmediğinizde, bu şeyleri de yaratmaz olursunuz. Artık dram yaratmaz ve drama katılmazsınız.
Her ne zaman iki ya da daha fazla ego bir araya gelse, şu ya da bu tür bir dram ortaya çıkar. Ama, siz tamamen yalnız yaşasanız bile, yine de kendi dramınızı yaratırsınız. Siz kendi halinize üzüldüğünüzde bu dramdır. Geçmiş ya da geleceğin şimdiyi örtüp karartmasına izin verdiğinizde, psikolojik-zaman yaratıyor olursunuz, ki o dramı oluşturan malzemedir. Siz şimdiki anın olmasına izin vererek onurlandırmadığınızda, dram yaratıyor olursunuz. Çoğu insan kendi belli yaşam dramına aşıktır. Öyküleri onların kimlikleridir. Onlar tüm benlik duygularını ona yatırmışlardır. Onların -çoğunlukla başarısız olan-bir yanıt, bir çözüm ya da bir şifa arayışları bile bunun bir parçası haline gelir. Onların en çok korktukları ya da direndikleri şey dramlarının son bulmasıdır. Onlar zihinleri oldukları sürece, en çok korktukları ya da direndikleri şey kendi uyanışlarıdır.
Siz olanı tam olarak kabullenerek yaşadığınızda, bu yaşamınızdaki tüm dramın sonu olur.Bu durumda ne kadar uğraşırsa uğraşsın kimse sizinle bir tartışmaya giremez. Siz tam bilinçli bir insanla tartışamazsınız. Bir tartışma zihninizle ve zihinsel bir pozisyonla özdeşleşmeyi ve diğer insanın pozisyonuna direnmeyi ve tepki göstermeyi ima eder. Sonuç zıt kutupların karşılıklı olarak güçlenmesidir. Bunlar bilinçsizliğin mekanikleridir, çalışma biçimidir. Siz hala fikrinizi açık ve kesin bir biçimde söyleyebilirsiniz, ama onun ardında hiçbir tepkisel kuvvet, hiçbir savunma ya da saldırı olmayacaktır. Böylece o bir drama dönüşmeyecektir. Siz tam bilinçli olduğunuzda, artık çatışma içine girmezsiniz. 'Kendisiyle bir olan hiç kimse çatışmayı bile hayal edemez.' der Mucizeler Kursu. Burada kastedilen sadece diğer insanlarla çatışma değil, daha temel bir biçimde kendi içimizdeki çatışmadır, artık zihninizin talepleri ve beklentileri ile, olan arasında bir çatışma olmadığında içinizde de çatışma olmaz...
Ego olumsuzluk yoluyla realiteyi kurnazca yönlendirip sonuçta istediği şeyi elde edebileceğine inanır. O, olumsuzluk yoluyla arzu ettiği bir koşulu kendisine çekebileceğine ya da istemediği bir koşulu ortadan kaldırabileceğine inanır. Mucizeler Kursu doğru biçimde, siz her ne zaman mutsuzsanız, bilinçaltında, mutsuzluğun istediğinz şeyi 'elde etmenizi sağlayacağı' inancına sahip olduğunuzu işaret eder. Eğer 'siz' (yani zihin) mutsuzluğun işe yaradığına inanmasaydınız, onu neden yaratacaktınız ki?Gerçek şu ki, olumsuzluk kesinlikle işe yaramaz. O, arzu edilen koşulu çekmek yerine, o koşulu yerinde tutar. Onun tek 'yararlı' işlevi ego'yu güçlendirmesidir ve işte bu yüzden ego onu sever.
Bir kez herhangi bir olumsuzluk biçimiyle özdeşleştiğinizde, onu bırakmak istemezsiniz ve derin bilinçaltı düzeyde, siz olumlu değişimi istemezsiniz. O sizin üzgün, öfkeli ya da haksızlığa uğramış kişi kimliğinizi tehtid edecektir. Siz o zaman yaşamınızdaki olumluyu görmezden gelir, yadsır (inkar eder) ya da baltalarsınız. Bu yaygın bir fenomendir. O aynı zamanda delicedir.
Olumsuzluk tamamiyle doğal olmayan bir şeydir. O psişik bir kirleticidir ve doğanın kirletilip tahrip edilmesi ile ortak insan psişesinde birikmiş yoğun olumsuzluk arasında derin bir bağ vardır. Gezegen üzerinde, insanlardan başka hiçbir yaşam formu olumsuzluğu bilmez, aynı şekilde insanlardan başka hiçbir yaşam formu kendisini besleyip yaşatanYerküre'yi kirletip zehirlemez. Siz hiç mutsuz bir çiçek ya da stresli bir meşe ağacı gördünüz mü? Siz hiç üzgün bir yunusla, kendini beğenmeyen bir kurbağayla, gevşeyemeyen bir kediyle, ya da nefret ve içerleme taşıyan bir kuşla karşılaştınız mı? Ara sıra olumsuzluğa benzer bir şey hissedebilen ya da sinirli davranış belirtileri gösteren hayvanlar, sadece insanlarla yakın temas içinde yaşayan ve böylece insan zihnine ve onun deliliğine bağlanan hayvanlardır. Herhangi bir bitkiyi ya da hayvanı izleyin ve onun size olanı kabullenmeyi, Şimdi'ye teslim olmayı öğretmesine izin verin. Onun size Var'lığı öğretmesine izin verin. Onun size bütünlüğü, bir olmayı, kendiniz olmayı, gerçek olmayı öğretmesine izin verin. Onun size yaşamayı ve ölmeyi bir soruna dönüştürmemeyi öğretmesine izin verin....
Elini uzatacağın dalları yamacında saklayan Birden bire patlayan Bir çığlığım sessizliğinde Ele-güne karşı seni utandıran Yaz günü palto giyerim Ceplerim dolu şiir Gören beni deli sanır Adım kaçığa çıkar Keşke kaçsam Keşke kaçabilsem şu dünyadan. Aykırı bir şiirim kitabının arasında Kargacık burgacık bir yazıyla yazılmış Sondan okumaya başla Nokta koy her dizenin önüne Anlamaya çalış... Bedeninin bir noktasından dalıp Yüreğini bulabilirim Geceyse başlar yastığa düşerse
Ve yorgunsa yüzün
Yıldızları soluğumla bir bir ateşleyip Kandiller gibi baş ucuna koyabilirim... Ey bütün tufanların ardında Bulduğum dinginlik! Göçmen çiçeği dünyanın Köklerini ardısıra sürükleyen çılgınlık! Madem ki yaşam bu Madem ki taşın taş olmaktan öte Bir umarı yok Bir türkü söyle kadınım Yürüsün dünyaya mutluluk...
Yağıyor incecik bir yağmur dışarda Yüzün çamurlar üstünde tüten buhur Islak toprak kokusu Doluyor odama Sıkılıyorum Kitapların üstüme yıkılacağından Korkuyorum şimdi Yel esiyor söküyor duvardaki bir resmi Yerine senin yüzünü koyuyor. Yüzün şimdi karşımda Yüzün akşam karanlığında Toprağın üstüne bırakılmış Bir demet çiçek gibi parlıyor.. O zaman açıyorum Bütün perdeleri O zaman yakıyorum Bütün ışıkları Camları darmadağın ediyorum Yüzünü avuçlarıma alıyorum Alnını öpüyorum Dünyayı öper gibi... Sana uzanamadığım gün Ellerim yok sanıyorum Senin bakışlarını yakalayamadığım gün Gözlerim yok... O zaman bir yumruk Bütün gücüyle vuruyor Eski bir piyanonun tuşlarına Binlerce martı kayalıklara çarparak ölüyor Ay ışığı tutkal gibi Yapışıyor pencereme Açamıyorum perdeleri Şiir yok artık Türkü dindi.. Meyvelerini taşıyamayan Ağaçlar gibiyim Sularını taşıran ırmaklar gibi.. Bu kadar mutluluk çok bana Onu günlere Onu aylara bölmeliyim Ve bir tek gülüşünü senin Kutlamalıyım yıllarca... Sana yüreğimde bir sürgün yeri Göçüp konacak Bir toprak yaratsam Kadınım, sarışınlığının bittiği anı Gizli bir esmerliğe eklesem.. Göçmen çiçek Her yerin yabancısı Yolların, yolların ötesinde Bize bir tek Yarınlar kaldı Göğün tükenip, denizin Başladığı yerde...
Ahmet Erhan
Uğurlar olsun... 04.08.2013 Sevgi ve ışıkla kalın.... Persephone
Seni anlatabilmek seni. İyi çocuklara, kahramanlara. Seni anlatabilmek seni, Namussuza, halden bilmeze, Kahpe yalana. Ard- arda kaç zemheri, Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu Dışarda gürül- gürül akan bir dünya... Bir ben uyumadım, Kaç leylim bahar, Hasretinden prangalar eskittim. Saçlarına kan gülleri takayım, Bir o yana Bir bu yana... Seni bağırabilsem seni, Dipsiz kuyulara. Akan yıldıza. Bir kibrit çöpüne varana. Okyanusun en ıssız dalgasSına Düşmüş bir kibrit çöpüne. Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin, Yitirmiş öpücükleri, Payı yok, apansız inen akşamdan, Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene, Seni anlatabilsem seni... Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır Üşüyorum, kapama gözlerini... AHMED ARİF Sevgi ve ışıkla kalın... Persephone
Bazen gözlerin görmez, kulakların duymaz, sesin çıkmaz olur... Çığlıkların sessizliğinde boğulurken, İnsanların gördüğü yalnızca gülen yüzündür... O kadar çok kurmak istediğin cümle varken, Hepsi bir bir boğazında düğüm olur... Acıyı gözlerinle görüp, yüreğinde hissederken, Çaresizliğine kahrederken, İsyanın içinde bir çığ gibi büyürken, Karanlık gidişe dur demek bencilliğindendir... Oysa ki o gidiş, O'nun kurtuluşudur... Gitmek kurtuluşsa lakin, bırak gitsin... Neden bunca hüzün, bu yüreğindeki iç çekiş... Seni seviyorum...
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat Durma kendini hatırlat Durma göğe bakalım
Sessizlik gecenin içinde,
Bir çığ gibi büyürken...
Soğuk, taş kaldırımlarda
Eze eze geçiyorum ayak izlerini...
Her attığım adım sana doğru giderken,
Sensizliğim bir haykırış, bir isyan...
Kayboluyorum gecenin matemini tutan karanlıkta...
Ardımda ne bana ne de sana ait bir iz var...
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.
Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın, hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Benim için kirletme aydınlığını, hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün, gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim.
Ya ölmek ustalığını kazanırsın, ya korku biriktirmek yetisini.
Acılarım iyice bol gelir sana, sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim.
Ümitsizliğimi olsun anlasana hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Sevindiğim anda sen üzülürsün.
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki içinden bir gemi kalkıp gitmemiş, uzak yalnızlık limanlarına.
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
Sakın başka bir şey getirme aklına.
Aysel git başımdan ben sana göre değilim, ölümüm birden olacak seziyorum, hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim.
Aysel git başımdan seni seviyorum...
Uzun ince bir yolda ilerliyorum,
Çocukluğuma doğru...
İçim kıpır kıpır,kelebekler uçuşuyor...
Heyecanlıyım..
Dört bir yanım sarı ayçiçek tarlaları...
Her biriyle tek tek selamlaşıyorum...
Güneşin ışıltısı, denize yansımış...
Deniz; henüz üzerinde uyunmamış çarşaf gibi...
Maviliği için için yakıyor insanı...
Çocukluğumun en güzel anılarından biri bu deniz,
İlk kulaç atışımı hatırlatıyor, gülümsüyorum...
Kuşlar birbirleriyle şakalaşıyorlar...
Sanki arada da bana göz kırpıyorlar...
Hoşgeldin anılarına dercesine...
Sağımı solumu bembeyaz papatyalar süslemiş...
Duvağı yüzüne örtülü gelin gibi...
Alamıyorum bakışlarımı üzerlerinden...
Görmeye değer manzara;
Yağlı boya tablo misali...
Rüzgar bir anda hamle yapıyor,
O da ne!
Camdan içeri süzülen erguvan kokusu,
Ohhhh mis..
Çekiyorum ciğerlerime..
Verirken soluğumu,
Bırakmak istemiyorum...
Öyle güzel ki,
Ama ne çare!
Bilmez miyim her güzel şeyin, bir sonu olduğunu...
Şehre girerken gözlerime inanamıyorum,
Babamın elimden tutup, götürdüğü lunapark...
Halen dimdik ayakta,
Bir damla süzülüyor yanağımdan...
Babam ve ben...
Yüreğimde hüzün, inceden bir sızı...
Avucumdan kayan çocukluğum...
Deli gibi ordan oraya koşuşturduğum kırlar...
Tırmanmaktan yorulmadığım akasya ağaçlarım, erik ağaçlarım...
Çoluk çocuk, genç, yaşlı
Traktör tepesinde yol adığım kiraz bahçelerim...
Caddelerinde taklar kurulmuş 23 nisan şenliklerim...
Gözümünün önünden geçen bir çok fotoğraf karesinden kesitler...
Ne de güzel anılar bırakmışım geride, bu şehirden ayrılırken...
Şimdi şimdi anlıyor insan...
Oysa ki her yaz tatilinde İstanbul'dan bu güzel şehre dönerken,
İki gözüm iki çeşme ağlardım...
Her şey değişiyor zamanla,
Başka bir pencereden bakar oluyor insan ...
İşte hayat...
Çocukken ağlaya ağlaya geldiğim bu şehir,
Bugün yüzümde tebessüm bırakıyor...
İyiki gelmişim, bugün bu şehre detirtiyor...
Çocukluk anılarımın şehri Tekirdağ'a
Sevgi ve ışıkla kalın..
Persephone
Eğer California'da yaşıyorsanız ve bir seri katille karşılaşma endişesini saplantılı bir biçimde taşıyorsanız, başka bir yere taşınsanız iyi edersiniz -örneğin Maine. Amerika Birleşik Devletleri'nde tüm eyaletler arasında yirminci yüzyılda rastlanan seri cinayet vakaları bakımından California başı çekmektedir; tam olarak ulusal toplamın yüzde 16'sı. Diğer en düşük oran Maine'dedir -sıfır. Sakınılması gereken diğer eyaletler şunlardır: New York, Texas, İllinois ve Florida.Amerika'daki en güvenli yerler, en azından seri cinayet bakımından, Hawaii ,Montana,Kuzey Dakota ve Vermont'tur; bu yerlerin her birinde yirminci yüzyıl boyunca birer tane seri cinayet vakasına rastlanmıştır.
İstatistiklerden hoşlanan seri cinayet meraklıları için işte bir kaç ilginç rakam ve gerçek:
Amerika Birleşik Devletleri,dünya toplamının yüzde 76'sı ile seri katile sahip olma alanının tartışmasız lideridir. Avrupa, yüzde 17 gibi küçük bir payla uzak ara ikincidir.
İngiltere, Avrupa toplamının yüzde 28'ini teşkil eder. Almanya yüzde 27 ile onu çok yakından takip ederken, Fransa yüzde 13 ile üçüncüdür.
Demografik açıdan bakıldığında, Amerikalı seri katillerin yüzde 84'ü beya ırka mensupken, yalnızca yüzde 16'sı siyahtır.
Cinsiyet bakımından, erkekler seri katillerin çok büyük bir kısmını oluştururlar -yüzde 90. Aslında suçun ne şekilde tanımlandığına bağlı olarak, bir çok uzman seri cinayetin yalnızca erkeklere özgü bir faaliyet olduğuna inanmaktadır.
Kadınlar seri katillerin çoğunlukla, kayda değer olmayan kesimini oluştururken, kurbanların büyük bölümü -yüzde 65- onlardan çıkar.
Bir seri katilin başka bir ırka mensup kurbanları avlaması çok nadir bir durumdur. Seri katillerin çoğu beyaz olduğundan, kurbanların çoğunluğu da beyazdır -yüzde 89.
Seri cinayet, yaşı pek ileri olmayanların işledikleri bir suç olma eğilimindedir. Çoğu seri katil-yüzde 44- ölümcül kariyerlerine yirmili yaşlarında başlar; yüzde 26'sı ilk gençlik dönemlerinde ve yüzde 24'ü de otuzlu yaşlarında.
Eğer seri katillerden uzak duracağınız bir iş arıyorsanız, fahişe olmamalısınız; çünkü hayat kadınları sosyopat seks katillerinin başlıca hedefleridir. Kötü haber şu ki sizi bir seri katille karşılaştırmayacak hiç bir meslek yoktur. Seri cinayet vakalarının yaklaşık yüzde 15'inde kurbanlar tamamıyla rastgele seçilmiştir.
A'dan Z'ye Seri Katiller Ansiklopedisi
Harold Schechter
David Everitt
Plan yaparken veya karar alırken, iyi ruh halindeki kişiler daha geniş ve olumlu düşünmeye yönelten algısal bir eğilim gösterirler. Bunun bir nedeni de, belleğin ruh haline göre çalışmasıdır; yani kendimizi iyi hissettiğimiz bir sırada, işin iyi ve kötü yanlarını düşünürken bellek bizim verileri tarttığımız terazinin olumlu kefesine ağırlığını koyar ve örneğin, biraz maceracı ya da riskli bir şeyler yapabilmemizi kolaylaştırır.
Aynı nedenle, berbat bir ruh hali, belleği olumsuz yöne saptırarak bizi korkak, aşırı temkinli kararlar almaya yönlendirir. Kontrolden çıkmış duygular idraki engeller. Ancak kontrolden çıkmış duyguları hizaya sokabiliriz; işte bu duygusal yeterlilik tüm diğer zeka biçimlerinin işleyişini kolaylaştıran temel bir yetenektir. Umudun, iyimserliğinin yararlarını ve kişilerin kendilerini aştıkları o yücelme anlarını göz önünde bulunduralım...
Daniel Goleman
Duygusal Zeka Neden IQ'dan Daha Önemlidir?
Henüz dokuz aylık olan Hope, başka bir bebeğin düştüğünü gördüğü anda gözleri doluyor ve sanki canı acıyan kendisiymiş gibi annesinin kucağına tırmanıp rahatlatılmak istiyordu. On beş aylık Micheal ise, kendi ayısını ağlamakta olan arkadaşı Paul'e veriyor; ancak Paul'ün ağlamaya devam ettiğini görünce onu sakinleştiren battaniyesini bulup veriyordu. Bu küçük çaplı sempati ve ilgi gösterilerinin ikisi de, bu tür empati olaylarını kaydetmek üzere eğitilmiş anneler tarafından gözlemlenmiştir. İnceleme sonuçları, empatinin kökünün bebeklik dönemine kadar uzanabildiğini gösteriyordu. Neredeyse doğdukları günden itibaren, bebekler bir diğerinin ağladığını duymaktn rahatsız olur; bazıları, bunu empatinin en erken örneği sayar.
Gelişim psikologları, bebeklerin henüz başkalarından ayrı bir varlık olduklarını tam olarak kavramadan, başkasının sıkıntısından rahatsız olduklarını saptamıştır. Doğumdan birkaç hafta sonra tepki veren bebekler, başka bir çocuğun gözyaşlarını görünce ağlarlar. Bir yaş civarında ise, sıkıntının kendilerinde değil de başkasında olduğunun farkına varırlar, ancak yine de bu duruma nasıl tepki göstereceklerini bilemezler. Örneğin, New York Üniversite'sinden Martin L. Hoffman'ın bir araştırmasında, bir yaşındaki bir çocuk ağlayan arkadaşını yatıştırması için, odada bulunan çocuğun annesini görmezden gelip kendi annesinin yanına getirmiştir. Aynı kafa karışıklığı, bir yaşındakilerin bir diğerinin sıkıntısını, belki de onun hissettiğini daha iyi anlayabilmek için taklit ettiğinde de yaşanır; örneğin bir bebek parmaklarını acıtmışsa, bir yaşındaki diğeri de kendi parmaklarını ağzına götürüp acıyıp acımadığına bakmıştır. Annesinin ağladığını gören bir bebek ise hiç gözyaşı olmadığı halde gözlerini silmiştir.
Motor mimikleme diye adlandırılan bu hareket taklidi aslında 1920'de Amerikalı psikolog E.B Titchener'in ilk kez kullandığı şekilde, empati sözcüğünün teknik anlamının özgün karşılığıdır.Bu kullanım, kelimenin Yunanca'dan İngilizce'ye geçişindeki anlamdan bir miktar farklıdır. Yunanca'da 'içini hissetme'' demek olan empatheia terimi, ilk kez estetik kuramcıları tarafından, 'diğerinin öznel deneyimini algılayabilme yeteneği' için Tichener'in kuramına göre, empati, başkasının sıkıntısını bir tür fiziksel taklit yoluyla aynı hislerin kişinin kendisinde uyandırılmasından kaynaklanmaktadır. Titchener, bir diğerinin genel anlamda sıkıntısını hissetmek anlamına gelen, ancak onun hissettiklerini paylaşmayı içermeyen kavramından farklı bir terim arıyordu.
Hareket taklidi, bebekler iki buçuk yaşına geldiklerinde davranış repartuarlarından silinir. O noktada, başkasının acısının kendilerininkinden farklı olduğunu anlar ve diğerini daha iyi rahatlatabilecek hale gelirler. Bir annenin günlüğünden tipik bir olay:
Komşunun bebeği ağıyor... Jenny ona yaklaşıp bisküvi vermeyi deniyor. Peşinden dolanıp kendi kendine sızlanmaya başlıyor. Sonra onun saçını okşamaya çalışıyor ama öteki kendini geri çekiyor. Bebek yatışıyor ancak Jenny hala kaygılı görünüyor. Ona oyuncaklar getirmeye devam ederek, başını, omuzlarını hafifçe pat-patlıyor.
Gelişmelerin bu evresinde, çocuklar başkalarının duygusal rahatsızlıklarına gösterdikleri genel hassasiyet bakımından farklılaşmaya başlarlar; bazıları, Jenny gibi keskin bir duyarlılığasahipken, bazıları ise umursamaz. Ulusal Ruh Sağlığı Ensitüsü'nden Marian Radke-Yarrow ve Carolyn Zahn Waxler'in yaptığı bir dizi araştırma, empatik ilgi farklarının büyük ölçüde ailelerin çocuklarını nasıl terbiye ettiklerine bağlı olduğunu göstermiştir. Davranışlarının karşı tarafı nasıl bir sıkıntıya soktuğuna dikkat çeken bir terbiye tarzı, yani 'yaramazlık yaptın' yerine 'bak onu nasıl üzdün' denmesi, çocuklara daha fazla empati kazandırıyordu. Araştırmacılara göre, çocuklardaki empatiyi şekillendiren bir diğer etken, biri sıkıntıdayken diğerlerinin ona nasıl yaklaştığını görmesiydi; özellikle sıkıntıda olan kişilere yardımcı olmak konusunda, çocuklar gördüklerini taklit ederek empatik tepki repertuarlarını geliştiriyorlardı.
Daniel Goleman
Dugusal Zeka Neden IQ'dan daha önemlidir?
Gary birçok aleksitimik gibi, içgörü ve empatiden yoksundu. Ellen kendini kötü hissettiğini belirttiğinde, buna anlayış gösteremiyor; aşktan söz ettiğinde ise konuyu değiştiriyordu. Ellen'a 'yapıcı' eleştirilerde bulunduğunda, onun bunları bir yardım olarak değil, bir saldırı olarak algıladığını farketmiyordu.
Empatinin kökeni özbilinçtir; duygularımıza ne kadar açıksak, hisleri okumayı o kadar iyi beceririz. Gary gibi, kendisinin ne hissettiği hakkında hiçbir fikri olmayanlar, çevrelerindeki kişilerin ne hissettiğini anlamaktan acizdirler. Bu kişi tonlara karşı sağırdır. İnsanların söz ve hareketlerinin dokusunu oluşturan duygusal notalar ve akorların-ses tonunun, duruş değişikliğinin, çok şey ifade eden sessizliklerinin, her şeyi açığa vuran bir titremenin-farkına varamazlar.
Kendilerinin ne hissettikleri konusunda kafası karışık olan aleksitimikler, başkaları hislerini onlarla paylaştığında da aynı şekilde bir karmaşa yaşarlar. Başkalarının ne hissettiğini kaydedememek duygusal zeka bakımından büyük bir eksiklik, insan olmak anlamında da trajik bir başarısızlıktır. Çünkü ilginin, şefkatin kökü olan duygusal ahenk, empati yetisinden kaynaklanır.
Bu yeti-başka birinin ne hissettiğini bilme-satıcılık ve yöneticilikten gönül ilişkileri ve ebeveynliğe, insanların acılarını paylaşmaktan siyasal etkinliğe kadar uzanan pek çok farklı alanda karşımıza çıkar. Empati eksikliği de oldukça önemli bir göstergedir. Bu eksiklik suç işleyen psikopatlarda, ırz düşmanlarında, çocuklara sarkıntılık yapan tiplerde görülür.
İnsanlar nadiren duygulaırını kelimelere döker; çoğu kez başka ipuçları verirler. Başkasının ne hissettiğini sezebilmenin anahtarı, ses tonu, mimikler, jestler, yüz ifadesi ve benzeri türden sözsüz ifadeleri okuyabilmektir. İnsanların sözsüz mesajları okuyabilme yeteneği üzerine yapılmış belki de en kapsamlı araştırma, Harvardlı Psikolog Robert Rosenthal ve öğrencilerininkidir. Rosenthal PONS (Profile of Nonverbal Sensitivity) adı altında, nefretle analık sevgisi arasında değişen çeşitli duygularını ifade ettiği bir dizi video kasetten oluşan bir empati testi geliştirmiştir. Kasetteki sahneler kıskançlık öfkesinden af dilemeye, bir minnettarlık gösterisinden birini baştan çıkarmaya kadar açılan bir yelpazeye yayılmaktadır. Kasetler, her sahnelemede daha fazla sözsüz iletişim kanalı sistematik olarak silinerek düzenlenmiştir; örneğin sözlerin anlaşılmaz hale getirilmesine ek olarak, bazı sahnelerde yüz ifadesi hariç diğer tüm ipuçları yok edilmiş, bazılarında ise ana sözsüz iletişim kanalları aracılığıyla sadece vücut haraketleri gösterilerek ve benzeri yöntemlerle, izleyiciler duyguyu şu veya bu şekilde sunulmuş olan belirli bir sözsüz ipucundan algılamak durumunda bırakılmıştır.
Amerika ve ayrıca onsekiz ülkede yedi binden fazla kişiye uygulanan testlerde, sözsüz işaretlerden duyguları okuyabilme üstünlüğüne sahip olanların; duygusal bakımdan daha dengeli, daha popüler, daha dışa dönük ve de beklenileceği gibi-daha duyarlı oldukları görülmüştür. Genel olarak kadınlar bu tür empati konusunda erkeklerden daha başarılıdır. Kırk beş dakikalık test sırasında, iyileşen bir performans gösterenlerin -bu, empati becerilerini sonradan edinebilecek yeteneğe sahip olduklarının işaretidir -karşı cinsle ilişkilerinin de daha iyi olduğu görülmüştür. Empatinin romantizme katkıda bulunduğunu öğrenmek, şaşırtıcı olmasa gerekir.
Duygusal zekanın diğer öğeleriyle ilgili bulgulara da uygun olarak, empatik duyarlılığın bu ölçümüyle, SAT, IQ ve diğer akademik başarı testi ölçümleri arasında sadece rastlantısal bir ilişki bulunmuştur. Empatinin akademik zekadan bağımsız olduğu, PONS'un çocuklara uyarlanmış şekliyle yapılan testlerde de görülmüştür. 1011 çocuğa uygulanan testler, sözsüz duygu iletişimini okuyabilme becerisine sahip olanların, okullarında en popüler, duygusal açıdan en dengeli çocuklar olduğunu göstermiştir. Bu çocukların derslerde ki başarısı da, sözsüz duygusal mesajları okumakta daha beceriksiz olanlardan daha yüksek bir IQ ortalamasına sahip olmadıkları halde, daha yüksekti; buradan empati yeteneğini geliştirmenin, çocukların sınıfta etkili olmasını kolaylaştırdığı sonucunu çıkarabiliriz. Akılcı zihin sözcüklerle ifade bulur, duyguların tarzı ise sözsüzdür. Bir kişinin sözleri; ses tonu, el-kol hareketleri veya diğer sözsüz kanallardan ifade edilenlerle çelişiyorsa, duygusal gerçek ne söylediğinde değil, nasıl söylediğinde saklıdır. İletişim araştırmalarında kullanılan bir parmak hesabına göre, duygusal mesajların yüzde doksanı ya da daha fazlası sözsüzdür. Bu tür mesajların-birinin sesindeki kaygı, bir el-kol hareketindeki çabukluğun taşıdığı rahatsızlık hissi gibi -hemen hepsinin mesajın niteliğine özel bir dikkat göstermeksizin sadece zımnen algılamak ve tepki vermek yoluyla bilinçaltında kavrandığı görülmüştür. Bunu iyi ya da kötü yapmamıza yol açan becerilerin birçoğu da böyle zımnen öğrenilmektedir...
Daniel Goleman
Duygusal Zeka Neden IQ'dan Daha Önemlidir?
Yüzyıllardır aşk üzerine yazılmış, çizilmiş. Filmlere, kitaplara, şiirlere, araştırmalara konu olmuş. Nedir ki insanoğlunun aşka olan bu merakı? Açıkçası ben de merak ettim. Dedim kendi kendime herkes bir şeyler yazmış aşk üzerine, benim ne eksiğim var, haddim olmasa da ben de karalıyım bir şeyler, belki bir okuyan bulurum.. Tabii atıp tutmakla olmaz, biraz araştırma yapmak lazım, konun derinlerine inmek gerekir.. Bilim ilim önemli... Yapılan çalışmalara göz atmak şart! Dolu atıp, dolu tutmak lazım... Bana yakışanı da bu... Bakalım aşk üzerine araştırmacılar neler bulmuş, neler demiş...
Tarihe baktığımızda sevgi kuramının kurucusu Psikanalist Erich Fromm'dur. Fromm sevgiyi; insanlığın sorunlarına bir yanıt olarak, kişideki aktif ve yaratıcı gücün kaynağı bir enerji olarak ve bu söz konusu yaratıcılıkla sevmeyi de bir sanat olarak tanımlar.
Sevginin türlerine ilişkin ilk psikiyatri dalında çalışma Sigmund Freud tarafından yapılmıştır. Freud, sevginin her türlüsünün kaynağının cinsellik olduğunu öne sürer. Bu görüşüyle çok büyük eleştirilere maruz kalsa da, biyolojik olarak sevginin, hormonlar ya da kimyasallar bakımından cinsellikten başka bir kanyağı yoktur. Freud'a göre sevginin bütün diğer türleri (aile sevgisi, tanrı sevgisi) uygarlıkla gelişen yüceltmelerin sonucudur ve cinsellikten türemiştir. Bu konuda özellikle yerli kültlerindeki totem-tabu anlayışı üzerinde durarak inceleme yapar.
Her ne kadar Sigmund Freud ve Carl Rogers gibi ünlü isimler aşkın/sevginin insan deneyimi için çok önemli olduğunu vurgulamış olsa da, 1970’lere kadar açık bir tanım yapmaya teşebbüs edilmedi. Bunun nedenlerinden biri, aşkın toplumsal olarak özel ve hassas bir duygu olarak algılanmasıydı. Başka bir deyişle insanlar, işin içine bilimi sokunca büyünün bozulacağından korkmaktaydı. Bir diğer neden ise diğer tüm duygular gibi aşkın da subjektif bir deneyim oluşu nedeniyle tanımında bir konsensusa varılmasındaki zorluktu. Bir konuyu, kavramı herkes farklı anlıyor ise; bu konuda araştırma yapmak büyük ölçüde anlamsız olur. Zira, herkes farklı bir şeyi ölçmüş olabilir ve nihayetinde bir bilgi birikimine ulaşılamaz. (Livermore, 1993)
1970’lerde Amerika’da artmaya başlayan boşanma oranları ‘aşkın kutsallığı’ndan kaynaklı engeli ortadan kaldırmaya başladı. İnsanlar aşk bittiği için evliliklerini sonlandırıyorlardı. Aşk konusu artık dokunulmaması gereken bir konu olmaktan çıkıyordu. Bu nedenle araştırmacılar da bu alana odaklanmaya başladılar. Günümüzde aşk üzerine yazılmış yüzlerce makale bulunmaktadır. (Livermore, 1993)
Yapılan araştırmalar sonucunda pek çok psikolog aşka ilişkin farklı teoriler geliştirdi. Bu teorilerin bir kısmı aşkın türleri üzerineydi. Bunlardan en popüler olanlarından biri Hendrick ve Hendrick’in (1989) teorisidir. Buna göre 6 çeşit aşk vardır (Djikic & Oatley, 2004’de yer aldığı şekliyle): 1. Eros: Tutkulu aşk diyebileceğimiz, ilişkide tatminle ve ilişkinin sürmesiyle doğrudan bağlantılı olduğu düşünülen bir aşk tipidir. Eros tipi aşıklar ilişkide risk almaya, kendilerini olduğu gibi ilişkilerine adamaya meyillidirler. Bu nedenle güçlü bir egoya sahip olmaları gerekir. 2. Ludus: Aşkı iki kişi arasında oynanan bir oyun olarak görür. Ve bu oyunun kuralları arasında monogami kesinlikle yoktur. Bu tür âşıklar için ilişkiler pek derin bir anlam taşımaz. Bu nedenle bu tip, ilişki tatminiyle ters orantı içindedir. 3. Storge: Ayakları yere basan bir aşk tipidir. Midedeki kelebeklerden çok arkadaşlığa önem verir. Bu nedenle gelişmesi, Eros’un tersine, zamana ihtiyaç duyar. 4. Pragma: Aşka büyük ölçüde mantıksal olarak yaklaşır. Önemli olan, karşıdaki insanın nitelikleridir. Bu aşık tipleri için en önemli olan şey kafalarında tasarladıkları insanı bulabilmektir. Tutku gibi Eros’u hatırlatan özelliklere odaklanmazlar. Pragma tipi aşk, uzun süreli ilişkilerde tatmin ile ilişkilidir. 5. Mania: Bağımlı aşık tipine işaret eder. Özgüveni genelde düşük olduğundan karşıdaki insana büyük ölçüde bağımlılık geliştirir (bağlılık değil, bağımlılık!). Bu aşıklar ilişkide duygusal açılıma çok açıktırlar. Mania tipi, ilişki tatminiyle ters orantılıdır. 6. Agape: Karşılık beklemeyen, taleplerde bulunmayan aşık tipidir. Sadakat, özgecilik, idealizm gibi kavramlarla özdeşleştirilir. Partnerini kendisinin önüne koyar. “O mutlu olmadıkça ben mutlu olamam” ya da “O acı çekeceğine ben çekeyim daha iyi” gibi düşünce yapıları bu aşık tipine örnek gösterilebilir.
Bu teori üzerine yapılan araştırmalar, partnerlerin özellikle Eros, Storge, Mania ve Agape tiplerinde uyumlu olduklarını göstermiş (Livermore, 1993). Aşk kimyamızı değiştiriyor mu?
Aşık olan kişiler; kalbin daha hızlı çarpması, yüzün kızarması ve ellerin
terlemesi gibi tepkiler verir. Bu durumdan, vücutta salgılanan dopamin,
noradrenalin ve feniletilamin sorumludur. Yoğun mutluluk, yoksunluk ve
bağımlılıkta önemli rol oynayan dopamin aynı zamanda madde ve bazı ilaç
bağımlılıklarında da etkili bir hormondur. Noradrenalin adrenaline benzer. Adeta
ayakları yerden keser ve kalp çarpıntısına neden olup heyecan yaratır. Aynı
zamanda dikkat, kısa süreli hafıza, hiperaktivite, uykusuzluk ve hedefe yönelik
davranıştan sorumludur. Yüksek dopamin seviyeleri noradrenalin ile ilişkilidir. Dopamin ve Noradrenalin Karışımından Aşk İksiri
Aşk
üzerine araştırmalar yapan Rutgers Üniversitesi Antropoloji Uzmanı Helen Fisher,
bu iki hormonun birlikte salgılanmasının sevinç, yoğun enerji, uykusuzluk,
yoksunluk, iştah azalması ve artmış dikkate neden olduğunu belirtiyor. Aşık
olunduğunda vücut bu hormonlardan oluşan “aşk iksirini” salgılamaya başlıyor.
Helen Fisher ve ekibinin gerçekleştirdiği fonksiyonel beyin görüntüleme
çalışmalarında, aşık olunan kişinin fotoğrafına bakıldığı anda yapılan
çekimlerde, dopamin reseptöründen zengin beyin bölgelerinde kanlanma artışının
olduğu saptanmıştır. Aşıkların Beyni Obsesif Kompulsifler Gibi
University
College London araştırmacıları tarafından yapılan bir çalışmada, aşık olan
insanların beyninde mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin azaldığı ortaya
çıkmış. Bulunan düşük serotonin hormonu seviyeleri, obsesif kompulsif (tekrar
eden takıntılı davranış) bozukluk sergileyen hastalarda ortaya konan serotonin
eksikliği ile benzerlik gösterdiğinden kişi, aşık olduğu insanı aklından
çıkaramıyor. Bağlanmadan Sorumlu Hormonlar Bile Var
Oksitosin ve
vazopressin hormonları özellikle bağlanma ile ilişkili hormonlardır ve aşktaki
bağlanmadan sorumludurlar. University of California, San Francisco´da yapılmış
bir araştırmaya göre oksitosin hormonu, diğer insanlarla sağlıklı ilişki kurmak
ve sürdürebilmek için gerekir. Orgazm sırasında salgılanır ve duygusal bir bağın
kurulmasını sağlar. Aynı zamanda doğum sırasında ve emzirme döneminde de
salgılanır. Doğum eylemindeki kasılmalar oksitosin hormonu olmazsa başlamaz.
Diğer bir deyişle bu hormon doğumda bebeği önce anneden ayıran ancak doğum
sonrası tekrar anneye bağlayan hormondur. Doğumlardan sonra rastlanan olası
bebek reddini ortadan kaldırır. Emzirme sırasında da süt kanallarının daha iyi
kasılmasını ve bebeğin daha kolay emmesini sağlar.
Vazopressin hormonu erkeklerde sosyal davranıştan özellikle de başka
erkeklere gösterilen saldırganlıktan sorumludur ayrıca, uzun süreli ve tek eşli
ilişki ile ilişkilidir. Bu iki hormon konsantrasyonu yoğun romantik bağlanmada,
eşleşme sırasında ve seks yapıldığında yükselir. Aşkın Ömrü Ne Kadar?
Aşkın ömrü üzerine tartışmalar uzun
süredir devam ediyor. Ancak bilinen gerçek şu ki, tutkulu aşk zaman içinde
azalıyor. Yapılan bilimsel araştırmalarda aşkın ömrünün 2-3 yıl olduğu
saptanmış. İlişki süresince aşk için gerekli olan dopamin, noradrenalin ve
feniletamin gittikçe azalıyor. Aşık olunan kişinin hataları birdenbire görülmeye
başlıyor. Aslında aşık olunan insan değişmiyor ancak aşık olan kişi mantık
çerçevesinde değerlendirmeye başlıyor. Bu durumda iki seçenek çıkıyor kişinin
karşısına; aşkınız bitiyor ya da sağlam bir ilişki haline dönüşüyor. Eğer ilişki
devam ederse endorfinler devreye giriyor ve huzur, güven gibi duygular ilişkiye
ekleniyor. Seksle beraber oksitosinin salınması ile doyum ve bağlanma
gerçekleşiyor. KimeAşık Olacağımızı Nasıl Seçiyoruz?
Yapılan bilimsel
araştırmalara göre aslında kişiler eşlerini de kendisine benzeyen kişilerden
seçiyor. İskoçya’da University of St. Andrews’da yapılan bir çalışmanın sonucuna
göre, eş seçimi ile ilgili yapılan testlerde kişilerin, kendilerine gösterilen
portre fotoğraflarından, genellikle kendilerine benzeyenleri seçme eğiliminde
olduğu saptanmış. Görünüşte olduğu gibi kişilik seçiminde de birey, kendine
geçmişi hatırlatan kişileri tercih ediliyor. Aşk Niye Acı Veriyor?
İlişki istendiği gibi gitmediğinde
hayat kabusa dönebiliyor. Pek çok kişi hayatının bir döneminde sevdiği kişi
tarafından reddedilme durumuyla karşılaşabiliyor. Özellikle geçmişinde büyük
kayıplar yaşamış kişiler ayrılığa karşı daha duyarlı ve savunmasız olabiliyor.
Bu gibi durumlarda genel olarak kişide; umutsuzluk, öfke gibi duygular oluşuyor.
Yalnızlık korkusu, karamsarlık, hayatı yaşamaya değer bulmama, hayatın
anlamsızlığı düşünülüyor. Evden dışarı çıkmama, günlük hayatın aksaması gibi
durumlarla karşılaşılabiliyor. Derin bir acı yaşanıyor. Ölüm düşünceleri,
intihara eğilime kadar giden depresyon görülebiliyor. Aşk Sadece Duygu Mu?
Erken dönemde aşkın dopaminle
ilişkili olduğu düşünüldüğünde, aşkın yalın bir duygudan öte bir şey
olduğu anlaşılıyor. Aşk, aşık olunan kişinin peşinden sürüklenmeye, sadece onu
düşünmeye ve ona odaklanmaya iten güçlü bir “dürtü”. Bugüne kadar aşk adına
yapılmış resim, tiyatro oyunu, edebi eserlere bakıldığında aşkın basit bir
duygudan öte tüm yaşamı peşinden sürükleyen güçlü bir arzu olduğu görülüyor.
Evrimsel yönden düşünüldüğünde ise soy ve yaşam devamlılığını sağlayan itici bir
kuvvet olduğu düşünülüyor. Tabii bu kadar güçlü bir itici kuvvetin karşısında
durmak akıntıya tek dalla karşı gelmeye benziyor. Yukarıda yazılanlar aşka ışık tutmak adına yapılmış araştırmalar, kanıta dayalı tıpın bize sunmuş olduğu veriler... Bunlar benim erişebildiğim çalışmalar, sizin de bildiğiniz, bulduğunuz çalışmalar, yayınlar varsa ve benimle paylaşırsanız mutlu olurum. Bana göre ise aşk; aynı anda aynı noktaya bakıp, aynı şeyleri görüp, aynı şeyleri düşünebiliyorsan işte o aşktır. Aynı gecede, aynı anda, gördüğün aynı rüyadır. Eğer kendimiz olamıyor, kendimiz gibi davranamıyorsak, gururu, onuru bir kenara bırakmışsak bu aşkın havada yarattığı büyüdür... Aşk çılgınlıktır, sen sen olmaktan çıkma halidir... Aşk mutasyondur... Aşk yakar, kavurur...Aşk yarası kılıç yarası gibidir, kalpte izi kalır... Aşk bir çınar ağacının altında el ele oturup, birbirinin gözünün içine bakmak değildir. Bu tip aşklara ben yeni nesil aşklar diyorum... Aşk başta iki kişiliktir ve sonunda tek olarak var olmak için iki kişiye ihtiyaç duyulur. Tek taraflı aşk, aşk değildir. Tek taraflı aşk, kendini bulamama durumudur. Mutsuz aşkların tarihine de baktığımızda, tek taraflı aşk değil, kavuşamama, erişememe hali söz konusudur... University College London araştırmacılarınınyapmış olduğu çalışma Aragon'un ünlü sözü "Mutlu Aşk Yoktur''u mu doğrulamakta? bilemiyorum ama tarihte bütün yazılı aşk hikayelerinin üzerinde de kara bulutlar var... Kerem ile Aslı, Leylâ ve Mecnûn, Tahir ile Zühre, Romeo ve Jülyet daha bir çok hikaye... Bunlar benim ilk aklıma gelenler, sizin de aklınıza gelenler varsa, siz de yazın yorumlara. Aragon '''Mutlu Aşk Yoktur'' derken kafasından ne geçiyordu bilemiyorum ama, ben bu kadar karamsar bakmıyorum bakamıyorum, belki de gerçek olanmutlu aşkın yazılı tarihi olmamasıdır... Sevgi ve ışıkla kalın Persephone