24 Şubat 2013 Pazar

ŞaNs YaNı BaŞıNızDa



Yakın dönemde Avrupa'da çok tuhaf bir deney yapılmış. İşte deney ve sonuçları:
Bazıları kendilerini şanslı gören, bazıları ise görmeyen gönüllüler bir sınava tabi tutuldu. Her birine gazete veriliyor ve içinde yayınlanmış fotoğrafların tam sayısını birkaç dakika içinde hesaplamaları isteniyordu. Birkaç sayfa sonra, gazetenin tam ortasında büyükçe bir ilanla karşılaşmışlardı ve ilanda iri puntolarla şöyle yazıyordu: Bu gazetede 46 fotoğraf var.
Şanslı olduklarını düşünen insanların hepsi bu mesajı okuyunca saymaya son vermişler. Gazeteyi kapayıp araştırmacıya, 'kırk altı fotoğraf' var demişler.
Peki, sizce, şanssız olduklarını düşünenler ne yapmış?
Evet tam da tahmin ettiğiniz gibi gazetenin sonuna kadar saymaya devam etmişler. Ama onlara neden ilanı dikkate almadıkları sorulduğunda hepsi birden, ilan mı ne ilanı demiş? Hiçbiri ilanı görmemiş!!! 
Herkesin yaşamında karşısına sayısız fırsatlar çıkmakta...Bunun fırsat olduğunu kimimiz görüyoruz, kimimiz görmüyoruz. Hayatta herkesin şansının eşit olduğunu düşünüyorum. Tek fark görmeyi bilmek... Genelde görmeyi bilen kişiyi şanslı, görmeyi bilmeyen kişiyi de şanssız olarak tanımlıyoruz...
Hayatımıza yön veren seçimlerimizdir. Boşuna dememiş sanırım büyüklerimiz 'insan kendi şansını, kendi yaratır' diye...
 ‘Ne şanssız bir adamım ben' derseniz öyle olursunuz. ''Araştırmacı Richard Wiseman sekiz yıl boyunca şans faktörü üzerinde yaptığı yüzlerce deney, yüzlerce görüşme ve binlerce test sonucunda böyle söylüyor. Şans, insanların başlarına gelen iyi ya da kötü olayları açıklama biçimi. Ama Hertfordshire Üniversitesi araştırmacısı Wiseman, bu tanımlamayla yetinmeyip insan hayatındaki “şans faktörünü” ortaya çıkarmaya karar vermiş ve bu uğurda tam 8 yılını harcamış.
Ünlü araştırmacı “Şans, ilahi bir hediye ya da sihirli bir yetenek değildir. Aslında şans, bir zihin durumu, düşünme ve davranma biçimidir. İnsanlar şanslı ya da şanssız doğmazlar, düşünceleri, hisleri ve davranışlarıyla iyi ve kötü şanslarını kendileri yaratırlar'' görüşünde.
İnsanın kendi şansını kendisinin yarattığını savunan Richard Wiseman, içsesini dinlemenin, gelecekte iyi şans beklemenin ve talihsizliklerin üzerinde durmamanın şans için çok önemli olduğunun altını çiziyor. Ancak araştırmasının, şansın psişik güçlerle ya da zeka ile bir ilişkisinin olmadığını ortaya koyduğunu söylemeden de edemiyor...


Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

23 Şubat 2013 Cumartesi

Eski Zamanlardan Bir Şarkı...

Yolda dalgın dalgın,kafanda binbir düşünceyle seyir halinde giderken,radyoda bir şarkı takılır kulağına... 'Tracy Chapman Baby Can I Hold You' çalmakta...Sıyrılırsın bulunduğun zamandan,düşersin boşluğun sıcak,şefkatli kollarına...Aklının alamayacağı kadar uzaklaşır,bir anda o eski günlerin renkli çiçekli,düş bahçelerinde bulursun kendini...İşte bazen bir şarkı böyle sarar insanın benliğini...olmadık anda,olmadık zamanda....
 
 
 
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
 

22 Şubat 2013 Cuma

Herkes farkına varmadan kendi gerçekliğini yaratır ve kendi yarattığı inançlarının meyvesini toplar...

Persephone

18 Şubat 2013 Pazartesi

Kutsal Avcı



Yunan mitolojisinde avcı tanrıça Artemis üzerine bir öykü vardır. Artemis avcıların en yücesiydi, çünkü çabasızca avlanıyordu. Gereksinimlerini kolaylıkla karşılıyor, ormanla kusursuz bir uyum içinde yaşıyordu. Ormandaki her şey Artemis'i seviyor, onun tarafından avlanmayı onur sayıyordu. Hiç avlanır gibi görünmexdi Artemis. Gereksindiği ona gelirdi. En iyi avcı olmasının nedeni buydu ama bu onu aynı zamanda da en güç av haline getiriyordu. Tanrıçanın hayvan biçimi, avlanması neredeyse olanaksız, büyülü bir geyikti.
Artemis, kralın Herkül'e bir görev verdiği güne dek ormanda kusursuz bir uyum içinde yaşadı.Herkül kendi kurtuluşu için savaşıyordu. Kralın verdiği görev Artemis'in büyülü geyiğini avlamaktı. Zeus'un yenilgi bilmez oğlu Herkül karşı çıkmadı. Geyiği avlamak için ormana girdi. Herkül'ü gören geyik korkmadı ondan. Yaklaşmasına izin verdi ama Herkül yakalamaya çalıştığında kaçtı. Artemis'ten bile iyi bir avcı haline gelmeden bu geyiği yakalamasının yolu yoktu.
Herkül, tanrılar ulağı, ölümsüzlüklerin en hızlısı Hermes'i çağırıp kanatlarını ödünç aldı. Artık Hermes kadar hızlıydı. Avların en değerlisi çok geçmeden elindeydi. Artemis'in tepkisini hayal edebilirsiniz. Herkül tarafından avlanmış, ödeşmek istiyordu elbette. O da Herkül'ü avlamak için elinden geleni yaptı, ama artık Herkül'dü en zor av. Öylesine özgürdü ki Herkül, Artemis ne yaptıysa da tutamadı onu.
Artemis'in Herkül'e hiç mi hiç ihtiyacı yoktu. Onu ele geçirmek için güçlü bir istek duydu. Ama bu,kuşkusuz bir yanılsamadan ibaretti.Herkül'e aşık olduğunu sandı,onu kendisine istedi.Kafasında tek bir şey vardı; Herkül'e sahip olmak. İsteği mutluluğunu alıp götüren bir saplantıya dönüştü. Artemis değişmeye başlamıştı. Artık zevk için avlandığından ormanla uyum içinde yaşamaz oldu. Kendi kurallarını çiğneyip yırtıcı bir hayvana dönüştü. Hayvanlar korkmaya, orman onu kendisinden uzaklaştırmaya başladı. Ama o aldırmadı. Gözleri gerçeği görmez olmuştu. Zihni Herkül ile doluydu.
Herkül'ün yapacağı çok iş vardı. Yine de kimi zaman ormana gider, Artemis''i ziyaret ederdi. Ormana her gelişinde Artemis onu avlamak için elinden geleni ardına komazdı. Herkül ile birlikte olmak onu çok mutlu ediyordu. Ama gideceğini biliyor, kıskanıyor, sahipleniyordu onu. Herkül'ün her ayrılışında acıya, gözyaşlarına boğuluyordu.
Herkül Artemis'in zihninde olup biteni bilmiyordu. Artemis'in kendisini avladığını fark etmemişti. Zihninde o hiçbir zaman av değildi. Artemis'i seviyor, sayıyordu. Tanrıçanın istediği ise bu değildi. Kutsal avcı ona sahip olmak istiyordu, avlamak ve onunla birlikte vahşi bir hayvan olmak istiyordu. Ormanda kendisinden başka her varlık Artemis'teki bu değişimin farkındaydı. Zihnindeyse o hala kutsal avcıydı. Yükseklerden düştüğünün ayırdında değildi. Onunla birlikte bütün avcıların düştüğünü, yırtıcı hayvanlara dönüştüğünü, bir zamanlar cennet olan ormanın cehennem olduğunu görmüyordu.
Günün birinde Hermes hayvan biçimine büründü. Artemis tam onu avlamak üzereyken yeniden Tanrı oldu.  Böylece, yitirdiği bilgeliğe yeniden kavuştu Artemis. Tanrı, avcı tanrıçaya ölümsüzlerin katından düşmüş olduğunu bildirdi. Artemis Herkül'den bağışlamasını diledi. Onu yükseklerden düşüren, kendisini önemsemesinden başka bir şey değildi. Herkül'le konuşurken aslında onu hiç kırmamış olduğunu fark etti. Nasıl kırsın? Herkül zihninden neler geçirdiğini bilmiyordu ki. Çevresine baktı, ormana neler yapmış olduğunu gördü. Sevgiyi yeniden kazanana dek her bir çiçekten, her bir hayvandan özür diledi. Bir kez daha kutsal avcı haline geldi.  
Sevmeye önce kendimizden başlayabilsek... Sevgiyi, adaleti ve mutluluğu avlamaktan vazgeçebilsek... İçimizdeki sevgiyi ele geçirip, kendimize teslim olsak... Belki o zaman içimizdeki sevgiyi hisseder ve gerçek sevgiyi bulur, ihtiyaçlarımzı karşılayacak sevgiyi aramaktan  vazgeçeriz...
Elimizde olmayanı başkasıyla paylaşamayız. Kendimizi sevmezsek başkasını da sevemeyiz...
Sevmeye, mutlu olmaya, eğlenmeye, gülmeye, sevgimizi paylaşıp sevgiyi almaya hepimizin hakkı var...

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

Mutluluk

Mutluluk; her şeye rağmen hayata gülümsemek... Her batan günün ardından, yeni bir günün doğacağını bilmektir... Her sabah doğan güneşin bir mucize olduğuna... Güneşin her doğduğu ufukta, umuda giden bir yolun mutlaka bulunduğuna inanmaktır...

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

8 Şubat 2013 Cuma

Başarı bir seyahattir, hedef değil.
Mutluluk, giden yolun üzerindedir, yolun sonunda değil.
Zira yolun sonunda olsa, ona varıldığında yol bitmiş ve vakit de geçmiş olurdu.
Mutlu olmanın zamanı ise bugündür, yarın değil.
Akıllı insan odur ki, sahip olmadığı şeyler için üzülmez.
Sahip olduğu şeylerin ise değerini bilir, sevinir.

Filozof Epiktetos

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone 

6 Şubat 2013 Çarşamba

Önce Kendini Değiştir

Bir manastırda bir piskoposun mezarı başında yazılı şu cümleler ne anlamlıdır:


Genç ve hür iken, düşlerim sonsuz iken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım. Ben de düşlerimi kısıtlayarak, sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu.

4 Şubat 2013 Pazartesi

ÖLÜM

Doğan Cüceloğlu'nun eğitimdeki katılımcılarla aralarındaki konuşma:
Cüceloğlu:Arkadaşlar,aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?
Katıtlımcılardan Biri:Allah'a şükür,hocam,bildiğimiz kadarı ile yok.
Cüceloğlu:Ne güzel!Peki,bana,istisnasız tüm insanların,yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz?Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar.
Katılımcılardan Biri:ÖLÜM.
Cüceloğlu:Gerçekten de ölüm tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir,ama bundan sonra gelmesi kesin tek şey ölümdür.Peki, madem öleceğimiz garanti,bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi?
Katılımcılar burada sessizce,başlarıyla onaylamaya başlar.Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğuda açıktır.Şu şekilde devam ederim:Peki,ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz?
Katılımcılardan Biri:Hayır.
Cüceloğlu:Şu saniye içinde olma olasılığı var mı?
Katılımcılardan Biri:Var.
Cüceloğlu:Yarın?
Katılımcılardan Biri:Evet.

3 Şubat 2013 Pazar

Eski Bir Çin Hikayesi...

Köyün birinde yaşlı bir adam yaşarmış. Çok fakirmiş ama Kral'ın bile kıskandığı bir ata sahipmiş.Kral bu at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. 'Bu at benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?' dermiş.
Bir sabah kalkmışlar ki at yok! Köylü ihtiyarın başına toplanmış. 'Seni ihtiyar bunak, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın' demişler.

2 Şubat 2013 Cumartesi

Yazı Yazma Zorunluluğu Hissedenler


Araştırmacı Catherine Cox,1920'lerde Sir Isaac Newton,Thomas Jefferson  ve Johann Sebastian Bach gibi tarihe mâl olmuş 300 dehayı inceledi.Cox'un erişebildiği biyografilerle ilgili ayrıntılı incelemesi,büyük başarılar elde etmiş bu insanların şaşırtıcı biçimde ortak alışkanlıkları ve kişilik özellikleri olduğunu ortaya koydu.
Cox,dehanın bir işareti olarak erken yaşlarda günlük tutma,şiir ve mektup yazma gibi eğilimlere dikkat çekiyordu.Cox,bu eğilimin yalnızca gelişme kaydeden yazarlarda değil,generaller,devlet ve bilim adamlarında da olduğunu gözlemlemişti.

30 Ocak 2013 Çarşamba


Işığı kaybolduğunda gūneşi arar insan. Gece bittiğinde ise geceyi... Umutları kovalar bıkmadan, usanmadan, pervasızca. Unutur zamanı, insanı, hayatı, yaşamı...  An gelir bakar ardına uzun mu uzun bir yol kalmış gerisinde.  Korkar önce, sonra o da herşey gibi sıradanlaşır. Bilir ki geçmiş geride kalsa bile hep kendiyledir. Bilir ki gidenler olsa bile herşey kalbindedir.  Bilir ki zaman geçtikçe yaşanılanları heybetinde biriktirir. Umut olur, yol olur, yoldaş, sırdaş olur... Ama bilir ki aynaya baktığında gördüğü silüet kendinden başka kimsenin değildir... Sen aynaya baktığında aslında geçmişe mi bakar da yanarsın, yoksa kendine bakıp da yaşamaya mı çalışırsın?

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

21 Ocak 2013 Pazartesi

Hiçbir şey için kendini üzme,
Hiçbir şeyin canını acıtmasına izin verme,
Hiçbir şeyi neden diye uzun uzun düşünüp,kendini kahretme...
Unutma ki her ne olursa olsun!
Güneş her gün yeniden doğuyor,
Hayat her şeye rağmen devam ediyor,
Kuşlar uçuyor,
Ağaçlar çiçek açıyor,
Her gün yeni canlar hayat buluyor...
Acılarınla,kederlerinle boğulurken sen!
Her gün bir mucize gerçekleşiyor ve SEN bunları görmüyorsun...
Unutma ki her ne olursa olsun!
Bugün üzüldüğün şeylere yarın gülümseyeceksin,
Bugün canını acıtan şeyler,yarın acıtmaz olacak.
Bugün neden diye sorguladığın şeyler,sen yaşadıkça yarın anlam bulacak...
Bil ki dünyadaki en değerli varlık sensin!
Bil ki sen varolduğun sürece etrafındaki her şey varolur!!!


Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

8 Ocak 2013 Salı

Çocuk

Hūzūnlūydū İstanbul hiç olmadığı kadar... İçinde bin yığın insan, bin yığın hayat. O kadar hayatı nasıl sığdırıp, sindirmişti içine bu şehir!
İlk gözyaşı düştü orta yerine şehrin... Aylardan Ocaktı... Soğuk, beyaz örtünün tüm duyguları sakladığı, is kokusunun damarlarında gezdiği bir kış günü... Açmıştı bu şehir kalbini tüm insanlara, sarıp sarmalamıştı... Bu koca kalpli şehrin dikkatini küçük bir çocuk çekti....
Çocuk ağlıyordu!
Neyin var dedi?
Yalnızım, kimsem yok dedi!
Ben varım dedi!
Ben seni istemiyorum dedi!
Neden dedi?
Ağladı!
Ne oldu dedi?
Ağladı!
Sustu, sesi ağırlaştı ve yüzünü derinden bir hüzün kapladı.
Titrek sesli çocuk döndü, anlatmaya başladı:
2 yıl önce bugün... Annem dedi! duraksadı... Boğazında bir düğüm vardı sanki! devam etti; yürüyorduk, beni kartopu oynamaya parka götürüyordu, karşıdan karşıya geçmek için kaldırımda durduk dedi... Al al olmuş yanaklarından süzülen sıcak yaşlar, soğukla birlikte buharlaşıp şehrin havasına karışıyordu... Yerler buzlanmıştı,  bir araç yoldan çıkmış, üzerimize doğru geliyordu... Anne! diye bağırdım... Annem durumu fark etti ve beni tuttuğu gibi kenara fırlattı!!! Ama O!!! Hıçkırıklara boğuldu... Annem... Annem... O arabanın altında kaldı... Ambulans geldi ama her şey için çok geçti... Annem artık yoktu!!! Melekler onu benden almıştı!!!
O koca heybetli şehir küçüldü, ufacık kaldı... Ne diyeceğini bilemedi...
O küçük ama yüreği büyük çocuk devam etti: Her kar yağdığında senin üzerine; kimileri oyunlar oynar, kimileri ailesiyle dolaşır, bana kalan ise her kar yağdığında annemin son bakışını, avuçlarımın içine aldığım buz gibi ellerini ve saçındaki ıslak kokuyu hatırlamak... İşte o zaman karlar altındaki o koca bedenine sarılır ağlarım İstanbul...
Karlar altında İstanbul size neleri hatırlatır!!!

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

2 Ocak 2013 Çarşamba

YAŞADIĞINIZ HER GÜN ÖZELDİR!

Eniştem; kız kardeşimin komodininin en alt gözünü açtı ve ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. 'Bu' dedi, sıradan bir çamaşır değil. 'Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı. Zarif ve ipekti. Kenarları dantelle süslenmişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üzerindeydi. ' Jan bunu New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu.
Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Komodinin gözünü hızla kapattı ve bana döndü dedi ki, 'Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. YAŞADIĞIN HER GÜN ÖZELDİR!'
Cenazeyi izleyen günlerde, enişteme ve yeğenime beklenmeyen bir ölüm arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olmaya çalışırken sık sık bu sözleri hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden California'ya dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm. Kardeşimin görmediği, duymadığı ve yapamadığı bütün şeyleri düşündüm. Hala eniştemin sözleri dün gibi aklımda... Ve bu sözler hayatımı birdenbire değiştirdi.
Artık daha çok okuyor, daha az toz alıyorum. Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimenlere aldırmadan.
Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarında ise daha az. Mümkün olduğu kadar sık 'Hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine, zevk alınacak olaylar dizisi olarak görülmesi' gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli tabak çanağımı her 'özel' olayda kullanıyorum. Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk açan çiçek gibi özel olaylarda... En pahalı ceketimi, canım isterse süpermarkete giderken bile giyiyorum. Teorime göre, eğer zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı da daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü özel partiler için saklamıyorum.Mağazalardaki tezgahların ve banka memurlarının burunları da, en az parti gezen arkadaşlarımınınkiler kadar iyi koku alır. 'Bir gün' kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti. Bir şey, eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum.
Hepimizin yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız yarını görmeyeceğini bilseydi eğer kız kardeşim, neler yapardı kim bilir? Sanırım aile fertlerini ve yakın arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi. Belki bir lokantaya en sevdiği Çin yemeğini ısmarlardı. Bunların hepsi birer tahmin... Kardeşimin neler yapmadan öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben???
Sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapmadığım şeyler olduğu için kızardım. Yazmayı ertlediğim mektupları yazmadığım için kızardım. 'Bir gün ararım' dediğim dostları görmediğim için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza kahkaha ve renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye, duygularımı dizginlememeye çalışıyorum...

Peki ya bugün sizin son gününüz olsaydı SİZ ne yapardınız!!!???


Yastık altı hikayesi...
Sevgi ve ışıkla kalın...      
Persephone

23 Aralık 2012 Pazar

Olumlu Düşünmek...

Faruk çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.
Bu adam nasıl iyimser olabiliyordu? Birisi nasıl olduğunu sorsa; ''Bomba gibiyim'' diye yanıt verirdi hep.''Bomba gibiyim.'' Faruk doğal bir motivasyoncuydu...
Yanında çalışanlarından biri, o gün kötü bir günündeyse, Faruk yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Faruk'a gittim. Anlamıyorum dedim. Nasıl olur da her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun? Nasıl başarıyorsun bunu?
Her sabah kalktığımda kendi kendime Faruk bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak ya kötü,derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var: Kurban olmak ya da ders almak.
Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde yine iki seçimim var: Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.
Yok yahu ,diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani? Evet, kolay dedi Faruk. Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin... Yani sen, hayatın nasıl yaşanacağını seçersin!!! 
Faruk'un sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.
Yıllar sonra, Faruk'un başına çok talihsiz bir olay geldi. Soygun için eve gelen hırsızlar paniğe kapılıp, Faruk'u delik deşik etmişler... Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış...
Ben onu, olaydan altı ay sonragördüm. Nasılsın? diye sorduğumda; Bomba gibiyim, dedi. Bomba gibi! Olay sırasında neler hissettin Faruk, dedim. Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm, dedi.Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim.
Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi?
Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep iyileşeceksin merak etme, dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana; 'Adam ölmüş' diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten.
Ne yaptın? diye merakla sordum.
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak her hangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu. Evet,diye yanıt verdim. Var.Doktorlar ve hemşireler merakla sustular. Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var!
Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım. Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil.
Faruk sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni bir ders oldu.
Her gün hayatmızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim...
VE HER ŞEYİN KENDİ SEÇİMİMİZE BAĞLI OLDUĞUNU...

Kıssadan hisse... Bir yastık altı hikayesi...

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone



22 Aralık 2012 Cumartesi

İçimizdeki Çocuk...

Doğru yolu bulmak için farkındalığımıza varmak, kendi içimize bakmak ve kendi sesimizi dinleyip, içimizdeki çocuğa kulak vermek gerekir!!!...

Çok uzun zaman önce bunu yapmayı unutttuk!!!... Çünkü; her zaman yapmamız gereken daha önemli işler vardı!!!

Kim olduğumuzu unuttuk!!!

Kim olduğumuzu bulmak için, içimizdeki çocuğa kim olduğumuzu sormayı unuttuk, boşladık, önemsemedik ve bu nedenle onu ortaya çıkarmak için hep birilerine ihtiyaç duyduk!!!

İhtiyaç duyulan gelmeyince de içimizdeki o çocuğu ebediyen kaybettik!!!...

Oysa ki içimizdeki çocuğu ortaya çıkarmak için hiç kimseye ihtiyacımız yok!!! O çocuk zaten bizim içimizde ve tek ihtiyacı biziz!!!

Yeter ki fark etmeyi bilelim!!!...

Sevgi ve ışıkla kalın...
Çocuklar gibi şen kalın;)
Persephone

19 Aralık 2012 Çarşamba

Sonsuzluğa Dair...





Gece karanlıkta gördüğü gölgeye aşık olmuştu, peşi sıra koşmuştu... Ama o her koştuğunda gölge de önünde kaçıp gidiyordu...
Devamlı uzaklaşıyordu...
Onu yakalamak için daha hızlı koşmaya başladı...
Güneş yavaştan kendini göstermeye başlamıştı, fakat genç hâlâ yetişememişti gölgeye!
Ve birden kaybediverdi onu,güneş doğmuş ve gölgesi yok olmuş gidivermişti, aynı gökkuşağı gibi, aynı yağmur gibi...
Her gece gölgesini kovalamak adamda bilinmez bir arzu istek haline gelmişti...
Bir gün mutlaka yakalayacak ona sarılacaktı...
Her gece bin bir telaşla çıkıp dışarıya koşuyordu asla yetişemeyeciğini bildiği gölgesinin peşinden...
Yani bir tutkuya tutulmuştu, gerçekleşmeyeceğini bile bile...

Alıntı...


Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone




17 Aralık 2012 Pazartesi

 

SÜKUNLU GECE

Yalnızlığın sıcak kollarında,

Üşümekteyim bu gece...

Kor alevden daha kızıl gökyüzü,

Ne bir yıldız ne de ay var gecede...

Sessizlik ve sükunet,

Bir fırtına öncesinin habercisi gibi...

Uzaktan gelen bir rüzgar fısıldıyor,

Yalnızca geceye...

 

 
Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone
 


16 Aralık 2012 Pazar

Niagara Sendromu




Bence hayat bir nehir gibidir. Çoğu insan bu nehre, sonunda nereye çıkacağına karar vermeden atlar. Böylece çok geçmeden akıntıya kapılırlar. Günlük olaylar, günlük korkular, günlük zorluklar. Nehrin çatal oluşturduğu yerlere vardıklarında, hangi tarafa gitmek istediklerine bilinçli bir şekilde karar veremezler, kendileri için hangi tarafın uygun olduğunu da düşünmezler. Kendilerini akıntıya bırakmakla yetinirler. Kendi değerleriyle yönetilmek yerine çevre tarafından yönetilen o insan kalabalığına katılırlar. Sonuç olarak, kontrolün kendi ellerinde olmadığını hissederler. Böyle bilinçsiz bir durumda kalmayı sürdürürler. Ta ki günün birinde kükreyen suların sesi onları uyandırana kadar. Bakarlar ki, küreksiz bir kayığın içinde, Niagara çavlanından beş metre gerideler. O anda hay Allah derler ama iş işten geçmiştir. Aşağıya düşeceklerdir. Bu düşüş bazen duygusal bir düşüştür. Bazen fiziksel bir düşüştür. Bazen finansal bir düşüştür. Hayatınızda bugün yüz yüze olduğunuz güçlükler, büyük ihtimalle, nehrin yukarısındayken verilen iyi kararlarla önlenebilirdi...


Anthony Robbins

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone

14 Aralık 2012 Cuma

BEBEĞİMİN İSMİ NE OLMALI

                                                          
Çocuk sahibi olmaya karar vermek, hayatımızın en stratejik ve en önemli kararlarından biridir. Anne ya da baba olmaya hazır mıyım, hazır mıyız?
Bu kararı almaya hazır hissettikten sonra da ciddi bir süreç başlar. Her şey süper; anne sağlıklı,bebek sağlıklı, sorunsuz bir hamilelik dönemi geçirilmekte. Bu süreçler aşıldıktan ve bebeğin cinsiyeti öğrenildikten sonra en önemli, en ciddi aşamaya gelinir.
Evet peki şimdi bebeğimizin adı ne olacak!???
Aile meclisi toplanır, her kafadan bir ses çıkar ya da anne baba bir türlü ortak karara varamaz. İsim önemli, çocuk bir ömür boyu bu ismi taşıyacak. Önce okul hayatı düşünülür, aman okulda çocukların dalga geçeceği bir isim olmasın, sınavlarda o karmaşık formlar doldurulurken fazla zorlanmsın!!! Politik bir isim olmasın!!! İş hayatında zorlamayacak kafiyeli bir isim olsun, yurtdışında kolay telaffuz edilecek bir isim olsun v.s v.s!!!
Evet gerçekten de zor bir karar öyle değil mi???
Ama artık üzülmeyin hayatınızı kolaylaştıracak yöntemler var. Çok şükür artık hayatımızda internet denen bir olgu var, bir çok bilgiye rahatlıkla ulaşıyoruz. İnternette okuduğum bir yazı da şunlar yazıyordu:
Akrofonolog (isim bilimcisi) Kemal Haluk Cebe isimlerin insanın kariyerini çok etkilediğini söylüyor. K harfi kariyeri temsil ettiği için, isimde bu harfin olmasını tavsiye ediyor. İnsanda güven hissi uyandıran isimlerin başında ise Mehmet geliyor. Cebe, Türk askerine bu yüzden Mehmetçik dendiğini düşünüyor. Buna karşılık, insanda en çok tedirginlik yaratan, olumsuz düşüncelere iten isimler ise Harb ve Mürre imiş. Eğer güçlü bir isim istiyorsanız ismin içinde D ve G harfleri olması gerekiyormuş. A harfiyle başlayan isimler de bu anlamda çok önemli imiş.İsmin, insanlar üzerinde son derece tesirli ve önemli bir etken olduğunu belirten Cebe, ilk anda size çok sempatik gelen bir isimmin adeta ruhunuzu okşayacağını ve o kişiye karşı çok yoğun ilgi duyabileceğinizi söylüyor.İsimler iş ilişkilerinde de son derece etkin imiş. Birlikte çalışan kişilerin isim titreşimi eşit seviyede ise iyi bir ortaklık oluyor, diyen Cebe, soyadın isimle birlikte titreşim yarattığı için çok etkili olduğunu, bugün birçok firmada daha ziyade soy isimler ön plana çıkarıldığını söylüyor. Sabancı, Demirören ve Koç gibi... "İsim ve soyadı iyi bir bütünlük yaratan frekansı yakalarsa harika bir kariyer olabilir" diyen Cebe hem kadına hem de erkeğe konan (Yüksel gibi, Işık, İsmet,Servet gibi) isimlerin de iş hayatında çok fazla olumsuzluk yaratmadığını söylüyor.Zenginliğin sembolü 2 isim var diyen Cebe bu isimlerin de Serdar ve Sakıp olduğunu söylüyor.
Ad, soyad ve göbek adı kullanınca çok uzun oluyor, hoş durmuyor diye düşünmeyin, Cebe bunun tam tersini söylüyor. "8 tane isim koyun o daha iyi olur. İspanyolların, Portekizlilerin isim enerjileri çok daha farklıdır. 8-9 isimleri vardır. Ne kadar çok isim ve harf olursa sizin enerjiniz daha çok tetiklenir. Ben göbek adlarını mümkün olduğu kadar kullanmalarını tavsiye ediyorum."
Tabii ben bu yazıyı okuduktan sonra harflerin anlamlarını merak ettim ve araştırdım.Ve buldum da;) Hangi isimler ne anlam taşıyor sizde merak ettiyseniz bir göz atın derim...:))) Kaynağını bilmiyorum ama harflerin anlamları şöyle imiş:
HARFLER & ANLAMLARI  :
A: Algılama gücü ve mantık yürütme kabiliyeti yüksektir. 

B: Önsezileri kuvvetlidir. En olumsuz olaylarda dahi umutlarını yitirmez.  

C:
 Güzel sanatlara yatkındır ve duygusaldır.

Ç:
 Zevk ve safa düşkünü kişiliği özelliklerine sahiptir.

D:
 Üstün gücü temsil eder, hırslıdır, zorluklara dirençlidir.

E:
 Ruhsal karışıklığı, üzüntü ve sevinci bir arada yaşadığı ruhsal gel-gitleri vardır.

F:
 Sakindir, uysal ve güvenilirdir.

G:
 İnatçıdır. Gerginlik ve üstün güçlere sahip olma arzusu sergiler.

H:
 Sakin ve durağandır.

I,İ:
 Hassas, duygusal ve kırılgandır.

J:
 Kaprisli ve kıskançtır.

K:
 Başarılı, unvan sahibi ve daima yükselen bir eğrisi vardır.

L:
 Sanatsal yönleri vardır, kabiliyetlidir.

M:
 Ticarete yatkındır, yüksek zekâya sahiptir.

N:
 Üstün güçlere sahiptir, sağduyuludur.

O,Ö:
 Gizemlidir. Gizliliği sever ve duygularını açığa vurmaktan kaçınır.

P:
 Kendinden emindir. Girdiği ortamlarda özgüveni yüksek tavırlarıyla dikkat çeker.

R:
 Tereddütlüdür, karar vermekte zorlanır.

S,Ş:
 Hayalperesttir. Aşırı hayal kurar.

T:
 Oldukça ketumdur. Duygularını karşısındakine açmakta zorlanır.

U,Ü:
 Durgun görünümlüdür. Çok ağır hareket eder, işlerini ağırdan alan bir görüntü çizer.

V:
 İçe dönüktür. Olayları umursamaz. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ der.

Y:
 Geçmişteki izleri, üzüntüleri ve diğer olayları unutamaz, geçmişte yaşar. Güçlü kişilik yapısı gösterir.

Z:
 Bilimsel açıdan başarılıdır. Okumayı sever, akademik alanda başarılıdır.

Eğer biraz işinizi kolaylaştırabildiysem ne mutlu bana:) Bu arada kendi isminize de bakmayı unutmayın,acaba sizin isminiz neyin simgesi;)

Sevgi ve ışıkla kalın...
Persephone