28 Aralık 2013 Cumartesi

Kim Suçlu???

,
Hayat bize  seçenekler sunar,önümüze kapılar açar.Ya mantığımızla ya da duygularımızla bu seçenekleri değerlendirir ve yolumuza devam ederiz...Hiç bir müdahele yoktur, seçimlerimiz bize aittir.
Kimi  zaman da hayat bize mucizelerini sunar.Ya bu mucizeleri büyük bir minnetle kabul ederiz ya da cesaretimiz olmadığı için elimizin tersiyle iteriz...
Kader dediğimiz şey; bize sunulanların içinden ,bizim tercihlerimizden oluşan bir yoldur...Kaderimizi kendimiz ve seçimlerimiz belirler...
Seçimimiz bizi ulaşmak istediğimiz yere ulaştırıyorsa, kendimizi şanslı adlederiz...Tam tersi durumda şanssız oluruz...
Seçimlerimiz, beklentilerimizi karşıladığı sürece sorun yoktur...Peki karşılamadığında???
İşte sorunlar bu noktada varolmaya başlar...Önce kaderimize sonra şansımıza lanet ederiz...O da yetmez bir suçlu ararız...Önce hiç bir günahı olmayan hayatı suçlamaktan başlarız...O da yetmez çevremizdeki insanları suçlarız...
Ne kadar haklıyız suçlamalarımızda???
Senin seçimlerinden kim sorumlu???
İzleyeceğin yolu kim seçti???
Kader mi?
Şans mı?
Hayat mı?
Yoksa çevrendeki insanlar mı???
Yaptığın her seçimden,aldığın her karardan sen sorumlusun...Doğduğum aileyi de ben mi seçtim diyebilirsin...Belki seçmemişsindir belki de seçmişsindir...Unutma ki korkunç aile deneyimleri yaşayıp,kendi dünyalarında kahraman olmuş insanlar var...Yani ne olacağının seçimini yapan yine sensin...Boşyere bahanelere sığınma,suçlu arama...
Realiteni kendin yaratırsın...
Yaşamda varolma amacını kendin belirlersin...
Yaşadığın tecrübelerden ya dersler çıkarır ya da aynı hataları tekrarlamaya devam edersin.Dersler çıkarmadığın taktirde de 'Neden bu hep benim başıma geliyor?'diye  kara kara düşünürsün.
Ya sever sevilirsin ya da kin ve nefret saçarsın...
Seçimlerin senindir ve sana aittir...

Peki bu durumda Kim suçlu???

SEVGİ ve IŞIK'la kalın...
Persephone


Richard Bach'ın ''Mavi Tüy'' kitabından alıntı:

Kutsal İndiana topraklarında doğmuş,Fort Wayne'nin doğusundaki mistik tepelerde yetişmiş bir Usta gelmişti yeryüzüne.
Usta bu dünyayı İndiana'nın okullarında ve yetişkinliğinde de otomobil tamirciliği mesleğinde öğrendi.
Ancak Usta başka ülkelerden,başka okullardan ve yaşadığı yaşamlardan da çok şey öğrenmişti.Bunları hatırladı ve hatırlayınca da,akıllı  ve güçlü oldu,diğerleri onun gücünü gördüler ve kendisine akıl danışmaya geldiler.
Usta kendinede bütün insanlığa da yardımcı olacak güce sahip olduğuna inanıyordu e buna inandığı için bu kendsi için geçerli oluyordu. Diğerleri onun gücünü gördüler ve dertlerinden ve hastalıklarından kurtulmak için ona geldiler.
Usta her insanın kendini Tanrı'nın oğlu olarak görmesinin doğru olduğuna inanıyordu ve buna inandığı için de öyleydi.Çalıştığı garajlar,atölyeler onun bilgeliğini,onun elinin temasını arayanlarla,dışarıdaki sokaklar sadece o geçerken gölgesinin üstüne düşmesini ve böylece yaşamlarının değişmesini isteyenlerle doldu.
Kalabalıklar yüzünden ustabaşılar ve dükkan sahipleri onun da tamircilerin de otomobiller üzerinde çalışascak yer bulamadıkları için aletlerini toplayıp başka bir yere gitmesini istediler.
Böylece o da kırlara gitti ve kendisini izleyenler ona Mesih,mucizeler yaratan demeye başladılar;buna inandıkları için de öyle oldu.
O konuşurken bir fırtına kopsa,dinleyenlerden birinin üzerine bir damla düşmüyor,gökler gürlese,yıldırımlar düşse bile kalabalığın en sonundakiler sözlerini en öndeki kadar açık seçik duyuyorlardı.Ve onlarla hep mesellerle konuşuyordu.
Ve Usta onlara dedi ki:''Her birimizin içinde sağlığa ve hastalığa,zenginliklere ve yoksulluğa,özgürlüğe ve köleliğe rızamız yatar.Bunları kontrol eden sadece bizleriz,başka biri değil.''
Bir değirmenci ortaya çıktı;''Senin için böyle konuşmak kolay,Usta,çünkü sen bizim gibi değilsin,yönlendiriliyorsun ve bizler gibi çalışmak zorunda değilsin.Bu dünyada insan yaşamak için çalışmak zorundadır.''
Usta dedi ki:''Bir zamanlar büyük bir billur ırmağın dibinde bir köy dolusu yaratık yaşardı.
Genç ve yaşlı,zengin ve yoksul,iyi ve kötü hepsinin üzerinden sessizce akar geçerdi ırmak.Sadece kendi billur varlığını bilir,kendi yolunda giderdi.
Her yaratık kendi bildiğince ırmak dibinin köklerine ve taşlarına tutunurdu,çünkü tutunmak onların yaşam biçimiydi ve  doğuştan öğrendikleri şey akıntıya direnmekti.
Ama sonunda bir yaratık şöyle dedi:''Ben tutunmaktan bıktım artık,gözlerimle göremiyorsam da,ırmağın gittiği yeri bildiğime inanıyorum.Kendimi bırakacağım,beni istediği yere götürsün.Burada asılı kalırsam sıkıntıdan öleceğim artık.''
Öteki yaratıklar güldüler,''Aptal'' dediler.''Hele bir bırak o zaman taptığın o akıntı seni kayalardan kayalara çarpar ve sıkıntıdan öleceğinden daha çabuk ölür gidersin.''
Ama o onları dinlemedi ve derin bir soluk alarak kendini koyverdi.Aynı anda akıntı kendisini kayalara çarptı.
Ancak yaratık bir daha tutunmayı reddedip de aradan bir zaman geçince akıntı onu dipten kaldırdı ve ondan sonra bir yere çarpıp bir yanını incitmedi.
Irmağın aşağısında kendisine yabancı olan başka yaratıklar,''Bir mucize bu!'' diye bağırdılar. ''Bizim gibi bir yaratık,ama uçuyor işte!Bizleri kurtarmaya gelen Mesih bu!''
Akıntıya kapılmış giden,''Ben sizden fazla Mesih değilim,''dedi.''Irmak bizleri özgürlüğümüze kavuşturmaktan zevk alıyor,eğer kendimizi koyvermeye cesaret edebilirsek.Bizim gerçek işimiz bu yolculuktur,bu serüvendir.''
Ama onlar,''Kurtarıcı!'' diye daha çok bağırarak sıkı sıkı tutundular kayalarına.Bir daha baktıklarında yaratık gitmişti ve onlara da artık sadece bir Kurtarıcı efsanesi yaratmak kalmıştı.''
Usta kalabalığın çevresinde her gün biraz daha arttığını gördü,kendisine her zamankinden daha çok yaklaşıp kendilerini iyileştirmesini,mucizeleriyle beslemesini,onlar için öğrenmesini,onların yaşamlarını yaşamasını istediklerini görünce,bir gün tek başına bir dağ tepesine gidip dua etti.
Ve kalbinde şöyle dedi:Ey Ebedi Parlak Olan,eğer istediğin buysa,bu kadehi al elimden,bu imkansız görevi bir yana bırakmama izin ver.
Başka bir insanın yaşamını yaşayamam,oysa on bin kişi benden yaşam bekliyor.Bunların olmasına izin verdiğim için pişmanım.Eğer istersen beni bırak da motorlarıma ve makinelerime döneyim ve başka insanlar gibi yaşayayım.
Ve dağın tepesinden bir ses duydu:Ne erkek ne kadın,ne yüksek ne hafif,sonsuz derecede sevecen bir ses.Ve bu ses dedi ki:''Benim değil,senin istediğin olacak,çünkü senin istediğin benim senin için istediğim şeydir.Öteki insanlar gibi sende yoluna git ve yeryüzünde mutlu ol.''
Usta bunu duyunca sevindi,teşekkür etti ve dağdan tamirci şarkısı mırıldanarak indi.Kalabalık dertleriyle çevresini sarıp kendilerini sürekli beslemesini ve mucizeleriyle kendilerini eğlendirmesini istediğinde Usta kalabalığa gülümsedi ve şöyle dedi:''Ben bu işi bırakıyorum.''
Kalabalık bir an şaşkınlıktan dona kaldı.
Ve Usta dedi ki:''Bir insan Tanrı'ya en çok istediğin şeyin,kendisine bedeli ne olursa olsun,ıstırap çeken dünyaya yardım etmek olduğunu söylerse ve Tanrı da ona yanıt verip ne yapması gerektiğini söylerse,o insan kendisine söyleneni yapmalı mıdır?
''Elbette,Usta!'' diye bağırdı kalabalık.''Tanrı istediği takdirde cehennem azabı bile çekmek bir zevktir onun için.''
''Bu azap ne olsa da,bu görev ne kadar güç olsa da mı?''
''Tanrı istemişse asılmak bir şereftir,bir ağaca çivilenip yakılmak insanı yüceltir,'' dediler.
Usta kalabalığa ''Tanrı sizin yüzünüze konuşsa ve YAŞADIĞIN SÜRECE YERYÜZÜNDE MUTLU OLMANI EMREDİYORUM deseydi, o zaman ne yapardınız? dedi.
Ve kalabalık sustu,öylece durdukları vadilerden,tepelerden tek ses çıkmadı.
Ve Usta sessizliğe dedi ki:''Mutluluk yolumuzda bu yaşam için seçtiğimiz bilgiyi bulacağız.Bugün ben bunu öğrendim ve şimdi sizi kendi yolunuzda istediğiniz gibi yürümeye bırakmayı seçiyorum.''
Ve Usta kalabalığın arasından geçerek kendi yoluna gitti,onları bırakıp kendi gündelik insanlar ve makinalar dünyasına döndü. 
    
  


0 yorum to “ Kim Suçlu??? ”

Yorum Gönder